Tarihte “Ekim Devrimi” olarak bilinen büyük proletarya devrimi, gerçekte 7 Kasım 1917 tarihinde gerçekleşti. Ancak o dönemde Rusya’da Jülyen takvimi kullanıldığı için, devrim günü 25 Ekim 1917 olarak kayıtlara geçti. Daha sonra Sovyetler Birliği’nin Gregoryen takvime geçmesiyle birlikte bu tarih, uluslararası literatürde 7 Kasım olarak anılmaya başlandı. Yani “Ekim Devrimi” adı, devrimin tarihsel hafızasındaki takvim farkından değil, onun taşıdığı anlamdan, tarihin yönünü değiştiren o Ekim ruhundan gelir.
Ekim Devrimi, tarihin mekanik determinizmine indirgenemeyecek kadar radikal bir kopuştu. Bu, çürümüş Çarlık düzeninin sefaletini ve emperyalist savaşın yıkımını, devrimci iradenin çelik yumruğuyla parçalayan bilinçli bir eylemdi. Rusya’nın yarı-feodal bağlarıyla iç içe geçmiş vahşi kapitalizmi, devrimci enerjinin potansiyelini barındırıyordu; ancak bu enerji, onu iktidar perspektifiyle buluşturacak bir öncü — Lenin’in Bolşevik Partisi — olmaksızın, burjuva reformizminin bataklığında kaybolup gidecekti.
Bolşevizm ile Menşevizm arasındaki ayrım, basit bir taktik farkı değil, devrimin doğasına dair temel bir ayrışmaydı. Menşevikler, Marksizmi dogmatik bir şemaya hapsederek proletaryayı, tarihsel misyonunu çoktan kaybetmiş olan burjuvazinin kuyruğuna takmaya çalıştı. Bu, devrim davasına ihanetten başka bir şey değildi. Bugün de hâlen onların izinden giden, sağımızdan, solumuzdan, tam içimizden çıkan yeni “Menşevikler”in kulakları çınlasın…
Lenin’in “kesintisiz devrim” teorisi, bu ihanetin panzehirini sundu. Zayıf ve korkak Rus burjuvazisinin demokratik devrimi dahi tamamlayamayacağını ilan ederek, proletaryanın yoksul köylülükle ittifak hâlinde hem demokratik hem de sosyalist görevleri bir hamlede çözmesi gerektiğini ortaya koydu. Bu stratejik netlik, “Bütün İktidar Sovyetlere!” şiarında somutlandı.
Ancak bu saflaşma, Menşeviklerle sınırlı değildi. Troçki’nin “sürekli devrim” teorisi, Bolşevizmin disiplinli öncü partisi ve köylülükle ittifak anlayışına yabancı, ultra-sol bir sapmaydı. Troçki, Rus proletaryasının tek başına iktidarı alabileceğini ve devrimin ancak Batı’daki devrimlerle ayakta kalabileceğini iddia ederek, devrimin iç dinamiğine ve inşa sürecine güvensizliğini ortaya koyuyordu. Özü aynı olan bu anlayış, yıllar sonra sağdaki ikizini Nepal’de buldu; kendini “Maoist” gören, tarihsel olarak iktidarı almaya davetli olduğu anda, sistemin sunduğu bir “tas çorbaya” devrimi satan Nepal’deki hain Praçanda şahsında!
Bugün Ekim Devrimi’nin şanlı bayrağı, içerden ve dışardan ablukaya alınan HKP(M) şahsında can feda meşakatli bir mücadelenin ellerinde Hindistan’da dalgalanmaktadır. Onu sırasıyla Filipinler, Peru, Türkiye Kurdistan ve dağınık, parçalı da olsa bir çok siyasal coğrafyada Maoistler takip etmektedir.
Troçki’de temsil edilen idolojik tutum, devrimci irade yerine dış faktörleri kutsayan, kaypak ve oportünist bir çizgiydi. Nitekim Ekim’in pratiği, Bolşevizmin sağlam örgütsel yapısı ve köylülükle kurduğu somut ittifak karşısında Troçkizmin teorik çıkmazlarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Şubat 1917, Çarlığı devirdi ancak iktidar boşluğunu doldurmakta aciz kaldı. Ortaya çıkan “ikili iktidar” durumu — bir yanda burjuva Geçici Hükümet, diğer yanda işçi ve asker sovyetleri — istikrarsızlığın değil, bir iç savaşın habercisiydi.
Lenin’in Nisan Tezleri, bu belirsizliği dağıtan bir manifesto oldu. Menşevik ve Troçkist eğilimlerin aksine, Geçici Hükümet’e karşı net bir tavır alınmasını ve iktidarın Sovyetlere devredilmesi için doğrudan mücadeleyi emretti. Temmuz katliamı ve Kornilov darbesi gibi kritik anlar, reformistlerin maskesini düşürürken Bolşevik Parti’yi devrimin tek gerçek öncüsü hâline getirdi. Parti artık sadece fikir üreten bir yapı değil, ayaklanmayı örgütleyen bir savaş makinesiydi.
