“Her üretim, belirli bir toplum biçiminin çerçevesi içinde ve onun aracılığıyla doğanın birey tarafından mülk edinilmesidir.”
(Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s.243).
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da olduğu üzere kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu coğrafyalarda mülk edinme, doğanın talan edilmesi ve geri dönüşü olmayacak şekilde tahribat üzerine kuruludur. Küçük mülk sahiplerini bir kenara koyarak belirttiğimiz bu gerçek, son yıllarda madencilik faaliyetleriyle artmıştır. Doğal yaşama onarılmaz bu yönelimde ihtiyaçlar değil, daha fazla zenginleşme yön vermektedir. Aşırı üretim ve hammaddelerin bolluğu da olsa zenginleşme hırsı doğanın yıkımını sürdürür. Bu yıkımla birlikte doğaya yaşamdan ayıramayacak kadar bağlı olan insan ve tüm canlı dünyası aynı oranda zarar görür. Kapitalizm yıkıcıdır ve doymak bilmez iştahının önünde durabilen her türlü engeli acımasızca savuşturabilecek güçler örgütlemiştir. Devlet bunların en gelişmiş komplike biçimidir.
Türkiye kapitalizmi ve onun bağımlı olduğu uluslararası kapitalizm uzun bir süredir derinleşerek artan kriz sarmalı içerisindedir. Burjuvazi bunu aşabilmek adına sömürü ve talan politikalarını ardına bıraktığı yoksulluk ve yıkım gözetilmeden artırmıştır. Ucuz işgücü deposu olan Türkiye ve K. Kürdistan’da, devlet bütün yükü yeni ve ağır vergilerle emekçi sınıfların sırtına yüklemiştir. Emeğinin karşılığı olmayan ücretlerle yaşamalarını zaten sürdürmekte zorlanan emekçiler, yeni vergilerle sömürünün derinleşmesi karşısında çaresizdir. Bu çaresizlik devrimci ve demokratik mücadelenin de gerilemesiyle daha fazla sermayenin sönürü cenderesine onları çekmektedir. Bunun sonucunda da bankalara, tefecilere borçlanmaktan başka çaresi kalmamaktadır.
Bugün banka kredisi kullanmak zorunda olanların oranı 36 milyon kişiyi geride bırakmış durumdadır. Bir diğer yandan ise ülkenin her karış toprağı kâr hırsıyla, gözü doymaz biçimde talan edilmektedir.
Doğamız göz göre göre kâr uğruna yok edilmektedir. Doğanın tahribatının gözlerden gizlenemeyecek düzeye varmış olması, burjuvazinin kullarını da emekçi halkı doğru olmayan bilgilerle yanıltmaya sevk etmektedir. Bilim adına söz aldığını iddia eden burjuva araştırmacılar, yaşanan doğa yıkımı karşısında doğal bir dönüşüm yaşanıyormuş gibi “Antroposen Çağı” tanımlamaları yapmaktadır. Dünyanın kapitalizmin bizzat etkisiyle yine sürüklendiği ekolojik yıkım; sıradan insanların tümünü içine alacak şekilde, gündelik yaşam pratiklerinin bir sonucu olarak açıklanmaktadır. Buna da “Antroposen Çağ” diyerek, kapitalist üretim ilişkisi gizlenmektedir. Kapitalizmin sorumluluğunu gizlemek ve tüm insanları suçlu olarak ifade eden bu yaklaşımın, kabul edilir bilimsel bir gerçekliği yoktur. Paranın satın aldığı bilim, halkın, doğanın yararına hizmet etmez. Doğanın yıkımının iklimsel krizlerin nedeni kapitalizmin doğası gereği doymak bilmez sömürüsüdür. Emekçi halk kitleleri kapitalist sistemin onlara çizdiği çerçevede bir yaşam mücadelesi verirken, sorumluluk nasıl onlara yüklenebilir? He keza, yaşanan yıkımında tek tek bireylerin çabasıyla değil de, kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasıyla sağlanacağı da bir gerçektir.
