SERMAYENİN PENÇESİNDEN DOĞAYI ÇEKİP ÇIKARALIM (2)

D3B47D33-B3FA-4852-BF9C-F943CCAA1E8A

Katledilen Ormanların Ardında Gizlenen Burjuvazinin Zenginleşmesi

Madencilik ile enerji sektöründeki faaliyetlerin gelişmesi hammadde ihtiyacı ile artan enerji ihtiyacına bağlıdır. Bu durumu gözardı etmemekle birlikte, bir diğer neden de burjuvazinin zenginleşme hırsıdır. Altın madeni arama çalışmaları ve ihtiyacın üzerinde elektrik üretme çalışmaları bu sistemin bir göstergesidir. Devletin sağladığı ayrıcalıklar ve teşviklerle işletmelerin faaliyetleri kazanç üzerine kuruludur. Kâr getirmeyen hiç bir sektöre  kapitalizm yönelmez. Bu kârı arttırmaya yönelik devletin ciddi bir çabası vardır. Devletin maden, enerji ve turizm işletmelerine sağladığı “teşvik” adı altında da yaşanan peşkeş ve ayrıcalıklar arasında; vergiden muafiyet, saha gideri temininden muafiyet, altyapı (enerji, su, yol vb.) ihtiyaçların devlet tarafından karşılanması, ucuz ve uzun vadeli devlet bankalarından sağlanan krediler  ve İşletme faaliyetlerine karşı gerçekleşen halk tepkisine karşı devletin tüm kurumlarıyla müdahil olması vb. güvenceler işletme faaliyetlerini arttırır. Hep tanık okunduğu gibi, Akbelen Ormanları kıyımına karşı halkın tepkisini, jandarmanın sert müdahalesiyle püskürtme çabası belirttiğimiz güvencenin tezahürüdür. Belirttiğimiz üzere sermaye birikimiyle işletmelerin tahakkümünün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın pek çok bölgesinde yaşanan benzer uygulamalara karşı gösterilen halkın tepkisine, direniş biçimine rağmen sürekli biçimde bu şekilde yaklaşan devlet, kurumlarıyla kimin tarafında yer aldığını da ilan etmektedir.

Bu işletmelerin faaliyetleri sürdürülebilir olmayan ve kullanılan hammaddenin bölgede tükenmesine kadar devam eder. Bu işletmeler kendilerine ne kadar övgüler dizse de, basın ilanları verse de, katma değer güzellemeleri de yapsalar, asıl olan gerçek doğayı tükettiği oranda zenginleşmeleridir. Sadece Akbelen Ormanları üzerinden bakıldığında bu gerçek su yüzüne çıkar. Devletin 2022 yılı elektrik üretimi 326 milyar kWh’tir. Akbelen Ormanlarını katleden YK Termik santralinin üretimi ise 7,2 milyar kWh ile toplamın yaklaşık %2,1’dir. Hedeflenen yeni linyit rezervi alanı da 2 yıllık bir hammadde rezervine sahiptir. 2 yılda yalnızca %2,1’lik elektrik üretimi için Akbelen yok ediliyor. Geriye kalan geri dönüşü olmayan katledilmiş bir doğadır. Bu duruma karşın Türkiye’de bilindiği üzere elektrik üretimi kullanım ihtiyacının üzerinde üretilmektedir. Buna rağmen Akbelen Ormanlarını katleden termik santralin faaliyetini olmazsa olmaz zorunluluk olarak göstermek, doğa düşmanı zenginleşme hırsından başka bir anlama gelmez.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ormanları sermayeye peşkeş çekmenin yöntemlerden biri de yangınlardır. Orman yangınları, geçmişte de farklı amaçlarla devlet tarafından sıklıkla gerçekleştirildi. Özellikle Kürdistan’da ulusal ve sınıfsal devrimci gerilla mücadelesini geriletmek adına ormanlar sıklıkla yakılmıştır. Bugün ise bu yangınlar azalmakla beraber rastlantı değildir. Farklı bir amaçla bu orman yangınları Türkiye’nin kıyı şeridini içine almıştır.. Yangın felaketin başlangıç adımıdır. Haftalarca süren yangınlara devletin yetersiz müdahalesi yanan alanın genişlemesine neden olmuştur. Şatafata, bürokratların yüklü ve çoklu maaşlarına para ayıran devlet, yangınlara müdahalede kullanılacak araçları temin etmede eli kolu bağlı kalır. 

