Kapitalizmin taşıdığı çelişkiler ve doğurduğu sosyal ve ekonomik olumsuz sonuçlar hakkında Marksizm açıklamaları ne derece görülmektedir. Sürekli büyümek zorunda olan ve sınırsız rekabet -ki bu sınırsız rekabet dürtüsü nesnel olarak onun sınırını belirler- ve gelişmenin doyum aşamasında sınıra dayanır ve krizle yüzleşir. Bu anlamda ne kadar üretim ve ticaret alanında planlama yapılırsa yapılsın kriz engellenemez olduğundan kapitalizm krizler sistemidir. Dahası Leninist kapitalist ülkeler arasında eşitsiz gelişme yasasıyla açıklandığı gibi; geriden gelenler lider konumunda pazara hakim ülke ve ülkelerin tahtını sarsacak ve devirecek düzeyde ileriye sıçramaları amansız bir rekabete yol açar. Bu durumda emperyalist tekeler ve ülkeler arasındaki rekabet “olağan” seyrinden çıkar ve savaşlara yol açar. Sıçramalı gelişen Çin, ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin dünya pazarındaki liderliğini çok yönlü tehdit etme boyutuna ulaşınca ve kimi alanlarda da hakimiyetini boşa çıkarınca emperyalist ülkeler arasında gruplaşmalar görünür oldu. Rekabet sertleşti, yarı-sömürge ülke pazarlarında rekabet silahlı biçim aldı. ABD-AB ile Çin-Rusya kampları arasında kızışan rekabetle üçüncü dünya savaşı tehlikesi ufuktan gözükmeye başladı. Güçler birbirlerini sınamaktadır. Afrika, Ortadoğu, Kafkasya, Ukrayna’da süren savaşlar bu tek tek ülkelerin iç sorunu olmasının ötesinde, emperyalist ülkeler arasında şiddetlenen rekabetin dolaysız iktisadi, siyasi sonuçlarıdır. Gelişmeler sadece dünya kapitalistler sınıfını değil, dünya proletaryasını yakından ilgilendirmekte ve etkilemektedir. Mevcut durum emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkeler ve ezilen halkları arasındaki çelişkileri şiddetlendirmektedir. Her ne kadar bir emperyalist grubun işgal, ilhak ve baskısına uğrayan, ambargo ve askeri tehdit altında olan ülkelerin burjuva hükümetleri bir başka emperyalist gruba dayanarak ayakta kalma stratejisi izlerken aşırı milliyetçi, dinci ideolojik söylemlerle halk kitlelerinin bilinci karartılsa da ve anti emperyalist bilinç sadece saldırgan ülke ile sınırlandırılıp çarpıtılsa da, genel olarak halk kitlelerinin emperyalizme karşı gelişen öfkesi ve nefretinin daha da genişlemesi engellenemez. Ortalama değil azami kâr ve dünya pazarlarına hakimiyet uğruna nükleer silahlarla tüm dünyayı tehdit eden emperyalist burjuvazi bomba yağdırdıkları ülkelerin halklarını insan, canlı olarak görmüyor. Savaşlar halka karşı yürütülüyor ve çocuk, genç, kadın, yaşlı, erkek ayrımı olmadan öldürüyorlar. Modern çağda burjuvazinin haksız savaşlarının her biri birer soykırımdır. Büyük insanlık bu mahşeri kötülükten ancak bu olumsuzluklara yol açan nedenleri ortadan kaldırarak kurtulabilir. Başka hiçbir şey yarasına merhem olamaz. Çözüm nedir diye sorulursa cevabı şudur: Kapitalizme karşı sosyalizm!