Doğal güzellikleriyle dillerden düşmeyen vadilerimiz, ormanlarımız, göl ve nehirlerimiz tek bir imzayla sermayenin sofrasına sunulmaktadır. 4,5 milyon yıllık bir dönüşümün ürünü doğa, günler, haftalar içinde bir daha dönüşü olmayacak güzellikliğini, verimini, değerini yitirir. Tarım alanları, zeytinlikler, incir, bahçeleri, meralar, ormanlık yaşam alanları yarın hiç ihtiyaç duyulmayacakmış gibi yok edilir. Bu yıkıma, talana karşı direnen, doğasına sahip çıkan yurtsever emekçi halkımız devletin kolluk gücü, jandarma ve polisin baskısı sonucu acımasız müdahaleleriyle karşı karşıya kalır. Kiminin atasından kalan, onlarca yıllık tarlası, zeytinliği, kiminin hayvanlarını otlattığı köylünün ortak malı merası, tarlasını sulamada kullandığı nehirde akan suyla yaşamlarını sürdürebilmeleri gözetilmeden, kâr elde etme aracına dönüştürülecek sermaye tarafından gasp edilir. Yaşam alanlarımız; toprağımız, suyumuz ve havamız zehirlenir, geride yıkım kalır.
Lenin yoldaş, “toprakta özel mülkiyet, sermayenin özgür faaliyeti için engeldir” diye belirtirken, burjuva demokrasisinin temelini oluşturan özel mülkiyetin yada kırsal yaşamdaki anlamıyla toprak sahipliğinin, kapitalist işletmelerin daha kârlı faaliyetleri karşısında değersiz olduğunu yaşadığımız coğrafyada görmekteyiz. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da burjuva demokrasisi sistemsel olarak hakim olmasa da, kırıntılar halinde görülen tek tek örneklerde “acele kamulaştırma”, “afet riski” denilerek gasp edilen tarlamız, bağımız, bahçemiz ve evlerimizden sermayenin zenginleşme istemi karşısında değeri olmadığını da gösterir. Burjuvazinin kârının karşısında bırakalım özel mülkiyeti, korunması gereken doğa harikası güzellikler kâğıt parçasına atılan bir imzadan ibaret görülerek sermayeye peşkeş çekilir. Özel mülkiyet sadece egemen komprador burjuva için bakidir.
Sermayenin Zenginleşme Hırsının Yeni Adı: Madencilik
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın çok geniş bir bölümü madencilik, enerji ve turizm işletmelerinin kârını artırmak adına devlet tarafından şirketlere sunulmuştur. Yüzölçümünün %60’ına varan boyutta alanda bu işletmelere faaliyet izni verilmiştir. “Özelleştirmeler” ile satılmadık devlet işletmesi bırakmayan devlet, şimdi de toprağı sermaye pençesine terk etmektedir. Sadece madencilik işletmeleri için 2004–2022 yılları arası verilen ruhsat izni 47 bin 658 iken aynı dönem içerisinde JES, HES, kömürlü termik santral işletmeleri için 137 bin hektar ormanlık alan peşkeş çekilmiştir. Ayrıca sadece son on yıllık süre içinde madencilik, turizm ve enerji işletmelerine 59 bin 658 ruhsat izi verilmiş ve bunun sonucunda 385 bin 587 hektar ormanlık alanın yok edilmesine göz yumulmuştur.
Bu işletmelerin çevreye verebileceği zararı önceden tespit etmek amacıyla Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporları hazırlanmaktadır. Ancak bu raporların da göstermelik olduğunu gösteren pek çok örnek yaşanmıştır. ÇED raporu ile kez Şubat 1997 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren içeriği 16 kez kısmi ve 6 kez de tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Sermayenin zenginleşmesi önünde hukuki engellerin olamayacağını, ÇED uygulamalarının içeriğinde tekrar tekrar gerçekleşen değişimlerle görmek mümkündür. Bu değişimler işletmelerin yararına gerçekleşmektedir. Son olarak Temmuz 2022’de yapılan değişiklikle, işletmelerin çevreye verebileceği zarar daha da daraltılarak, faaliyet alanıyla sınırlı bir değerlendirme yapılması, düzenlenmiştir. İşletme alanıyla doğrudan yada dolaylı şekilde bağlantısı olabilecek su, tarım alanları vd’leri ÇED kapsamının dışına alınmıştır. Örneğin her hangi bir bölgede yapılacak maden çalışmasında, bölgeye yakın nehir vasıtasıyla zehrin, kirliliğin kilometrelerce daha uzak alanlara taşıması riski ÇED kapsamının dışında tutuldu.
