Suriye coğrafyası, bugün sadece askeri bir çatışma alanı değil, küresel sermaye birikim modellerinin ve bölgesel statükoların yeniden inşa edildiği bir “laboratuvar” niteliğindedir. Şam rejiminin Ahmed el-Şaraa üzerinden devreye soktuğu “reform” paketleri, Erbil’de kurulan diplomasi masaları ve askeri yığınaklar; bir bütün olarak Suriye’nin halkçı girişimlerin tasfiyesi ve sermayenin restorasyonu sürecidir. Sosyalistler için bu tablo, bir “normalleşme” değil, karşı-devrimin kurumsallaşma çabasıdır.
Şaraa Kararnamesi: Bonapartist Bir Restorasyon Hamlesi
Şam rejiminin Kürt kimliğine dair vaatleri, anayasal bir halk iradesinden ziyade, islami devletinin bekasını korumak adına taktiksel bir tavizdir.
Sosyalist perspektiften bu kararname, kriz anlarında egemenlerin başvurduğu “yukarıdan reform” geleneğidir. Amaç; Rojava’daki öz-yönetim dinamiklerini merkezi bürokrasiye eklemlemek, halkın öz-savunma gücünü (QSD) tasfiye etmek ve Kürt hareketini sivil toplumcu bir çizgiye hapsetmektir.
Hakların kağıt üzerinde tanınması, ekonomik ve askeri egemenlik Şam’ın elinde kaldığı sürece bir illüzyondur. Sosyalistler, “kültürel hak” ambalajlı bu merkeziyetçiliğin, yarın ilk fırsatta geri alınacak bir borç olduğunu saptar.
Enerji ve Tarım Jeopolitiği: Artı-Değerin Paylaşım Savaşı
Suriye’deki çatışmanın alt yapısında, ülkenin can damarları olan petrol, buğday ve suyun kontrolü yatmaktadır.
Petrol ve Gaz: Ülke rezervlerinin büyük kısmının Fırat’ın doğusunda olması, emperyalist odakların (ABD) buradaki varlığının temel nedenidir. Şam’ın diplomasi hamleleri, bu kaynakların devlet tekeline geri alınması iştahıyla doğrudan ilintilidir.
Gıda Güvenliği: Haseke ve çevresindeki tahıl ambarları, halkın doyurulması için değil, siyasi bir şantaj enstrümanı olarak kullanılmaktadır.
Su Savaşları: Su, hem Türkiye hem de Şam tarafından bir “hidro-politik silah” olarak kullanılmakta, yoksul köylülük mülksüzleştirilerek göçe zorlanmaktadır.
Diplomasi Masaları: Emperyalizmin “Yeniden İnşa” Tuzağı
Erbil’de Tom Barrack (Emperyalist sermayenin temsilcisi) ve bölgesel aktörler arasında yürütülen görüşmeler, Suriye’nin geleceğinin halklar tarafından değil, tekelci sermaye tarafından belirlenmesi girişimidir.
Yeniden İnşa ve Borçlandırma: Sosyalist öngörümüz odur ki; savaşın yıkımı, emperyalist finans kurumları (IMF, Dünya Bankası) ve müteahhit burjuvazisi için bir “pazar” olarak görülmektedir. Suriye halkı, bu projelerle on yıllarca sürecek bir borç kıskacına alınmak istenmektedir.
Erbil-Washington-Şam Hattı: Bu üçgen, ulusal kurtuluş dinamiklerini “liberal-işbirlikçi” bir çizgiye çekerek, Ortadoğu’da emperyalizmle uyumlu bir statüko yaratmayı hedeflemektedir.
Göç ve Proleterleşme: Yedek İşsizler Ordusu
Suriye’den gerçekleşen kitlesel göç, sadece bir insani trajedi değil, bölge sermayesi için bilinçli bir “ucuz işgücü” operasyonudur.
Toprağından koparılan Suriyeli köylü, Türkiye ve komşu ülkelerde “prekarya” haline getirilmiştir. Bu durum, yerel işçi sınıfı ile mülteci işçiler arasında yapay bir rekabet yaratarak, toplam artı-değer sömürüsünü artırmaktadır.
Şovenizm, patronların sömürü düzenini gizleyen en büyük perdedir. Sosyalistlerin görevi, mülteciliği yaratan emperyalist savaşa odaklanmak ve işçi sınıfının birliğini savunmaktır.
Suriye’de kalıcı barış ve gerçek özgürlük, egemenlerin kararnameleriyle değil, aşağıdaki ilkeler etrafında örülecek bir direnişle mümkündür.
Tam Bağımsızlık: ABD, Rusya, Türkiye, İran ve tüm yabancı güçler Suriye’den çekilmelidir. Suriye’nin geleceğine sadece Suriye halkları karar vermelidir.
