Siyasi iktidar mücadelesinde teorik açıklık tayin edicidir. Elbette Marksist dünya görüşü temelinde yükselen ve proletaryaya yön veren teoriden söz ediyoruz. Oportünizm ve revizyonizmin sınıf mücadelesinde sayısız kez kanıtladığı üzere Marksist ilkelerden sapma, Marksizm’i tahrif etme ile karakterizedir. Sınıf mücadelesinde bu pek çok kez kanıtlanmıştır.
Buradan hareketle Marksist devlet anlayışı üzerine yoğunlaşmak, içinden geçirilen tasfiye süreci düşünüldüğünde daha bir önem kazanıyor. Kürt Ulusal Hareketinin yeniden gündeme gelen “burjuva çözüm” süreciyle birlikte kendini fesettiğini ilan etmesi mücadelesini legal siyasal alana taşıyacağını bununla birlikte tasfiyeci süreç Marksist temel ilkelerde de aşınmalar yaratıyor, yaratacaktır. Marksist devlet anlayışının sınıf içeriği ve devrimin zor yöntemiyle yapılacağı bakış açısı bunlardan öne çıkanlardan bir kaçıdır.
Kuşkusuz Marksist devlet anlayışındaki tahrifat, çarpıtmalar ulusal hareketin içine girdiği süreçle başlamadı. Türkiye’de bu çarpık anlayışın bir geçmişi var. Öyle ki bu anlayışta olan yapıların bir kısmı nitelik değişimi yaşayıp reformistleştiler. Keza şunu hatırlatmakta fayda var; Devlete yaklaşım devşirme yaklaşımıdır.
Devlet denilen kurumun tarihsel olarak, sınıf karşıtlıklarının bir ürünü olduğunu söylemek elbette yetmiyor. Marksist devlet anlayışı bunu aşan bir niteliktedir. Bu konular üzerine ideolojik mücadele devrimci hareket saflarında oldukça zayıflamış durumdadır. Devrimci hareket elle tutulur politik kazanımlar elde edemeyip güç kaybettikçe genel teorik tartışmalardan dahi kaçınır oldu. Komünist hareket saflarında dahi darbeci oportünizmle karakterize revizyonist görüşler savunulur oldu. Reformizmle ideolojik yakınlaşma devrimci hareketle reformizm arasındaki politik çizgi farklılıklarını silikleştirdi. İlkesel düzeydeki anti Marksist görüşler daha bir güçlü daha bir açıklıkla savunuldu. Böylece devrimci hareketin zayıflamasıyla oluşan politik boşluğu reformist hareketin doldurması kaçınılmaz hale geldi.
Türkiye’de reformist-revizyonist akımın temel motivasyon kaynağı, burjuva reformlar yoluyla demokratik cumhuriyetin inşa edilebileceği görüşüdür. Yani diğer bir deyişle faşizmle bağdaştırmadıkları, el üstünde tutup yücelttikleri, önünde secdeye durdukları kapitalist cumhuriyettir. Bazı görüş farklılıkları olsa da savunuları, beklentileri bu politik damardan beslenir. Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntıları üzerine kurulan Kapitalist cumhuriyettir. En ufak bir hak arayışını bastıran, sindiren yok eden faşist devlet iktidarı olduğu görmezden gelinir. Dolayısıyla demokratik burjuva hakların biçimsel olarak tanındığı ama aslında demokratik gelişimi bastıran faşist bir burjuva diktatörlüğü; kapitalist cumhuriyet.
Reformist hareket genel olarak demokratik talepleri dillendirirken Kemalizm’i, onun ideolojik siyasi çizgisinin rengini verdiği kapitalist devleti aklar. Kapitalist cumhuriyetin demokratik burjuva hakları bastıran faşist bir yönetim olduğunu görmeleri bir yana ona “ilerici”,” devrimci” bir misyon yüklerler. Bir yana “devrim”, “demokratik cumhuriyet” inşa etmeye çalışan M.Kemal’i koyarlar; diğer yana ise “cumhuriyetin değerlerini yok etmek isteyen karşı-devrim güçlerini koyarlar.
