DEVRİMCİ PARTİ VE ÖRGÜTLER ARASI İLİŞKİLERDE İLKESEL POLİTİK NEZAKET VE GÜNCELDE  YAŞANAN EROZYON ÜZERİNE

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da seyreden devrimci sınıf mücadelesi tarihinde onlarca devrimci parti ve örgüt ortaya çıktı. 1971 silahlı devrimci radikal kopuşunun öncüleri olan THKP-C, THKO ve TKP (ML)’yi kök alan; bu gelenekten sürgün veren birçok devrimci parti ve örgüt, toplumsal muhalefetin yükselen dalgası üzerinde varlık göstermeye ve tarihsel bir misyon üstlenmeye çalıştı.

Ancak karşı devrimci, askerî faşist darbelerin toplumsal muhalefeti bastırdığı gerici ve tasfiyeci koşullarda bu yapıların çoğu sönümlendi, zamanla dağıldı ya da yok oldu. Ayakta kalan “ana akımlar” ise ideolojik olarak konakladıkları devrimci zeminden uzaklaşarak düzen içi, reformist bir hatta varlıklarını sürdürdü; bu varlık ise çoğu zaman rutin bir tekrarın ötesine geçemedi.

Bugün devrimci ısrar ve inadını sürdüren sayılı parti ve örgütler de tarihsel olarak bağlı oldukları ilkesel ölçütleri aşındırarak kendilerini giderek protokol ilişkilerinin diplomatik sınırlarına hapsetmiş durumdadır. Tarihsel mücadele dinamiklerinden beslenmeyen, buradan koparak yalnızca kendi “kitlesi” ile var olmaya çalışan, kapalı devre bir yapıda her geçen gün ağırlaşan ideolojik basınç altında dinamizmini yitiren birçok parti ve örgüt; aralarındaki ilişkileri de niteliksel bir “politik dostluk ve ideolojik mücadele” zemini yerine, niceliksel toplama ve pragmatizme dayalı bir platform anlayışına indirgemiştir.

Ulusal Hareket’in şemsiyesi, bu toplam için uygun bir zemin olarak görülmüştür. “Savaş” ve “barış” başlıkları altında yürütülen süreçler –ki bu çoğu zaman tasfiyeci bir anlayış olarak okunmalıdır– bu yapıların söz konusu “güvenli” zemini terk etmemek konusundaki ısrarını göstermiştir. Son dönemde “barış” üzerine yapılan panellerde sergilenen tutum da bu zeminin hiçbir koşulda kaybedilmek istenmediğini ortaya koyan güncel bir örnek olmuştur.

Ne yazık ki devrimci parti ve örgütler arasındaki temel ilişkiler ve bu ilişkileri belirleyen ideolojik ölçütler giderek sıradan “ahbap-çavuş” ilişkilerine indirgenmiştir. Haklı-haksız, devrimci-reformist, devrimci adalet-adalet dışı normlar gibi ayrımların kuyumcu terazisi hassasiyetiyle ele alınması gerekirken; titiz bir inceleme ve buna dayalı açık tutum alma yerine, pragmatik alışkanlıkların üzerini örten ilişkiler ağı belirleyici hâle gelmiştir.

“Büyük parti”, “küçük parti”, aynı platformda olan ya da olmayan, imkânı olan ya da olmayan ayrımları; dar grup çıkarlarını besleyen bir pragmatizm zeminine dönüşmüştür. İdeolojik kaygıların yerini pragmatik hesaplar, devrimci mücadelenin ihtiyaçlarının yerini günübirlik taktik manevralar almıştır. Ortak mevzileri devrimci kaygıyla birlikte savunma anlayışı, yerini küçük hesaplara bırakmıştır. İşine gelen güç “ittifak” ve “dost” ilan edilirken; işine gelmeyen güç kolayca “yabancı” ve “öteki” ilan edilerek şeytanlaştırılmaktadır.

Bir devrimci parti ya da örgüt, kendisini bu kadar yakın gördüğü bir “dost” kurumda yaşanan ayrılıklara, birlik tartışmalarına, polemiklere ve bunların sonuçlarına nasıl kayıtsız kalabilir? Bu ilgisizlik nasıl mümkün olabilir? Bunun tek bir adı vardır: İdeolojik çürüme. Büyük amaçlardan uzaklaşıp küçük hesaplarla günü kurtarma siyasetine saplanmak; tam anlamıyla oportünizmdir.

Bu tutumun sahipleri, teorik planda geçmişteki büyük ideolojik kopuşlarda taraflarını Lenin’den, Rosa’dan, Liebknecht’ten yana ifade etseler de bugün pratikte konakladıkları oportünist zeminin, teorik söylemlerini boşa düşürdüğünün farkında değillerdir ya da bunu umursamaz hâle gelmişlerdir.