Özgün şartları itibarıyla farklılıklar taşısa da, Türkiye’de olup bitenler dünyadakinden öz olarak pek farklı değil. Tekelci mali -sanayi, ticari, askeri ve siyasi yönden- finans merkezlerine bağlı hakim komprador Türk burjuvazisi dayandığı faşist diktatörlük ile işçi sınıfı ve tüm halk kitlelerinin, emekçi köylülüğün kanını emiyor. Kürdistan’ı yağmalıyor. Modern ücretli kölelik düzeni daha da ağırlaşmıştır. Üç-beş kuruş maliyet hesabıyla her yıl ikibine yakın işçi “kaza” adı altında sermayeye kurban ediliyor. Faşist AKP yönetimi işçilerin grev yapamamasıyla övünüyor, grev yasakları sürüyor. İnsanca yaşama ücreti ve çalışma şartları yok. İşçi sınıfı yoksullaştıkça yoksullaşıyor, işsizlik büyüyor. Her taraf konut dolu, ama emekçiler konuta ulaşamıyor. Hastaneler var, ama tedavi olamıyor, okullar var, ama okuyamıyor, uçaklar, otobüsler, trenler vs var ama seyahat edemiyor, yeterince parası olmadığı için temel hak olan ne varsa onlara ulaşamıyor. Ama öte yandan en lüks otomobiller, konutlar, uçaklar, okullar, hastaneler zenginlerin, burjuvazinin hizmetindedir. Toplumsal zenginlik var, ama bu zenginlik toplumun insanca yaşaması için kullanılmıyor. Yoksulluk işçi sınıfına kalırken, zenginlik, zevk, ultra lüks yaşam burjuvaziye aittir. Bu durumda toplumsal ürünün, toplumun hizmetine rasyonel biçimde sunulması önünde engel olan sınıfın kapitalistler sınıfı/burjuvazi olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Toplamda mevcut başlıca karşıtlıklar yeni değil tarihi kökleri vardır. Tüm istatistikler ve araştırmalar ezilen ve sömürülenlerin nasıl ekonomik zorluklar içinde olduklarını gösteriyor. Fakat halk yoksullaşırken birileri zenginleşiyor. Yoksulluk ile zenginlik bir arada karşıt biçimde var oluyor. Biri olmadan diğeri olmaz. Genel olarak herkes için şartlar kötü deniyor, hayır şartlar halk kitleleri için çok çok kötü, ama azami kârlarla kasaları dolan burjuvazinin, bankaların, spekülatörlerin halinden memnun olduklarını veriler göstermektedir. Sermayenin iş yürütücüsü AKP ve ortağı MHP ise faşist devlet diktatörlüğünün kendisine sağladığı konfor ve büyük ranttan kendilerini kaybetmiş biçimde “Türkiye yüzyılı” ilanını ırkçı, milliyetçi, fetihçi ve islami sloganlarla süsleyip halkı aldatma görevini yerine getirmektedirler. Çünkü bu yönetim sermayenin hükümetidir.
AKP-MHP yönetiminin gerici, faşist, halk düşmanı niteliği tartışmasızdır. Buna karşın işçi sınıfının ve bütün halk kitlelerini nefessiz bırakan sorunların kaynağı kapitalist sistemdir. Devlet düzeni değişmedikçe sonuçları da değişmez. Yıkılmadıkça devlet sürekli nitelikte olup hükümetler ise geçicidir. Adı üstünde 57. hükümet, demekki elli yedi hükümet değişikliği olmuştur. Miadı dolunca AKP’de öncekileri gibi tarihe karışacaktır. Siyasi ömrü çoktan dolmuş AKP’nin devlet gücüyle korumaya alınması sonucu değiştirmeyecektir.
Komünistler genel olarak sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda görevlerini yürüten gericisinden demokrat olanına varana dek hepsine karşı durur, mücadele eder, kitleleri bilinçlendirme çalışmasını sürdürür ama asgari ve azami hedeflerini hükümete karşı mücadele ile sınırlamaz, savaşımını esas olarak kapitalist sistemin ve sömürücü sınıfın devlet iktidarının kaldırılması hedefiyle kurarlar.