Bugün ortalıkta dolaşan tüm oportünist hainlerin cesaret edemediği, bırakın eylemini, düşününü dahi kuramadığı Ekim’in en büyük dersi işte budur. Bir Marksist-Leninist, üstelik Maoizmin yeni cüretini kuşanmışsa, düşünü kurup planını hazırlayıp eylemsel düzeyde pratik hazırlığını yapacağı birincil merkezi görev, Halk Savaşları yoluyla finalde iktidarı zapt edecek devrimci ayaklanmayı örgütlemektir. Alınacak her nefes bunun için olmalıdır. Ekim üzerine çokça konuşup, çokça methiye düzenlerin aldıkları her nefesi sistem içi muhalefetin, mevcut statükonun devamına kullanmaları, utanacakları tasfiyeci günahlarının başında gelmektedir. Tarih hesap soracağı günler için bu günahları hafızasına kazıyıp, unutmayıp günü gelince hatırlamak için not düşmektedir.
Bizlerde kendi Ekim zaferimize uzanan yol üstünde kendi menşeviklerimizle, tasfiyeci oportünistlerimizle, yola sırt dönen revizyonistlerimizle er ve ya geç hesaplaşacağız!
Büyük Ekim Devrimi’ni hazırlayan süreçte Stalin’in rolü de stratejik bir öneme sahipti. Ekim’de onun rolünü ıskalamak asla olmaz. Lenin sürgündeyken, parti içindeki kararsız eğilimlere karşı mücadele ederek örgütsel bir direnç noktası oluşturdu. Lenin’in dönüşüyle birlikte onun radikal çizgisini tam anlamıyla benimseyerek, parti birliğinin sağlanmasında kilit bir köprü işlevi gördü. Ayaklanmanın pratik örgütlenmesi ve Askerî Devrimci Komite’deki faaliyetleri, onun devrimci teori ile pratiği birleştirmedeki becerisini kanıtladı. Bu, Lenin’in stratejik dehası ile Stalin’in örgütçü iradesinin tarihsel bir senteziydi.
Ekim Devrimi, Marksizmi iktidarın fethinin bilimsel kılavuzu hâline getirdi. Kurulan Sovyet iktidarı, burjuva parlamentarizminin sahte demokrasisine karşı proletarya diktatörlüğünün somut ifadesiydi. Bu, emekçi çoğunluğun, sermayenin azınlık egemenliğine son verdiği uzlaşmasız bir sınıf iktidarıydı.
Oportünist cıvıklığın, revizyonist ihanetini incelterek kitlelere ve kendini takip edenlere sindirmeleri için sunduğu ikinci ihanet ise proletarya diktatörlüğünün reddinde ifadesini buluyordu.
Hem Ekim Devrimi’ni savunup hem de proletaryanın zorla iktidardan alaşağı ettiği karşı-devrimci sınıflara karşı Lenin’in deyimiyle “hiçbir yasa ile sınırlanmayan” proletarya diktatörlüğünü savunmamak, iki yüzlü, aşağılık, yeni tipte bir oportünizm örneği değilse nedir?
Ekim aynı zamanda Komünist Manifesto’nun son sözünde ifadesini bulan enternasyonalizmin ete kemiğe bürünmüş, vücut bulmuş hâlidir.
Bu bağlamda Komintern’in kuruluşu, Ekim’i bir ulusal olay olmaktan çıkarıp bir dünya devrimi çağrısına dönüştürdü. Tüm dünya proletaryasına kendi burjuvazilerini alaşağı etme ve enternasyonal bir cumhuriyet için mücadele etme emri verildi.
Günümüzde Ekim: Bitmemiş Bir Tarihsel Zorunluluktur.
Bugün, kapitalizmin küresel krizi — savaşlar, yoksulluk, ekolojik çöküş — bize “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemini dayatıyor. Menşevik reformizminin, parlamenter yanılsamaların ve Troçkizmin devrimci örgüt ve iradeye duyduğu güvensizliğin güncel türevleri, bu kriz karşısında çaresizdir.
Ekim Devrimi’nin mirası, bize iktidarın yalnızca mücadeleyle, disiplinli bir öncü partinin önderliğinde ve silahlı ayaklanmanın kaçınılmazlığı kavranarak fethedilebileceğini hatırlatır. Lenin ve Stalin’in devrimci mirası, bu bitmemiş tarihsel görevin — dünya sosyalist devrimi — sönmeyen ateşidir. Tarih hâlâ yazılıyor.
Sıvışanlar, yan çizenler, tarlayı yağmur yağan bulutun altına çekenler, yeni Ekimler’in ikinci sosyalist dalgasıyla doğacak yeni muzaffer devrimlerin karşısında şimdiden kaçıp sığınacakları revizyonist, paspaye, sınıf işbirlikçisi teorilerini yazmaya başlasınlar.
Unutulmasın! İkinci Ekim’in de birincinin derslerinden aldığı güçle mutlaktır zaferi.
Öyle ise yeni Ekimler için kopacak fırtınaya, dünyanın neresinde olursa olsun, dişi ile tırnağıyla, bilinci ve cesareti ve feda ruhuyla soluk olan, tüm savaşkan devrimci bölüklere selam olsun!
Devrimci Demokrasi Kolektifi