Etnik ve dinsel kimliklerin kağıt üzerinde değil, yerel meclisler ve öz-yönetim birimleriyle güvence altına alındığı bir model savunulmalıdır.
Kaynakların Sosyalleştirilmesi: Petrol, su ve tarım arazileri şahısların, çetelerin veya devlet bürokrasisinin değil; doğrudan çalışanların ve halk komünlerinin denetimine geçmelidir. Türkiye ve Suriye işçi sınıfı, sınırın her iki yanındaki gericiliğe ve sermaye saldırılarına karşı ortak mücadele hattı kurmalıdır.
Şaraa Kararnamesi ve Erbil görüşmeleri, halkların taleplerini soğurmaya yönelik birer manevradır. Sosyalistler, “ehven-i şer” arayışına girmeden, üçüncü yolu; yani halkların birleşik, demokratik ve sınıfsal özgürlük mücadelesini yükseltmekle yükümlüdür.
Kurtuluş, sarayların diplomasi masalarında değil, fabrikaların ve tarlaların birleşik yumruğundadır!
Emperyalist haydut güçler, IŞİD’e karşı mücadelede duydukları ihtiyaç üzerine YPG/SDG’ye verdikleri “vizeyi” bugün iptal etmiş; gelinen noktada bu vizeyi katil Colani’nin ve HTŞ’nin merkezi üniter yapısına oturttukları yeni Suriye yönetimine devretmişlerdir. Emperyalist açgözlü tekellerin çıkarları tarafından belirlenen bu politik manevralar, Kürt politik merkezlerini hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu merkezler; bir yandan serzeniş ve sitem eşliğinde bir gözüyle sokak ve cephe direnişine bakarken, diğer gözüyle “uluslararası güçler” dedikleri emperyalistlerden gelecek bir göz kırpmayı beklemektedir.
Kürt direnişinin cephede can ve kan pahasına elde ettiği kazanımların masada gasp edilmesine yol açan zayıflık, bu uzlaşmacı ve pragmatik-oportünist tutumdan güç almaktadır. Rojava’nın Suriye’nin geleceğinde elde etmesi gereken statünün; bugün ABD, İsrail ve AB’nin yeni gözdesi olan katil cihadist HTŞ’nin iki dudağı arasına terk edilmesi bir “ihanet” gerçeğidir. Başta KCK olmak üzere tüm Kürt politik iradesinin bu gerçeği doğru okuması ve bundan zaruri dersler çıkarması gerekmektedir.
HTŞ çatısı altında “eşitler arası politik bir statü” garanti altına alınmak ve buradan geriye değil, ileriye doğru yürümek isteniyorsa bunun yolu; emperyalist aklın hamlesine kendini sunan bir “nesneleşme” değildir. Aksine; dünya ve bölge halklarının ortak dayanışmasına ve yoldaşlaşmasına güvenen; bunu temel alan anti-emperyalist, anti-siyonist, anti-faşist ve anti-cihadist bir cephenin adım adım direnişle örüldüğü devrimci siyasette ısrar edilmelidir.
Gün; her koşulda Rojava şahsında Kürt ulusal direnişini sahiplenme günüdür. Gün; işgalci ve ilhakçı siyasetiyle Kürtleri Suriye’nin geleceğinden süpürmek için emperyalizme uşaklıkta her türlü tavize hazır olan AKP-MHP faşist iktidarının karşısında, birleşik direniş barikatına omuz verme günüdür. Gün; AKP-MHP faşist bloku ve HTŞ’nin elini tutarak Orta Doğu’da kendi sömürgeci egemenliğini tahkim etmek isteyen, bunun için SDG’yi elinin tersiyle iterek yeni partnerlerine yol açan ABD emperyalizmine karşı öfkeyi büyütme günüdür.
Kürt hareketinin tepeden tırnağa haklı olduğu bu tabloda, onunla omuz omuza dayanışma göstermek ve Rojava’yı savunmak görevimizdir. Ancak bunun yanında, hareketin ulusal politik ikili karakterinden açığa çıkan zayıflıklarını dostça eleştirmek de günün bir başka görevidir.
Bu bilinçle; Rojava’nın teslim alınmasına, geriletilip düşürülmesine, dünya ve bölge gericiliğinin kuşatmasında yalnız bırakılmasına asla sessiz ve tepkisiz kalmayacağız. Yan yana, omuz omuza hep birlikte direneceğiz!
-Bir kez daha: Direnen Rojava kazanacak!
-Kahrolsun emperyalist ihanet, faşist sömürgeci inkar!
-Yaşasın Rojava için birleşik direniş, yaşasın zafer!
-Rojava’nın zaferi, emperyalistlerin kurduğu masalardan değil; dün olduğu gibi bugün de direnişten geçer!
DEVRİMCİ DEMOKRASİ KOLEKTİFİ