M. Kemal aşkıyla yanıp tutuşan, kurduğu cumhuriyetin faşist siyasi karakterine gözlerini kapatan, bu gerçeği yok sayıp halkın gözlerini de kör eden reformist-revizyonist tayfa, sınıf iktidarı yerine hükümetleri geçirerek devrimin sınıfların bir zor aygıtı olduğu gerçekliğini de tersyüz ederler. Reformizm Türkiye’de kendine alan açarken bu bakış açısıyla hareket eder ve sınıf mücadelesini hükümet değişimi ile sınırlar. Devlet denilen aygıtın işçi ve emekçileri sınıflar için aslında bir tehdit ve tehlike olmadığını, gerçek tehlikenin sadece hükümet politikalarıyla ilintili olduğu yanılsaması yaratır. Böylece devlete hâkim sınıfların varlığı, sömürüsü arka plana itilir, ustaca gizlenir. Bu çizgiyle reformizmin politik zemini oluşturulur. Parlamenter mücadele yoluyla hükümeti düşürme (günümüzde AKP), parlamenter çoğunlukla iktidara oturup demokratik dönüşümün önünü açma, reformlarla kamu işletmelerini güçlendirme, devletin “düzenleyici”, “eşitlikçi” yanını yapılandırma vb politik yönetim ve giderek demokratik cumhuriyeti kurma temel çizgileridir.
Emperyalizmin taşeronu komprador bürokratik burjuvazinin devlet iktidarına hakim konumu yerine hükümetleri geçirmek elbette siyaset bilmezlik değildir. Reformist, revizyonist akımın uluslararası alanda da bilinen politik görüş ve yönelimidir. Devlet kurumlarını parçalamaksızın parlamenter çoğunluk yoluyla onu ele geçirip emekçi sınıfların hizmetine sokabileceğini düşünen yanlış bir anlayıştır. Diğer bir deyişle; devletin temek zor araçları olan ordu-polis- mahkemeler-hapishaneler vb yerli yerinde duruyorken devleti emekçilerin çıkarına yönetebileceğini sanma tutumudur.
Faşizmle yönetilen be en küçük burjuva demokratik hakkın yok edildiği bir ülkede, demokratik haklar için mücadele etmek proletarya için vazgeçilmez politik tarihi bir görevdir. Bu anlamda faşizme karşı demokratik cumhuriyeti savunma, demokratik haklar için mücadele gerekli bir siyasettir. Reformist hareket her ne kadar demokratik cumhuriyet hedefiyle hareket ediyor olsa da demokratik hak mücadelesini boğan Kemalizm’i demokratik cumhuriyetin savunucusu olarak göstermesi hatalıdır, yanlıştır. Laik, anti-laik, devrim, karşı-devrim vb. ikileminde M. Kemal’i ilerici-devrimci konumda tutmaları yanılgıdır. Karşı-devrim cephesine emperyalizmi ve onunla işbirliği eden gericileri koyup M. Kemal’i anti-emperyalist ve devrimci göstermeleri gerici, sömürücü sınıfların iktidarını aklama çabasıdır. Egemen sömürücü sınıfların klik çatışmasında M.Kemal’in sözde “demokratik cumhuriyeti” etrafında toplaşmaları reformizmin Türkiye’deki temel motivasyon kaynağıdır. Günümüzde AKP’yi devrilmesi gererken gerici bir hükümet olarak görmeleri ve CHP’yi yerine hükümet olarak (onların deyimi ile iktidar) olarak taşıma isteyenlerinin tarihsel politik geçmişi vardır. “kimi zaman sağa kayıyor” diye yakınıp CHP’yi nitelendirseler de bu komprador faşist partiyi hükümete taşıyıp “demokratik değişime” zemin hazırlamak isterler. Proletarya faşizme karşı demokratik cumhuriyeti savunsa da devletin sınıf niteliğini arka plana itmez.