Coğrafyamızda yoğun şekilde var olan orman örtüsü popülasyonun yanısıra sıklıkla bu alanda gerçekleşen yangınlara rağmen bu alanlarda gerçekleşen yangınları , söndürmek için gerekli araçların yetersizliği gibi nedenler de bilinçli bir uygulamadır. Yine Kuzey Kürdistan’da devletin bilinçli ya da tedbirsizlik sonucu çıkardığı yangınlardan diğer yangınlara gösterilen ilgisizlik, halkın kendi çabasıyla müdahalesini engelleme gibi uygulamalar sicili kabarık devleti tanımamız için yeterli verilerdir. 90’lı yıllarda Kürdistan’da çeşitli kentlere bağlı köylerde ormanları göz göre göre neden yakıldıysa, şimdi de aynı amaç için kıyı ormanları yakılmaktadır; devletin varlığını sürdürmek ve sermayenin sömürüsünün devamıdır. Fail olarak önümüze getirilen ve anlamsız nedenleri bahane olarak öne sürdürülen bireylerin ormanları yaktığı iddiaları halkı yanıltmaya yöneliktir.

Orman arazisi pek çok sektörün faaliyeti ve elde edeceği kazançlar için biçilmiş kaftan olarak görülmektedir. Özellikle son yılların gözde sektörleri; madencilik, enerji, turizm işletmeleri için bu geçerlidir. Orman konunu nedeniyle faaliyetlerini özgürce yürütemeyen işletmeler, çeşitli yasaları faaliyetlerini kolaylaştırılmak için düzenleyerek orman yangınlarını fırsata çevirmektedirler. Yangınlar sonucu ormanın vasfını yitirildiği öne sürülerek, araziler rant alanına çevrilmekte. Birbiriyle bir bütün oluşturan ormanlık araziler, yangınlarla küçük küçük parçalara bilinçli şekilde ayrılarak, sermayeye lokma olmaktadır. 

TEMA Vakfı’nın araştırmasına göre 24 kentte yaklaşık 20 bin maden ruhsatı verilmiştir. Bu ruhsat alanları, içinde bulundukları kentin ortalama yüzde 63’ünü kapsamaktadır. Doğal yaşam alanlarının, tarım alanlarının vs. içinde olduğu alanlara madencilik ruhsatı verilmiştir. Bu ruhsat alanlarının yüzde 58’ini ormanlık alan oluşturmaktadır. Yeşile  bu derece düşman bir sistem emekçilerim hayatını ne derece gözetebilir. Yaşamı savunmak öncelikle doğayı korumakla başlar. Üretim faaliyetlerimiz onu yok ederek, zehirleyerek verimlilik kazanmaz. Verimlilik doğayı katlederek hammaddeye daha çabuk ulaşmak ve daha fazla üretmek değildir. Verimlilik ihtiyaçlar oranında doğaya geri dönüşümü mümkün en az zararı vererek üretim gerçekleştirmektir. Doğa insanın sağlığını, hammaddeyi, hastalığı, güç kaynağı üretimini de etkileyen öğedir. Onun üzerinde gerçekleştirilen her bir faaliyet insanı da etkiler. Ancak görüldüğü üzere akciğerlerimiz diye yere göğe sığdıramadığımız ormanlar, besin kaynağı tarım alanlarının yüzde 60’ına maden izni verilmiştir. Bizden sonrası tufan derecesine yağma gerçekleşmektedir. Ayrıca TEMA vakfının işaret ettiği ruhsat izinlerinin yüzde 51’inin korunması gereken Milli Park alanları olması önemli bir sorundur. Devletin yasal mevzuatı gereğince koruma altına aldığı yerler doğal yaşam alanları, endemik bitki ve hayvan alanlarını koruyan yasalar bir ironi çerçevesinde sermayeye peşkeş çekilir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da pek çok “Milli Park” alanı tehdit altında ya da bu tehdit fiiliyatta gerçekleşmektedir. En son Bursa Uludağ Milli Park alanı üzerindeki koruma kalkanı da kaldırıldı. Bu kalkan Dersim Munzur Vadisi Milli Parkı için de aynı süreçte kaldırılmaktadır. Bu çerçevede baraj ve HES inşaatlarıyla başlatılan Munzur Vadisi yıkımı, madenciliğe verilen ruhsatlarla sona erdirilmek isteniyor. Madencilik faaliyetleri için bölgenin yüzde 52’sine ruhsat verilmiştir. Bu izinlerin ardından bir kısım işletme faaliyetlerini yürütürken, diğer bir kısmı halkın tepkisini minimize edecek planlar yürüterek faaliyetler için zemin hazırlıyor. Kanada merkezli bir tekel şirketinin işbirlikçi sermayelerle yürüttüğü bu planlar dahilinde, maden sahası içine giren köyler tek tek dolaşılarak, buralarda yaşayan halk Kanada’ya yerleştirilme vaadiyle kandırılarak, arazisine el konulmaya çalışılıyor. Bu planlardan sadece biridir. Dersim halkı direngendir, geçmişi sağlam köklere dayanır. Bu belayı da başından atacak, yaşam alanlarını sonuna kadar koruyacak kudrete sahiptir.