Birbiriyle etkileşim halinde bütünlük oluşturan doğal yaşam parçalarını, izole yapılarmış gibi ayırarak yapılan risk değerlendirmeleri, zaman içinde geri dönüşü olmayan yıkımla ortaya çıkıyor. Toprak zehirleniyor ve bitki yetiştirilemiyor, su zehirleniyor ve balıklar ölüyor, hava zehirleniyor ve bölgede yaşayan halk akciğer gibi hastalıklarla kanser hastalıklarıyla boğuşuyor. Doğanın dengesinin bozulmasıyla gelen bu sonuçların, sermaye için önemli olmadığını, dizginsiz bir şekilde faaliyetlerine devam ettirmelerinden görülmektedir.
Yakın zamanda yaşanan bir örnekle açıklamak istiyoruz. Erzincan İliç’te kamera görüntüleriyle tespit edilen bir olay yaşandı. Bu bölgede altın madeni işleten firmanın, çalışmalarında kullandığı siyanürlü atık su havuzundan, yağışlı bir hava sonrası taşarak Muırat Nehri’ne karıştı. Gerçekleşen bu karışımın ardından devlet, tepkileri tolere etmek adına şirkete uyguladığı sözde yaptırım ise, doğayı zehirlemelerine teşvik niteliğindedir. Siyanür, dünyada en zehirli maddelerden biridir. Altın madeni aramalarında işlemi daha fazla hızlandırmak için kullanılır. Ancak çoğu maden arama sırasında olduğu üzere tatlı suya da ihtiyaç vardır. Bu nedenle maden aramalarının olmazsa olmazı sudur. Bu ihtiyaçtan dolayı maden aramalarında su kaynakları, nehirler ve yer altı suları kullanılır. Sadece madenin tespit edilmesi o alanda işletme için yeterli değildir, ayrıca su alanlarının da bölgede bulunması gerekir. Bu durum bölgede aynı suyun tekrar tekrar kullanılmasıyla canlı yaşam için risk oluşturur. Ancak kapitalizmin zenginleşmesinin yanında canlı yaşamın zehirlenme riskinin lafı bile edilmez. Böylece kapatılan işletmenin yeniden açılmasıyla birlikte canlı yaşamın zehirlenme riskinin devam ettiği gözlemlenir. Siyanür maden üzerindeki ayrıştırıcı kimyasal tamamlandıktan sonra atık su havuzlarına biriktirilir. Bu havuzlarda biriken suyun doğaya karışmaması için ne kadar önlem alınırsa alınsın, olası bir sızıntıda yaşanan olaydan da görüleceği üzere imkânsızdır. Murat Nehri’ne 250 metre mesafede faaliyetlerini yürüten İliç Çöpler köyü siyanürlü altın madeni işletmesi, nehir yakınlığı sebebiyle büyük bir risk oluşturmaktadır. Altın aramalarının bu mesafede siyanürle aranıyor olması bile başlı başına doğal yaşam için risktir. Yağışlar nedeniyle havuzlara taşan siyanürlü suyun nehre karışması önlense de, -ki zeminde muşamba benzeri örtü olmasına rağmen- topraktaki sızıntı ile zamanla suya ulaşması mümkündür. Ayrıca rüzgârla ya da havadan buharlaşarak doğaya karışabilir. Altın araması gerçekleştiren Kanada merkezli Anagold şirketi işlettiği işletmenin aldığı ceza 16 milyon TL (1 milyon dolar) gibi komik, umursamaz bir cezadır. Faaliyetlerine sona erdirilmesi gerekirken, sadece para cezasıyla sınırlı kalmıştır. İşletmeyi gerçekleştiren şirketin aynı madende 2021 yılında elde ettiği kârın parasal karşılığı 590 milyon dolardır. Yani cezanın neredeyse 600 katı bir kazanç söz konusudur. Bu kadar az bir para cezasının şirket için caydırıcı olmadığı, bir nevi sus payı, görmezden gelme rüşveti olarak da değerlendirilebileceği ortadadır. Ödediği paranın doğada yaşanan tahribatı gidermek için kullanılmayacağı da gerçektir. Nitekim çalışma alanında genişletilerek faaliyetlerine devam etmektedir. Murat Nehri pekçok şehri geride bırakarak barajla buluşur. Bunların hiç ama hiç önemi olmadığı anlaşılmaktadır. ÇED raporlarının göstermelik olduğunu, sadece 2022 yılı içindeki sonuçlarla görebiliriz. İncelemek üzere hazırlanan ÇED raporlarının 2022’de 4176 projelerin 463’üne ÇED olumlu, 41 projeye ÇED olumsuz kararı verilmiştir. Toplam proje sayısı da önceki yıla göre 836 artmıştır. ÇED süreçlerindeki ciddiyetsizlik şirketleri daha fazla maden ruhsatı almaya itmiştir.