Lenin, Proleter Devrim Ve Dönek Kautsky adlı eserinde “Devlet, demokratik cumhuriyette de bir sınıfın başka bir sınıfı ezme aygıtından başka bir şey değildir.” (age,132), diye yazar.
Evet, faşist burjuva diktatörlüğüne karşı demokratik burjuva talep için mücadele edip demokratik cumhuriyeti savunuruz ama proletarya en gelişmiş demokrasiyle yönetilse bile devletin hangi sınıflara hizmet ettiğini ortaya koyup işçi ve emekçi sınıfları aldatma, sömürüye razı etme eğilimleri güçlenen bir süreçten geçerken Lenin’in bu Marksist tespitini merkeze alıp emekçi sınıfları uyandırmak görevidir. İşçi sınıfının sınanmış, devrim aşamalarından geçmiş kızıl bayrağı vardır. En demokratik burjuva cumhuriyeti bile bir sömürü düzenini ifade eder. ABD’den Avrupa’ya, demokrasisi gelişkin her ülkenin devlet kurumları, eğitim sistemi, aile yapısı, polisi, ordusu, bürokrasisi vb.’si var. Bu ülkelerde, en tam gelişmiş burjuva demokrasisinin sınırlılığı, hizmet ettiği sınıf var. Bu sınıf burjuvazidir. Çerçevesi çizilmiş kapitalist sistemin dışına çıkıldığı takdirde devletin zor araçları devreye girer. Emekçi sınıfların örgütlenme düzeyi gelişip burjuva sömürücü düzeni aşındırdığında tahribata uğradığında burjuva demokrasisi ve özgürlüğünden eser kalmaz. Polis devreye girer. Gözaltılar, tutuklamalar, grev kırıcılığı, sendikal kısıtlamalar, işten atmalar, basın-yayın hakkının kısıtlanması vb. saldırılar başlar.
Her devlet iktidarda olan sınıfların çıkarını temsil eder Hiçbir devlet toplumu meydana getiren sınıflara eşit davranmaz. Devletin “düzenleyici” niteliği yoktur. Kurulan her düzen ya sömürücü ya da sömürülen sınıflara hizmet eder. Dolayısıyla sınıflar-üstü bir devlet yoktur. Toplumu oluşturan sınıflara “eşit, tarafsız” davrandığı ve bu anlamda toplumun düzenini bir biçime kavuşturacağı şeklinde devlete biçilen rol bir aldatmacadan ibarettir.
Sınıf bilincine ulaşamamış emekçiler belki devletin niteliğine ilişkin meselenin farkında değildir ama içten içe sorgular, yol gösterilmesi durumunda da kavrarlar. Devrimci önderlikten yoksun oldukları zamanlarda bile özellikle mücadelenin keskinleştiği dönemlerde devletin sınıf içeriğine ilişkin sorgulayıcı sözler sarf ederler. “devlet patronlara hizmet ediyor.”, “Adalet sadece zenginler için var”, “Devlet, emekçinin değil sermayenin yanındadır.” Gibi doğruyu ifade eden sözleri az duymuyorum.
Bu anlamda “devlet her kesimin çıkarını savunur, savunmalıdır. “Herkese karşı adildir” gibi hatalı düşünceler deşifre edilmelidir. Halk kitleleri arasında bu türden düşünceler yaygındır. Böylesi düşünenleri sınıf mücadelesinin pratiği içerisinde dönüştürmek gerekir. Ayrıca reformist-revizyonist cenahın bu yanlış düşünceler temelinde vuku bulan ideolojik saldırılarına karşı mücadele etmek de kitlelerin hatalı düşüncelerinin değiştirilmesinde önemli bir yer tutar. Emekçi sınıflar, sömürücü sınıflar tarafından öyle bir ideolojik politik- kültürel kuşatma altındadır ki doğruya ulaşıp sınıf çıkarlarıyla birleştirmeler imkansızıdır. Buradan hareketle sormak lazım Türkiye devletine hangi ideolojik-siyasi çizgi rengini vermiştir? Mahkemeler, hapishaneler, polis, ordu, bürokrasi, yargı, eğitim, gibi kurumları hangi siyasi görüşlerle şekillendirdi? Hükümetler tüm bu baskı erkinin sadece ve sadece yürütmesi değil midir? Her hükümet, yarı-sömürge Türkiye’de emperyalizmin sadece ve sadece yürütmesi değil midir? Her hükümet yarı-sömürge Türkiye’de emperyalizmin komprador bürokrat burjuvazinin (kapitalist dönüşüm öncesi toprak ağası sınıfının da) hizmetinde, bu sınıfların çıkarı için devletin yönetiminde değil midir?