Pek çok kentte doğal yaşam alanları Dersim’de yaşananları yaşadı ve yaşıyor. Orman yangınlarıyla da en fazla yüz yüze kalan kentlerden olan Dersim, tekrar tekrar ormanların yeşertmesini bilmiştir. Bu durum halkın bilinçlenmesinin de bir aşamasıdır. Doğaya yabancılaşma ne derece önlenirse ona sahip çıkmakta o derece mümkün oluyor. Ancak nüfusun esasının kent merkezlerinde toplandığı bir ülkede, doğaya yabancılaşmanın az olduğunu ifade etmek olanaksız. Bunun yansıması da doğa katliamlarına karşı gösterilen yetersiz tepkiler yada tepkisizlik oluyor. Bölge halkıyla sınırlı bir tepkisellik yeterli olmamaktadır. Son yıllarda sıklıkla karşı karşıya kaldığımız orman yangınları geniş bir tepkisellik yaratsa da sönümlendi. Orman yangınlarının gerçekleştiği alanın muazzam boyuta olması, gözlerin kapanmasına el vermemesi bunda etkili oldu. Ancak doğaya yabancılaşmayı kıracak boyuta erişmemiştir. Bunun sadece orman yangınlarıyla sınırlı bir tepkiselliğe sıkıştırılmadan, doğanın bir bütün kapitalist yıkım karşısında sahiplenilmesi gerekiyor. Üretim sürecinde üretilen nesneye ve kendisine dair doğan emekçilerin yabancılaşması , doğaya yabancılaşmasıyla el ele ilerleyerek gidiyor.

2004–2020 yılları arasında 496 bin 364 hektar ormanlık arazi sermayeye ya yangınlar sonrası ya da “2B yasası”  gibi yasalarla peşkeş çekilmiştir. Bu alan Sakarya büyüklüğünde bir yüzey ölçüsüne denk gelir. Ormanlar birbiriyle de bağlantılı iki şekilde tehdit altındadır. 1. Yangınlar, 2. Maden, turizm ve enerji işletmeleri vasıtasıyla. Yangınlarda zarar gören alanlar kendi başına bile bırakılsa tekrar boy verir; ancak işletmeler tarafından verilen zararın geri dönüşü mümkün değildir. 

Maden İşletmeleri Derneği’nin ifade ettiği; “faaliyetlerimiz sona erdikten sonra bölgeyi rehabilite ediyoruz” açıklaması halkı kandırmak içindir. Bu işletmeler doğanın yapısına geri dönüşü olmayacak zararlar vermektedir. Buna rağmen faaliyetler sürdürülmektedir. 