Kurulduğundan itibaren tüm hükümetler Kemalist faşist devlet diktatörlüğünün birer uzantısıdır. İsimleri değişmiş uygulamaları aynıdır. Biçimde islamcı, muhafazakar olan AKP’de gerçekte Kemalist faşist diktatörlüğe rengini veren sınıf politikasının hevesli uygulayıcısı olmuştur. Kemalizm olarak anılan egemen sınıf siyasi özellikleri ve politikası şudur: Azgın bir Türk milliyetçiliği, emperyalizm ile işbirliği yapmak, Kürdistan’ın her türden kırım ve baskıyla egemenlik altında tutulması, farklı milliyetlerin, farklı dinlerin baskı altında tutulması, kültürel, din ve inanç asimilasyonu, Türkleştirme politikasının esas alınması, azgın bir anti komünizm, örgütlenme, gösteri ve yürüyüş, düşünce ve eleştiri özgürlüğünün, grevlerin, sendikalaşmanın yasaklanması, müesses nizama, yönetime karşı olan tüm muhalefet odaklarının devlet zoruyla dağıtılması, muhaliflerin sürgün ve idam edilmesi, emperyalist sermaye özgürlüğüne iç pazarda tam güvence sağlanması, işbirlikçi devlet düzeninin muhafaza edilmesi. Tek parti, tek şef yönetimini esas alarak başka partilerin yasaklanması, demokrasinin önüne faşist devlet zoruyla barikat kurarak işin başındayken yok edilmesi. Komünistlerin ezilmesi, Kürtlerin ezilmesinde görev alan ordu ve sivil görevlilerin, askeri ve sivil bürokrasi ve politikacıların dokunulmaz olması gibi Kemalist faşist diktatörlüğün temelini oluşturan sistemsel nitelikler 1950’den itibaren göreve gelen tüm hükümetlerce korunmasına bakılarak dikkat çektiğimiz yönler anlaşılabilir. Kemalist yönetimin temelini oluşturduğu siyaset değişen şartlara göre AKP tarafından uygulanmaktadır. Mesele sistemle ilgilidir, egemen sınıfın niteliği ile ilgilidir. Bu nedenle meseleler devrimci sınıf anlayışıyla değerlendirilmeli, sistemsel muhtevası unutulmamalı. Aksi taktirde reformizme kayma olur. Kapitalist sisteme karşı mücadele hükümete karşı mücadeleye indirgenir ve seçimlerde tanık olunduğu gibi AKP-MHP yönetiminden kurtulma adına, zihniyet ve sınıf temsiliyeti bakımından farkı olmayan CHP-İYİP ve ortaklarından oluşan burjuva muhalefet bloğundan demokrasi beklenir, umut bağlanır. “Komünist”, “sosyalist” adlar altında kitleler aldatılır.
Burjuva partiler gerek tek tek, gerekse de gruplaşmalar halinde rekabet halindedir. Sınıf bilinçli proletarya burjuvazinin kendi içindeki rekabette iki kötüden birisine taraf olamaz, kendi bağımsız sınıf politikasını sürdürmek zorunda. Özellikle de seçim dönemlerinde çarpıcı biçimde göze batsa da esasta reformist politika halk kitlelerini sınıf mücadelesinden uzaklaştıran niteliktedir. Komünist hareket revizyonist partilere, bu akımın zehirli fikirlerine karşı ideolojik mücadele yürütmezse sarsılmaz, sağlam, disiplinli bir mücadele örgütü yaratamaz. İktidar hedefli mücadele çizgisi pratik hatta adım adım inşa edilmek zorunda.
İşçiler, emekçi köylüler, bütün halk nasıl çekilmez ekonomik şartlar içinde olduğunu biliyor, bu konuda yardıma ihtiyaçları yoktur, ama bu çekilmez, bıçağın kemiğe dayandığı, nasıl çıkarılabileceğine dair sınıf bilincine, birleşme ve örgütlenmeye, bunu sağlayacak devrimci perspektif ve pratik önderliğe ihtiyaçları vardır.
Ekonomik ve siyasi durum komünist sınıf hareketinin toparlanması ve güçlenmesine elverişlidir. Sosyal reformist akım her bir ülkede burjuvaziye gerekli yardımı sunsa da, büyüyen toplumsal sorunlar kaçınılmaz biçimde sınıflar arasındaki mücadeleyi şiddetlendirmektedir. Gerçekten devrimci olan hareket kararlı olması halinde güçlenecektir. Bu olguyu gören egemenlerin hoşnutsuz kitleleri milliyetçi, gerici faşist partilerin arkasında toplanması için her şey yapılıyor. İşçi sınıfının devrimci mücadelesinin gelişme potansiyeline karşı emperyalist burjuvazi faşizm silahını elde tutmaktadır. Tüm krizlere rağmen faşist AKP-MHP yönetimine emperyalistlerin süren desteği gözler önünde.
Hava puslu, şartlar zorlu olsa da durum belli. Cesaretle mücadele gerekiyor. Marksist-Leninist-Maoistlerin ideolojik, siyasi çizgisi programı açık ve nettir… Sınıf mücadelesi çizgisinde adım adım ilerlemek şart. Dost devrimci kuvvetlerle ortak mücadele politikalarını ihmal etmeden işçi sınıfının bağımsız siyasal çizgisiyle mücadele görevlerinin yerine getirilmesi için devrim iddialı her bireyden çok daha büyük enerji ile çalışma ve atılganlık talep etmektedir. Devrime hazırlanmak cesareti kuşanmaktır, nostalji değildir. Kapitalizme karşı sosyalizm diyen siyasi bilinç engelleri aşan ruh ve iradedir. Bu olmadan mücadele mevzileri kazanılamaz.