Sorulan sorular soyut olmayıp Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze toplumsal alanda karşılığı vardır. M. Kemal dönemindeki yılları ayrı yere koyan görüşler yaygındır. Bu anlayışlara göre dönemin Cumhuriyeti (devleti9 toplumun her kesimine eşit mesafede tarafsızdır. Bu yaklaşımın temelinde, o dönemler Türkiye’deki sınıfların varlığını inkar eden, sınıfların oluşmadığı savı vardır. Tüm bunlar elbette sınıf çelişmelerini ve mücadelesini gizleme siyasetinden besleniyor. Ayrıca Sovyetlerin halk üzerindeki etkisini kırma amacı da taşıyor. Emekçi sınıfların devrime yönelme ihtimaline karşı set oluşturuyor. Sovyetlerin etkisi öyle büyüktür ki (yanı sıra Osmanlı devletinin yenilgisi, Türk ulus burjuvazisinin zayıflığı söz konusu) “Sovyet modelini uygulama” düşüncesi kimi bürokratlar tarafından bile dile getiriliyor. İşte Mustafa Kemal’in fikir babalığı yaptığı” sınıfların olmadığı düşüncesi CHP’nin programına da giriyor. Türk Devrimi adlı eserinde Kurt Steinhaus bu durumla ilgili şöyle yazar;
“M. Kemal’in “Halk Hükümeti” tarafından temsil edilen sınıfsız bir “halk devleti” fikri 1920 yıllarında CHP’nin resmi ideolojisi olmuştur. “Bizim ilkelerimize göre Türkiye Cumhuriyeti çeşitli sınıflardan oluşmamıştır. Türk halkı iş bölümü ilkesine göre çeşitli işkollarına ayrılmış bir toplumdur.” (Syf158)
Bir yanıyla sınıf çelişkilerini gizleme ve Sovyet etkisini kırma hedefi varken diğer yandan da homojen bir Türk ulus toplum bütünlüğü fikriyle ulusal kurtuluş mücadelesine “halkçı” bir nitelik kazandırılmak istenmektedir. Ki bu bakış açısıyla M. Kemal’in herhangi bir sınıfın politik temsilcisi olmadığı sonucu çıkar. O sadece ve sadece emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadele eden “halkçı” ulusal bir önderdir ki günümüzde Kemalizm’in savunucularının esası bu temele dayanır. Ama gerçekler böyle demiyor. Ne Türkiye devleti sınırları bir ulustan oluşuyor ne de M. Kemal halkçıdır.
Türkiye Cumhuriyeti iki uluslu bir devlet olup Türk ulusu hakimdir. Cumhuriyet bu temel üzerine kuruldu. Ve kuruluşundan itibaren Kürt ulusu inkâr edilip baskı altına alındı. İnkâr, asimilasyon, imha temel politik yönelim oldu. Burjuva ideolojisi olan milliyetçilik, ırkçı-şoven temel Türkiye’de, böyle ideolojik-siyasi hat devletin tüm zor araçlarına rengini verdi. Yargıdan, orduya, bürokrasiye her devlet kurumu böyle şekillendirildi. Bunu görmezden gelenler İstiklal mahkemelerindeki yargılamalara, idamlara, kitle katliamlarına, sürgünlere vb. bakabilir. Bu siyasi çizgi ezen Türk ulus burjuvazisinin ideolojisi olup devletin resmi siyaseti olarak uygulanır.