Son yıllarda artarak kullanılan bir durumda, orman yangınlarını fırsata çevrilerek şirketlere arazi tahsis edilmesidir. Sadece 2022 yılı içerisinde 12 bin 797 hektar orman arazisi kül oldu. Ancak büyük resmin yanında bunun görmezden gelinmesi de mümkündür. Emekçi halk orman yangınlarıyla mücadele ederken, 

ormancılık faaliyetleri dışında kalan işletmeler; maden, terzim ve enerji faaliyetlerine tahsis edilen orman arazisinin 20 bin 615 hektar araziye ulaştığını geçte olsa farkediyoruz. Birileri ön kapıda ormanları yakarken, arka kapıda bu alanların geri dönüşü olmayacak şekilde peşkeşi için anlamalar yapılıyor. Böylece resmi verilere göre her iki nedene bağlı olarak toplamda 33 bin 414 hektar orman arazisi yok olmuştur.

Son 10 yıl göz önüne alındığında yaşanan yıkım daha anlaşılır olabilir. Yaşanan yangınların “İklim Değişikliği”, kaynaklı kendiliğinden artan sıcaklık kaynaklı mı? Yoksa bilinçli bir icraat mı olduğu görülür. 2009–2020 yılları arasında 80 bin hektar ormanlık arazi yanarken, sadece 2021 yılında 140 bin hektar ormanlık alan kül oldu. Hatırlanacaktır; canlı olarak televizyon ekranlarından Akdeniz sahil şeridini kaplayan ormanların devletin yetersiz müdahalesiyle de kül oluşu izlendi. Bu yetmezmiş gibi yangına müdahale eden yurtsever halk engellemmiş bu da burjuva siyaset arasındaki rekabete malzeme esilmişti. “İklim Değişikliği”ne bağlanan yangınlar tam olarak 2020 yılı sonrasını beklemiş olmalı ki, yanan alan çok daha geniş olmuştur. Yanan ormanlık alan için ayrı bir gelişme ise, maden ve turizm işletmelerinin de hedefinde olmasıdır. açıklamaya neden ise turizm işletmelerinin de hedefinde olmasıdır. Bu ilginçlik, yangınlara ilk müdahalede devletin en ketum haliyle de birleşince yangınlara göz yumulduğu açığa çıkmıştır. Ayrıca o günlerde ormanlar kavrulurken, 2023 Temmuz ayında daha fazla gündeme gelen Akbelen ormanlarının kesimi, yangından mal kaçırırcasına kesilmeye kalkışılmıştır. O gün halkın tepkisinin boyutu nedeniyle Akbelen’i kesemeyenler, 2023 Temmuz–Ağustos arası yarım kalan faaliyetlerini yangınlardan faydalanarak direnişin gölgesinde gerçekleştirilmiştir.

Ormanlar sadece turizm, maden, enerji işletmeleri için kazanç kapısı araziler üstünde değildir. Türkiye kapitalizminin son yıllarda yükselen bir diğer yıldızı mobilya-dekorasyon üretimidir. Bu sektör uzun yıllardır önemli bir etkinliğe sahiptir. MASKO ve MODOKO gibi önemli işletme sanayi sitelerinin inşasına yol açacak kadar büyüktür. Genç nüfusun da katılımıyla bu sektör daha da büyümüştür. Son yıllarda bu sektördeki artış mobilya-dekorasyon işletmelerinde Avrupa’da 1., dünyada ise 3. sıraya kadar yükselen bir kapasite oluşturmuştur. Bu yükselişin bedeli yine bu alanlarda gerçekleşen ormansızlaşma ve doğaya verilen tahribatla ödenmektedir.Sonuç olarak bu sektörde faaliyet gösteren şirketlerin orman varlıklarını ortadan kaldırarak artan kâr elde etmesi söz konusudur. Bu durumla bağlantılı olarak, Fethullahçı kliğin darbe girişimi sonrası bu kliğin ilişkisi olan Boydak Holding’e ait mobilya markalarına da devlet el koymuştur. Faaliyetlerine aynı performansla devam eden işletmeler, farklı kapitalistleri zenginleştirmektedir.

