Münih’teki Diplomatik Kavşak: Halkların İradesi mi, Emperyalizmin Restorasyonu mu?

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Şubat 2026’da gerçekleşen 62. Münih Güvenlik Konferansı, Suriye sahasındaki kördüğümü çözmekten ziyade, bölgedeki devrimci potansiyeli emperyalist çıkarlar potasında eritmeyi hedefleyen bir “diplomatik laboratuvar” görünümündeydi. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in, Şam rejiminin Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile ABD moderatörlüğünde aynı masaya oturması, şüphesiz bölge siyasetinde Kürt ulusal iradesinin bir aktör olarak kabul görmesi açısından tarihsel bir eşiktir. Ancak bu meşruiyetin hangi bedellerle ve kimlerin garantörlüğünde sağlandığı, devrimci bir eleştirinin ana eksenini oluşturmalıdır.

Diplomatik Temsiliyetin Önemi ve “Korumacılık” Tuzağı

Kürt ulusunun temsilcilerinin uluslararası arenalarda, kapalı kapılar ardında değil de resmî heyet statüsünde yer alması, on yıllardır süren inkâr ve imha siyasetine karşı kazanılmış bir mevzidir. Bu temsiliyet, Suriye’nin geleceğinde Kürtlerin “yok sayılamayacağının” tescilidir.

Buna rağmen, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun gözetiminde şekillenen ve “Kürtleri Koruma Yasası” (Protecting Kurds Act) gibi başlıklarla sunulan hamleler, bu temsiliyeti bir “emperyalist himayeye” dönüştürme riski taşımaktadır.

Kürt ulusunun kaderi, Washington koridorlarında hazırlanan lütuflara değil, bölge halklarının (Türkmen, Arap, Süryani, Ermeni, Dürzi) ortak yaşam iradesine dayanmalıdır. Emperyalizmin “koruyuculuğu”, öz güce dayanan demokratik özerklik mevzilerini tasfiye edip halkı bir “stratejik enstrümana” indirgeme tehlikesini barındırır.

“Entegrasyon” Maskesi Altında Tasfiye Riski

30 Ocak Anlaşması sonrası Münih’te somutlaşan “entegrasyon” söylemi, kâğıt üzerinde barışçıl bir çözüm gibi görünse de derinlikli bir sınıfsal ve siyasal analizi zorunlu kılıyor:

Asayiş ve SDG birimlerinin merkezi rejimin bürokratik-otoriter yapısına eklemlenmesi, halkın on yıllık kazanımı olan öz savunma mekanizmalarının dişsizleştirilmesi demektir.

Mazlum Abdi gibi temsiliyetlerin merkezi yönetimde makamlarla taltif edilmesi, Suriye’nin demokratik dönüşümünden ziyade mevcut statükonun “yeni yüzlerle” restore edilmesidir.

Gericiliğe ve Sömürüye Karşı Üçüncü Yol

Münih’teki görüşmelerde Türkiye’ye uzatılan el ve bölge gericiliğiyle kurulan temaslar, reel politiğin bir gereği olarak sunulmaktadır. Elbette diplomasi savaşın panzehiridir; ancak bu diplomasi:

Talancı ve sömürgeci odaklara alan açmamalıdır. Gerici İslami yapılanmaların veya mezhepçi rejimlerin halkların boğazına çökmesine zemin hazırlamamalıdır.

Bölge kaynaklarının (petrol, su, tarım) küresel sermayeye peşkeş çekilmesine “evet” dememelidir.

Sahici barış, halkların ortak cephesindedir

Münih Konferansı Başkanı Ischinger’in “normalleşme” vurgusu, aslında sermaye için güvenli bir yatırım alanı ilanından ibarettir. Gerçek bir demokratik çözüm; Şam’ın otoriterliği ile emperyalizmin pragmatizmi arasında sıkışmış bir “entegrasyon” değil, tabandan yükselen, laik, demokratik ve sömürüsüz bir Suriye idealidir.

Kürt ulusunun diplomatik başarısı, ancak ve ancak bu temsiliyetin sömürgeci emellere karşı barikat kurulmasıyla anlam kazanacaktır.

“Münih’teki masalar, halkların kanıyla kurulan mevzilerin pazarlık masasına değil, eşit ve özgür bir yaşamın tanınma kürsüsüne dönüşmelidir!”

Dört parça Kürdistan’ın yeniden bölge gerici devletleri arasında bağımlı bir statüyle entegre edilmesi, hamiliğinin de emperyalist güçler tarafından yapılması, Kürt ulusunun tarihsel açıdan uğradığı haksızlığı gideren bir yerde durmamaktadır.