Ve tarihte de devleti yöneten her hükümet bu devlet politikasını uyguladı. “Kemalizm’i tasfiye ediyorlar, cumhuriyetin değerlerine saldırıyorlar.” Denilen AKP de bizzat devlete rengini veren kapitalist çizgiyi uyguluyor. Bu devlet sınırı dışında olsa da burjuva siyasetinden pekala görülür ki ırkçı-şoven, milliyetçi burjuva ve paralelinde k.k.’da nasıl şekillendirildiği bilinir. Dolayısıyla cumhuriyetin kuruluşundan günümüze aynı çizgidir. Reformist tayfa, AKP hükümetinin çizgisiyle kapitalist- burjuva ideolojisi arasındaki uyumun, ilişkiyi görmezden geliyor. İşte cumhuriyet değerleri bu siyasi temele dayanıyor. Öz aynıdır. Konjonktüre göre biçim değişikleri resmi çizgiyi dışlamıyor. Güç ilişkisi, uluslararası durum ve benzeri nedenler sonunda yaklaşımı farklılaştırıyor. Ama hakim Türk ulus burjuvazisinin egemenliği hakimiyetini devam ettiriyor. Dolayısıyla yeniden gündemleşen ve konjonktüre göre tutum alıp “barış-çözüm” süreci diyen AKP ve MHP yüzyıl önceki siyasi çizgiden kopmuş değillerdir. Belli bir seviyeye ulaşan Kürt Ulusal Hareketini tsfiye ederek Kürt ulusunun varlığını yine ipotek altına almaya çalışıyor. Güney Kürdistan’dan Akdeniz’e olası Rojava statüsüne “terör koridoru” diyen AKP ile Rojava’dan Suveyda’ya açılmak istenen koridora “şeytan koridoru” diyen Bahçeli’nin tutumu cumhuriyetin kuruluş kodlarıdır.
Peki “Cumhuriyetin değerleri yok ediliyor” diye bağıran sosyal-şoven tayfa neden bunları görmüyor? CHP’nin kuyruğunda Türk şovenizmini sahte devrimcilik üzerinden gizlemleri nafile. Kimi burjuva reformlarla demokratik cumhuriyeti vaat eden siyasetleri en gelişmiş biçimiyle de olsa burjuva sömürü düzenine hizmet edecektir. Kapitalist sistemin en demokratik olanı bile işçi ve emekçi sınıflar üzerindeki sömürü ve hakimiyettir.
“En elverişli gelişimi halinde, kapitalist toplumda, demokratik cumhuriyetle az çok tam demokrasiye sahibiz. Ancak bu demokrasi daima kapitalist sömürünün dar çerçevesine sıkıştırılmıştır. Bu yüzden aslında daima azınlık için, yalnızca mülk sahibi sınıflar için, yalnızca zenginler için bir demokrasi olarak kalır. Kapitalist toplumun özgürlüğü aşağı yukarı hep antik-Yunan cumhuriyetleriyle aynı kalır: köle sahipleri için özgürlük”. ( Lenin- cilt7-Syf.93)
En gelişmiş burjuva demokrasilerinde “sınıflar arası uyumdan” devletin “topluma düzen vermesinden”, “özgür bir yaşamdan” söz edemeyiz. Çünkü her demokrasi biçimi hakim sınıfların sınıf diktatörlüğü damgasını taşır. Burjuva demokrasisi emekçi sınıflar için diktatörlük iken azınlık durumundaki burjuva için ise sınırsız bir sömürü özgürlüğüdür. Proletarya demokrasisi burjuvazi için diktatörlük içen işçi ve emekçi sınıflar, tüm ezilenler için ise demokrasidir. Bugünün en gelişmiş burjuva demokrasisiyle yönetilen ülkelerine bakıldığında sistemin sömürü düzeni üzerine kurulu olduğu görülür. O halde demokratik cumhuriyet perspektifini aşmayan, burjuva reformlar yoluyla demokrasiyi inşa edeceğini vaat eden, parlamenter çoğunluk yoluyla devlet iktidarını ele geçirip sosyalizmi kuracağını söyleyen reformist kesime karşı ideolojik mücadelenin gerekliliğini bir kez daha vurgulamak gerekir.