Diğer bir faaliyet-işletme de tomruk ve kereste üretimidir. 2021 yılındaki yangınlar sürecinde rekor düzeyde ihracat gerçekleşmiştir. Bu ürünler inşaat başta olmak üzere çok çeşitli ürünleriyle hammadde olarak kullanılmaktadır. 2015 yılında 40 bin ton olan tomruk ve kereste ihracatı, 2021’e gelindiğinde 354 bin ton olarak gerçekleşmiştir. 9 kata ulaşan muazzam bir artış maden, turizm ve enerji işletmeleri dışında karşımıza çıkıyor. Artan bu üretim ithalatı da düşürmüş, 2015 yılında 1,4 milyon ton olan ithalat 316 bin tona kadar düşmüştür. Bu sektörün faaliyetlerindeki gelişme bir gerçek, ancak uzun dönemli, sürdürülebilir nitelikte olmayışı da çalışan emekçiler için sorunlu bir durumdur.

Şimdi çok daha gerilerden başlayarak ormancılık faaliyetleri ve orman dışında kalan onu da ilgilendiren faaliyetlere göz atarak bugüne nasıl gelindiğine bakalım. Türk devletinin geride kalan 100 yılında, ormancılık dışı faaliyetler için şirketlere tahsis edilen ormanlık arazi 811 bin 356 hektara ulaşmıştır. Bu miktar tüm ormanların yaklaşık %3,5’ine denk gelmektedir. Orman yangınlarıyla zarar gören alanların dört katı işletmelere tahsis edilmiştir. Ormanların yok oluşu, dünyayı ve ülkeyi etkisi altına alan salgın hastalıklara da davetiyedir. 

Ormansızlaşma faaliyetleri bu vb. pek çok etkiye rağmen dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’da gerçekleştirilir. Bolsanaro yönetiminde Brezilya hükümeti, milimetrik hesaplarla Amazon ormanlarında gerçekleştirdiği önce yangın ve daha sonraki kesimlerde Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da olduğu üzere kapitalizmin acımasızlığını gözler önüne sermektedir. Doğaya verilen zarar, günü gününe olmasa da, zaman içinde çok derin etkilerle açığa çıkar. Ormansızlaşan yaşam alanları daha önce buraları yaşam alanlarına dönüştüren canlıları, dönüşüme uğratarak insanlarla iç içe yaşama itiyor. Türlerin çeşitliliği yok olurken insanlarla yaşamak zorunda kalan canlılar ortaya çıkar. Bu durumda beslenme alışkanlıkları değişir; sivrisinekler gibi uçan böcekler vasıtasıyla salgın hastalıklar taşınır. Bu canlılar insan hastalıklarına neden olan taşıyıcılar hâline gelir. Bu salgınların sorumluluğunu doğaya yüklemek yerine, kapitalizmin bu canlıların yaşam alanlarını ortadan kaldıran politikalarını sorgulamak gerekmektedir. Aksi takdirde salgın hastalıklar hayatımızın parçası olmayı sürdürecektir.