Son yılların önde gelen sektörlerinden olan madencilik, komprador burjuvazinin yeni zenginleşme alanıdır. Burjuvazinin önde gelen temsilcisi holdingler, faaliyetlerini bu alana yoğun şekilde kaydırmıştır. Gerici burjuva muhalefeti “Millet İttifakı” yapısının daha fazla öne çıkardığı Cengiz, Limak, Kolin, IC İçtaş vs.nin de ötesinde bir yoğunlaşma söz konusudur. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Zorlu, Anadolu, Doğuş ve diğerleri ismini sıkça duyduğumuz komprador burjuvazinin temsilcisi holdingler esas aslan payını almaktadır. İrili ufaklı yüzlerce küçük alt taşeron işletmelerin dışında yer alan bu holdingler madencilik sektörünün yüzde 90’ını elinde bulundurmaktadır. Örneğin Sivas Kangal ilçesinde, bölge halkının en başından beri tepkiyle yaklaştığı Bakırtepe’de faaliyetlerini yürüten Demir Export Madencilik taşeronluğunda Koç holdingin gerçekleştirdiği altın arama faaliyetini ekleyebiliriz. Tabi hepsinin bağlı olduğu emperyalist maden işletmelerini de sofraya dahil etmeliyiz. Çıkarılan madeni ürünlerin esası ihraç edilmektedir. Buda tekelci burjuvazinin, işbirlikçi burjuvaziyi ne derece kendine bağladığını ve ondan bağımsız herhangi bir sektörde gelişmenin olanaksız olduğunu da gösteriyor.
Uluslararası tekellerin merkezini oluşturan devletlerin hakim olduğu coğrafyada doğanın zarar görmemesi için uygun tekniklerle maden aranırken yada aramaya gerek bile duyulmazken yarı-sömürge bağımlı ülkelerdeyse hoyratça bir madencilik anlayışı söz konusudur. Örneğin, 2 bin 456 ton altın rezerviyle dünyada bu alanda 4. sırada yer alan Fransa’nın, ülke içinde bir tane dahi altın madeni işletmesi bulunmuyor. Bu duruma karşın maden işletmesinin esasını Afrika kıtasının ezilen ülkelerine sevketmiştir. Ezilen ülkelerde maden şirketlerinin ihtiyaç duyduğu ucuz iş gücü ve doğayı sınırsız yıkıma uğratmadaki serbestlik, tekelci maden işletmelerini bu ülkelere iter. Her ne kadar Fransa, Afrika’yı bir uçtan diğer uca maden işletmeleri ir kuşatsa da, Türkiye ve K. Kürdistan’da ön plana çıkan uluslararası tekeller ABD ve Kanadalı şirketlerdir. Fransız tekellerinden eksik kalmayacak şekilde Türkiye ve K.Kürdistan’ı talan edip kirletmektedirler.
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da madencilik alanındaki yoğunlaşmayı gazeteci Bahadır Özgür’ün araştırmaları da ortaya koymaktadır. Buna göre, “madencilik son 5 yılda 4 kat büyümüş; net satışlar 7 kat artarak 45 milyar TL seviyesine, ihracat ise 6 kat artışa ulaşmıştır. %45 faaliyet kârlılığı ile tüm sektörlerin üzerine çıktı.” Ayrıca sadece 2024 yılında maden işletmelerinin kazancı 59,2 milyar TL olmuştur. Ancak bu kazançtan devlete aktarılan pay yalnızca 1,9 milyar TL’dir. Yani toplam kazancın sadece %3,2’si kamuya aktarılmıştır. Geri kalan ise uluslararası tekeller ve işbirlikçi Türk burjuvazisine gitmiştir.