Yine belirtelim faşizme karşı demokratik haklar için mücadeleye, faşist diktatörlüğe karşı demokratik cumhuriyeti savunmaya elbette karşı değiliz. Konumuz bu olmadığından geçiyoruz. Konunun reformist-revizyonist akımın bizzat faşizm demek olan kapitalizmi şirin göstermesi, faşist devletin kendini yeniden tahkim etmesini sağlayan siyasidir. Biçimsel olarak kabul edilen ama pratikte uygulanmayan, uygulandığı ölçüde de faşizmin kurumsallaşmasını sağlayan, hizmet eden burjuva reformlara karşı biçilen olağanüstü roldür. AKP’yi hükümetten düşürüp CHP’yi hükümete taşımakla sorunların önünün açılacağı pazarlaması yapılıyor. Komprador faşist bir parti olan CHP sınıf niteliğine uygun davranıp emekçiler aleyhine siyaset yaptığında reformist kesim bir an hayal aleminden uyanıyor. Ancak yine de gerçeği görmek yerine CHP sağa kaydı, cuntanın kuruluş dönemindeki devrimci çizgisine geri dönmeli diyerek halkı aldatmaya devam ediyorlar. Halk kitlelerini sömürücülerin farklı klik temsilcilerinin peşinden sürüklemede reformistler büyük rol oynuyor. Reformist hareket, devrimci kitlelerin düzen içine çekilmesinde önemli bir halkadır. Reformizmin etki alanı altında kitlelerin kapitalist cuntayla ilişkileri gelişiyor. Bu açıdan ideolojik açıdan reformizm baş düşmandır.
Kuşkusuz idelojik saldırılar sadece reformist saflardan gelmiyor. Devrimci hareket saflarında da Öcalan hayranlığı var. “Barış-çözüm” süreciyle birlikte ulusal hareketin kendini fesih etmesi “demokratik entegrasyon” devletle bütünleşme yönlü tespitler tasfiyeci düzen içi eğilimleri, daha bir güçlendirecektir.
Reformizmin Türkiye’de ideolojik- politik bir bütünlüğü var. Demokratik burjuva taleplerle demokratik cumhuriyeti kurma perspektifine sahip olsalar da içine girdikleri girdap faşist kapitalist cumhuriyet güzellemesidir. parlamentarizm temel mücadele aracıdır. Ancak bu, reformist haraketin işçi ve emekçi sınıfların mücadelesine kayıtsız kalacağını göstermez. Sol parti, EMEP gibi reformist hareketin önde giden partilerin emekçilerin mücadelesine katıldıkları görülmektedir. Ama ekonomik mücadele temelinde CHP kliğinin muhalefetini güçlendirme çizgisiyle kitleleri motive ediyorlar. Kapitalist sömürü düzenine zarar vermeyecek şekilde devletten daha “adil” , daha “eşitlikçi” olunması istenir.
Her hükümetin istisnasız sömürücü sınıfların ekonomik, politik, kültürel ihtiyaçlarına uygun devleti yöneteceği bilinir. Buna uygun siyaset üretemeyen, üretmeyen hükümetlerin istifaya zorlandığı, hükümetten düşürüldüğü Türkiye’deki siyasal gelişmelerden biliyoruz.