Lenin, II. Enternasyonal’i “ölü bir leş” olarak nitelendirirken; onun en büyük bileşeni olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’ndeki revizyonist çizgiye karşı Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in devrimci Marksist muhalefetine kayıtsız kalsaydı, o devasa parti içinden küçük ama devrimci bir Spartakist akım filizlenebilir miydi? Elbette hayır. Lenin “büyük ve eski” olanı değil; çürümeye karşı tavır alan, geleceği temsil eden devrimci tarafı seçmiştir. Bernstein ve Kautsky gibi önderlere karşı net ve açık bir tutum almıştır.

Benzer biçimde, Sovyetler Birliği Komünist Partisine karşı Çin Komünist Partisinin anti-revizyonist eleştirileri olmasaydı; İbrahim Kaypakkaya’nın Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yürüttüğü ideolojik mücadele örgütsel bir kopuşa dönüşebilir miydi? “Hareketimiz Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin Ürünüdür,” diyerek ifade edilen Maoist kopuş gerçekleşebilir miydi?

Bugün ise geleneksel protokol, platform ve ittifak ilişkilerini esas alarak devrimci itirazlara ve ideolojik kopuşların sesine kulaklarını kapatan kurumlar, geçmişteki tarihsel ayrışmalarda nerede durduklarını gerçekten sorguluyorlar mı? Marksizm’e ihanet eden Alman sosyal demokrasisine karşı Lenin’in yanında mıydılar? Sovyet revizyonizmine karşı Mao’nun açtığı bayrağın yanında mıydılar?

Salt niceliğe dayanarak ayakta kalmaya çalışan yapıların, aralarında nitelik geliştirici, doğru-yanlış ayrımını esas alan, devrimci çıkışları teşvik eden bir ideolojik tartışma yürüttükleri iddia edilebilir mi? Devrimci ilişkiler; büyük ve güçlü olana göre mi belirlenmelidir, yoksa devrimci mücadeleye bağlılık ve bu mücadelede ısrar eden kolektif irade esas alınarak mı?

Ulusal Hareket’in gölgesini kendi gölgesi sanan, ideolojik ve örgütsel bağımsızlığını güçlendirmeden kendisini salt dayanışma üzerinden konumlandıran yapıların; bugün emperyalist dengelerle şekillenen bölgesel projelere dair özgürce söz söyleme cesareti var mıdır? Ya da aynı anlama gelmek üzere; pragmatik dar örgüt çıkarları üzerinden kurulan ilişkilerin, bağımsız düşünme yetisini körelttiği gerçeğiyle yüzleşmek mümkün müdür?

Ortadoğu’nun üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşının ön cephesi hâline geldiği, bölgenin bir silah deposuna dönüştüğü koşullarda; programında devrim ve sosyalizm yazan yapıların sınıf mücadelesinde etkisizleşmesini tersine çevirecek bir irade ve güç mevcut mudur?

Bugün devrimcileri reformistlerden, revizyonistleri Marksistlerden, ulusalcı solu enternasyonalist soldan ayıran belirleyici ölçüt nedir? Sözün hükmünün zayıfladığı, eylemin nitelik ayırıcı tarihsel rolünün belirleyici olduğu bir dönemde; diplomatik protokoller ve karşılıklı onay mekanizmaları hangi gerçeği örtebilir?

Lenin’in ifadesiyle: “Öğrenmesini bilenler için en iyi okul tarih okuludur.” Dünya nüfusunun üçte birine hükmeden dev partiler, rotalarını revizyonizme ve bürokratik kapitalizme kırdıklarında kumdan kaleler gibi yıkıldılar. Bu tarihsel gerçek ortadayken; büyüklüğü kendinden menkul yapılar kibirle değil, özeleştiriyle hareket etmelidir.

Bizim için esas olan; rotası devrim olan, sınıf düşmanlarını yenme iradesi taşıyan, tüm ezilenleri ve onların devrimci parti ve örgütlerini ilkesel bir zeminde ittifak gücü olarak gören mütevazı, alçak gönüllü ve kararlı bir devrimci duruştur. Niteliksel açıdan Kaypakkaya yoldaşın dediği gibi: “Az ama öz olalım.” Zira çoğalmak, kitleselleşmek, hedefi dar, cepheyi geniş tutacak ittifaklar kurmak; ancak bu nitelik ekseninde örülürse devrime hizmet eden bir rol oynar. Aksi durum, körlerin ve sağırların birbirini ağırlaması; kendi gerçeğine yabancılaşıp kendini yaşatmayı amaç hâline getiren, devrimden kopuşla beslenen küçük burjuva bürokratik yozlaşma hâlidir.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.