Maden işletmeleri yalnızca ekonomik kazanç değil; işçi sağlığı ve yaşamı açısından da ciddi sorunlar barındırmaktadır. Türk devletinin 100 yılı içerisinde madencilik faaliyetlerinde ölümlerin üçte ikisi AKP hükümetleri döneminde gerçekleşmiştir. Ölüm oranlarındaki artış sadece madencilikle sınırlı değil. Ancak emek gücünün ne kadar değersizleştiğini ölüm oranlarındaki artış göstermektedir.
Maden işletmelerinin faaliyetlerini meşrulaştırma, bölge halkının tepkisini minimize etme arayışlarının başında, bölge halkına iş olanağı sağlamasıdır. Marx’ın ifade ettiği üzere, “Kapitalist kazanınca işçinin de kazanması gerekmez, ama kapitalist kaybedince işçi zorunlulukla kaybeder.” (1844 El Yazmaları- Sayfa: 14) gerekliği Türkiye ve Kuzey Kürdistan maden işletmelerinde çalışan işçilerin durumunu özetler. Kapitalistler kazanıyor bu bir gerçek ama işçi sınıfı kaybettiği için kazanıyor. Bölgede bu işletmelerin varlığı uzun dönemli değilken, tahribatı yılları buluyor. Madencilik faaliyetleri, yalnızca işçi sağlığını değil, bölge halkının yaşam alanlarını ve ekosistemi de tehdit etmektedir. Maden sahalarının açılmasıyla birlikte tarım alanları zarar görmekte, su kaynakları kirlenmekte, ormanlar yok edilmektedir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan maden işletmelerinde çalışan işçilerin çalışma koşulları oldukça ağırdır. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve güvencesiz istihdam yaygındır. İşletmeler, maden rezervleri tükendikten sonra bölgeyi terk etmekte; geride yoksullaşmış bir halk ve tahrip edilmiş bir doğa bırakmaktadır. İşletme bölgedeki rezervleri tüketip çıktığında, bölgenin çok az çalışan nüfusu da işsiz kalır. Ellerinde ne tarım yapabilecekleri tarlaları ne de hayvan otlatacakları meraları kalmıştır. Yaşanabilecek yıkımı önceden görebilecek ve buna uygun örgütlü karşı mücadeleyi geliştirecek bilinçli ve kurumsal hareket olmadığı için, süreç başladığı gibi emekçilerin aleyhine sona erer.
AKP hükümetleri döneminde uygulanan neoliberal politikalar, özelleştirmeleri hızlandırmış; devletin maden sektöründeki rolü azaltılmıştır. Kamuya ait işletmeler özelleştirilmiş, çok uluslu şirketlere ve yerli sermaye gruplarına devredilmiştir. Bu süreçte sendikal örgütlenme baskı altına alınmış; işçilerin örgütlenme hakları fiilen engellenmiştir. 2003 yılında yapılan bir araştırmaya göre, maden sektöründe çalışan işçilerin 121 bin 124 işçinin 81 bin 164’ü çeşitli sendikalarda örgütlüdür. Yani %65’i sendikalıdır. 2013 sonrası dönemde yapılan bir başka araştırmaya göre ise maden işçilerinin %89’u güvencesiz çalışmaktadır. 2019 yılı itibarıyla sendikalı işçi sayısı 195 binden 36 bin 555’e düşmüştür. Denetimden uzak ve kayıt dışı çalışan maden işletmelerinde çalışan işçi sayısı ise 222 bin 672’ye ulaşmıştır. Buna rağmen örgütlü işçi sayısı 41 bin 836’da kalmıştır. 2003 yılında yüzde 65 olan örgütlü işçi oranı, 20 yıl sonra %18’e düşmüştür. Bu oran Türkiye ve K. Kürdistan işçi sınıfının da mevcut örgütlülüğün de izdüşümüdür. Örgütlülüğün gerilediği geçen zaman içinde Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı tarihinin en yoğun şeklinde işçi katliamlarının madenlerde olduğu tarihsel kesit olmuştur. Geçen süre zarfında 10 büyük maden göçüğünde en az 471 işçi yaşamını yitirmiştir. Kötü, güvencesiz ağır çalışma şartlarının en ağır sonuçlarıyla yüzleşilmiş olunsa da, burjuvazinin planları çerçevesinde örgütsüzlük artmıştır.
Devam edecek…