Sömürücü sınıflar ve onlara hizmet eden devlet kalıcı olup hükümetler ise gelip geçicidir. Her hükümet egemen sınıfların çıkarına uygun siyaset üretir. Baskı aygıtı olan devlet kurumlarını harekete geçirip halkı ezer, sindirir. Bu anlamda her hükümet sömürücülerin temsilcisi olup devleti yönettiği sürece baş düşmandır. Emekçi sınıflar kendi sınıf çıkarları için mücadele yürütürken öfkeleri doğal olarak hükümete karşı olur. Her devrimci yapının da yapması gereken de budur. pratik mücadele alanından kopuk kitlelerin çıkarlarıyla bütünleşmeyen önderlik edemeyen, salt teorik çalışmalarla hareket edilemez. Kitlelerin öfkesinin hükümete yönelmesini onu değiştirme isteklerinin olması doğaldır. Bu öfkeyi örgütleyip devrimci kanala aktarmak görevdir. Bu yapılmadığında kitlelerin devrimci enerjisi burjuva muhalif kesimler tarafından emilir ki günümüzde AKP’nin karşıtlığı üzerinden CHP bunu yapıyor. “kitleler neden CHP’nin peşinden sürükleniyor” gibi yakınmacı görüşler savunulamaz. Bu konuda kitleler suçlanacağına neden işçi ve emekçi sınıflara, ezilen kitlelere ulaşılmadığı üzerine faka yorulmalıdır. Reformist hareket, hükümet değişimiyle her şeyin yoluna gireceğinden dem vurur. AKP’yi hükümetten indirip CHP’yi hükümete taşıma çizgileri, kapitalist sömürü düzeninin sürüp gitmesi politikalarından bağımsız değildir. Baş düşman olarak her hükümete karşı mücadeleye evet ama reformist kesimin yaptığı gibi hükümetleri sınıf ve baskı aygıtı olan devletle eş tutmaya hayır! İşçi ve emekçi sınıfların sınıf çıkarı, sömürücü sınıflara ve ona hizmet edenlere yönelmedikçe gerçek devrimci çizgiye oturamaz. Reformist hareket, burjuvaziyi iktidardan düşürüp onun devletini parçalama siyasi çizgisi yerine hükümet çoğunluğuna kavuşmayı hayal ettiğinden, devrimci kitlelerin gerçek çıkarlarının temsilcisi olamaz.
Peki burjuvazinin sınıf çıkarlarının savunucusu, baskı aygıtı olan devletin gerçek görevi ve niteliği ve ona devrimci tarzda yaklaşım neden saklanır? Bu soruya cevap vermeden önce 2. Enternasyonalin sosyal-demokrat partilerinin (dönemin komünist partileri) sosyal-şoven siyasetlerinden kaynaklı burjuvaziye hizmet eden dönüşümüne nasıl girdiklerini hatırlatalım. Onlar da devlet parçalamaksızın hükümette oturduklarında devleti işçi ve emekçi sınıfların hizmetine sokacaklarını düşünüyorlardı. Sınıf mücadelesini inceden inceye rayından saptırıp, reformlarla devlet iktidarını ele geçirip (parlamenter yoldan) kullanabileceklerinin savunusu içindeydiler. Gerçekte ise ana vatan savunusu adı altında emperyalist savaş politikasına yamanıp sosyal-şoven çizgide burjuvazinin tam bir uşağına dönüştüler. Günümüz Türkiye’sinde de sosyal-şoven temelde hareket eden devleti parçalamaksızın ele geçirip emekçiler lehine dönüştüreceklerini sanan reformistlerle benzerlikleri çoktur. Hiçbir politika sınıfların varlığı ve dünya görüşlerinden bağımsız değildir. Türkiye’deki politika sınıfların varlığı ve dünya görüşlerinden bağımsız değildir.