Tüm dezavantajlı güç ilişkileri denkleminde Kürtler, kendi tarihsel meşruiyetlerinin ve ödenen onca ağır bedelin karşılığını; sorunun kaynağı olan bölgesel ve uluslararası gerici güçlerin belirlediği sınırlara razı olmayıp, bölge ve uluslararası halklarla kurulacak devrimci demokratik ittifaklarla elde edecekleri güçle, kendi iradelerinin ve talep ettikleri siyasal statünün onayını dayatmalıdır.

Tüm dezavantajlara rağmen dört parça Kürdistan’da uzun yıllara dayanan direnişin yarattığı uluslararası yankı, DAIŞ’e karşı verilen mücadelede gördüğü enternasyonalist destek ve politikleşen ulusal bilinç etrafında ortaya çıkan kitlesel güç, dört parça Kürdistan’ın avantajları olarak başka bir yoldan daha ileri politik mevziler kazanma potansiyellerinin olduğunu göstermektedir.

Bu durumda temel sorun, Kürt Hareketi önderliğinin çözümü nerede gördüğünü ve yönünü nereye döndüğünü belirleyen politik rotasıdır. İmralı merkezli yeni paradigma ve tercih edilen rota; mevcut egemenlik ilişkilerini baz alan, onun içinde kendine yok hükmünde bir yer açmaya çalışan, politik açıdan kendini imhaya ve tasfiyeye güdümleyen bir çizgide ısrar edileceğini göstermektedir. Bu tercih, Rojava’daki gelişmelerden Münih’te ortaya çıkan tabloya kadar bir bütün olarak yeni sürecin nasıl işletileceğine dair oldukça fazla ipucu sunmaktadır.

Tarih, cephede kazanılan zaferlerin “meyvelerinin” diplomatik cephede egemen güçlerin sepetine toplanmasına yol açan politik çizgi kırılmaları ve başlangıçta kilitlenilen stratejik hedeflerden sapmayla ortaya çıkan yenilgilerin dersleriyle doludur.

Bu derslerden öğrenmek yerine bunlara sırt dönüp burjuva pragmatik bir çizgide ısrar; mevcut durumdaki yönetici elitlere ve uzun yıllarda oluşan bürokratik işleyişte misyon yüklenen küçük bir zümreye belirli çıkarlar ve olanaklar sağlasa da, orta ve uzun vadede Güney Kürdistan örneğinde olduğu gibi en dipteki Kürt ezilen ve yoksullarının kaybettiği bir sonucun yaşanılması kaçınılmaz olacaktır.

Bizler, MLM dünya görüşümüz ve onun Türkiye Kuzey Kürdistan siyasal coğrafyasında cereyan eden ulusal sorunun çözüm perspektifine uyarlanmış Kaypakkayacı bilinci üzerinden bu tehlikeyi dile getirmeyi ilkesel bir görev olarak görüyoruz.

Ulusal Hareket önderliğinin burjuva özlü oluşu, tarihsel olarak onu kendi devletini kurmaya; mücadeleyi bu hedefle başlatıp sonuca götürmeye endekslidir. Doğallığında bunu biliyoruz. Bu mücadelenin temel gücü yoksul köylülük olmuştur. Kendi burjuvazisinin bayrağı altında toplanmaktan imtina etmez. Ancak gelinen finalde küçük kırıntılarla “kazanan” “ulusal burjuvazi” olurken, kaybeden; en ağır bedelleri ödeyen ezilen Kürt yoksul emekçileri ve köylüleri olmuştur.

En son hazırlanan 60 sayfalık “Terörsüz Türkiye Raporu”nun oylanmasında EMEP ve TİP’in haklı ret oylarına DEM’li komisyon üyelerinin şerh düşmeleri ibretlik bir durumdur.

Çözülen Kürt sorunu değil, PKK’nin silahsızlandırılmasıdır.

Bu sürecin bir “barış” olarak sunulması da hilkat garibesi bir durumdur.

Elbette Kürtler kendi kaderlerini nasıl ve ne şekilde belirleyeceklerine kendileri karar verecektir. Buna saygı duyarız. Ne var ki eleştirisini yapmak, kendi dünya görüşümüz ve ideolojik perspektifimiz üzerinden kendi çözüm önerimizi sunmak, dile getirmek ve bunda ısrar etmek hakkımızı da biz sonuna kadar savunuruz.

O zaman içinden geçtiğimiz bu tasfiyeci günlerde bir kez daha kalınca altını çiziyoruz:

Millî meseledeki temel şiarımızı bir kere daha tekrarlayalım:

“Bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı; bütün ülkelerin işçilerinin [ve ezilen halkların] birleşmesi.”

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.