Türkiye’deki reformist akımın sosyal-şoven küçük mülk dünyasına hitap eden demokratik burjuva reform görüşleri sınıf konumlarına uygundur. Kapitalist sistem içinde küçük burjuvazi mülk dünyası kendine yer edinebilir. Hatta burjuva sınıf basamaklarını tırmanma hayalleri de kurabilir. Ama bu kesimler diğer taraftan da egemen sınıflar tarafından ezilirler. k. Burjuvazi yarı-sömürge Türkiye’de tekelci burjuvazi komprador bürokrat burjuvazinin hakimiyeti altında ezilirken işlerinden imkanlarından varsa küçük işletmelerinden olurken elbette emekçi sınıfların diğer kesimleriyle ilişki geliştirmek zorundadırlar. Bir yandan devrime yakındırlar bir yandan devlet denen zor aygıtına farklı anlamlar yükleyip onu sınıf üstü görürler. Devletin toplumun çeşitli kesimlerine eşit mesafede duran ve topluma düzen veren bir kurum olarak algılarlar. Bu yangı devleti parlamenter yolla kolayca ele geçirebilecekleri, dönüştürebileceklerini düşündürtür. Ama aslında komprador burjuva devlet iktidarının tüm baskı araçlarıyla tekelci burjuvazinin hizmetinde olduğu, bunun dışına çıkana hayat hakkı tanımayacağını görmezler. CHP’nin de hükümete gelmesi durumunda komprador burjuvazinin çıkarı temelinde devleti yöneteceğini bilmezler. Yan ısıra CHP çevresindeki burjuvaların devlet mekanizmalarından yararlanmak için (AKP’nin yaptığı gibi) diğer kliği tasfiyeye girişeceği gün gibi ortadadır. İşçi ve emekçi sınıfları, yoksul köylülüğü bu sömürü çarkının altında ezeceklerini bilmek için kahin olmaya gerek yoktur. CHP’nin bu siyaseti uygulaması “sağa koyacağından” değil tam da sağda ve karşı devrim cephesinde olmasından dolayıdır.
Bundan hareketle politik iktidar mücadelesinde devrimin gerçek görevleri ancak proletaryanın yerine getirebileceğini, devlet denilen zor aygıtını parçalayarak burjuvaziyi iktidardan alaşağı etmeye onun muktedir olduğunu belirtelim. Devlet denilen baskı aygıtının tarihsel olarak sınıf karşıtlıklarının bir ürünü olduğunu belirtmek elbette yetmiyor. Marksist devlet anlayışı bunu aşan bir niteliktedir. Devleti olduğu gibi ele geçirme ve emekçiler için kullanılabilir bir aygıt olarak görme ya da onu dönüştürülebileceği tezine kökten karşıdır. Bu tez, devletin tüm zor araçlarıyla ezen-sömüren sınıflara hizmet ettiğini yadsıma anlayışıdır. Devrimi inkar eden revizyonist bir görüştür. Keza devrimin zor yöntemiyle yapılacağı politik ilkesinden, çizgisinden sapmadır. Proletaryanın iktidarı ele geçirmesinin biricik yolu devrimci kitlelere dayanmak ve devleti zor yöntemiyle parçalamaktır. Ve daha geniş bir perspektiften Marksist devlet anlayışında devlet proletaryanın iktidar sürecinde geçici bir araçtır. Burjuvazinin direnişini kırmak onu ezmek için kullanılır. Ve tarihsel olarak ona ihtiyaç kalmadığında kendiliğinden sönümlenip gidecektir.
İçinden geçinilen tasfiyeci süreçte, Marksizmin temel ilkelerine, teorisine dayanmak daha bir önemlidir. “barış” nutuklarının çekildiği “demokratik dönüşüm” yanılsamasıyla halkı beklentiye sokan bu dönemde gerek pratikte gerekse teoride tasfiyeciliğe karşı durulmalıdır. Öcalan’nın “devletle bütünleşme” çizgisi uzlaşmacı, komprador devlet iktidarının yeni koşullar biçim almasına zemin hazırlama anlayışıdır. İşçi ve emekçi sınıfların, ezilen Kürt ulusunun, ve diğer ezilen kesimlerin aleyhine ve dolayısıyla sömürü düzeninin kendini yeniden tahkim etmesidir.
Gerek reformist akımın komprador devlet iktidarını kimi demokratik reformlarla kutsaması, gerek Kürt Ulusal Hareketinin “devletle bütünleşme”, ”demokratik entegrasyon” çizgisi Marksizmin temel teorik ve pratik anlayışında daha çok tutunmayı gerekli kılıyor. Bu anlamda ideolojik mücadele kadar sınıf mücadelesinin gerekliliği kendini daha bir hissettiriyor. Bu anlamda devlete yaklaşım devrime yaklaşımdır. Tasfiyeciliğe bir bütün olarak karşı durulması zorunluğu yakıcı bir sorundur.