811 bin 356 hektar arazinin uzun bir dönem zarfında işletmelere tahsis edildiği belirttik. Bazı dönemler bugün olduğu üzere yoğunlaşmıştır. Bu benzerliğin nedeni de kapitalizmin olağan krizi ve artan hammadde ihtiyacını gidermek içindir. Bu dönem bir avuç burjuva sınıf aşırı zenginleşirken, yoksul emekçiler daha da mülksüzleşerek yoksullaşır. II. Emperyalist Dünya Savaşı sonrası Türk devleti başta olmak üzere yarı-sömürge ve bağımlı devletlerle yıkıma uğrayan Batı Avrupa devletlerine ABD tarafından “Marshall yardımı” çerçevesinde parasal ve araçsal destekler yapılarak ilişkiler derinleştirilmiştir. “Marshall Programı” sadece parasal bir aktarımı içermiyor, tarımsal üretime öncelik veren bizimki gibi ülkelere traktör vb. makineler hibe edilerek üretimin artırılması hedefleniyordu. Bu da Batı Avrupa devletlerinin acil olarak ihtiyaç duyduğu besini temin etmeye yöneliktir. Bu da karşılanmıştır. Ancak bu traktörler ABD’nin kullandığı eski tanklardan bozma, toprağın yapısını bozan, derinliği zedeleyen araçlar olduğu için erozyona neden olan özellik taşıyordu. Bunun da zamanla toprakta çölleşmeye neden olduğu görülerek kullanılmayacaktı. Bu dönem tarımsal üretim için yeni alanlar açılmıştır. Bu çerçevede 1950-1960 arası dönemde çayır ve meraların yanı sıra bazı ormanlık alanlar tarıma açıldı. (Oya Köymen -Silier-, Kapitalizm ve Köylülük s.78 Yordam Kitap). Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da tarımsal üretimi bir süre artıran bu yönelimin ardından kazanan, yarı-sömürge ilişkileri derinleştiren ABD emperyalizmi ve işbirlikçi toprak ağaları oluyordu. Üretim muazzam boyutlarda artmasına rağmen yoksul köylünün kazancı düşüktü. Toprak sahiplerinin daha fazla kazandığı bir düzende, köylülere büyük kentlere göç etmekten başka yol kalmıyordu. Sadece Türkiye’nin büyük kentlerine değil, Almanya gibi Batı Avrupa’ya kadar uzanan iş gücü ihtiyacına yönelik bir göç başlıyordu. Bugün ise ormanlar, meralar vs. tarımsal üretimin arttırılması için değil, maden, turizm ve enerji işletmeleri faaliyetleriyle tarım yıkıma uğratılmaktadır. Geçmişte toprak ağaları lehine daha fazla gelişen rantiye kazancı, bugün tarım dışı kapitalist işletmeler lehine ormanlar, meralar, toprak rant kapısı olmakta. Batı Avrupa’da burjuva demokrasisinin hakimiyetiyle kapitalist gelişmeye paralel tarımsal üretimde de kapitalist modernleşme söz konusuyken, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da gelişen kapitalizm var olan tarım arazileri de dahil, onu geliştirebilecek arazilerinde  içine  dahil olduğu tarım dışı kapitalist işletmeler tarafından yıkılıyor, yok ediliyor. Dört mevsimi yaşayan ender coğrafyalardan olan Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın verimli tarım arazileri yok oluyordu. Kent merkezlerine yığılmak zorunda kalan emekçiler, nasıl ki üretim sürecinde emeğine yabancılaşarak sömürünün derinleşmesine olanak sunuyorsa, doğal yaşama yabancılaşmasının bir sonucu olarak tarım alanlarının, dağların, ormanların, nehirlerin yıkımına ve yok olup gitmesine de tepkisi yetersiz  kalıyor.

Uluslararası kapitalizmin uzun dönemli kriz süreçlerinden biri olan 1977-1997 arası dönem, neoliberal kapitalist politikaların kapitalist ve yarı-sömürge devletlerde hakim hale gelişinin  altında geniş bir alanın tarım dışı faaliyetlere açılması da vardır. Bu 20 yıllık dönem Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ve dünyada ekonomik krizlerin sık sık gündeme gelişi bağımlılığın derinleştirildiği süreçtir. Tekelci uluslararası kuruluşların, fabrikaların daha kârlı üretim için ezilen ülkelere taşındığı bu süreçte, uygun araziler tahsis edilmiştir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da bu dönemde 450 bin hektar orman, mera, tarım alanları da içinde olmak üzere arazi, tarım dışı işletmelerin faaliyetleri için peşkeş çekildi. Bunun sonucunda da Türkiye toprak rezervi kalmayan 19 ülkeden birine dönüştü (Oya Köymen Silier, Age, s.152). Toprak rezervi bulmamasının anlamı kapitalist işletmelerin faaliyetlerinin bundan sonra doğal yaşamı, iklimi, bitki örtüsünü, canlı yaşamını geri dönüşü olanaksız şekilde yok etmesidir. Nitekim 2000’lerle birlikte enerji, maden, turizm inşaat gibi çeşitli sektörlerde kurulan fabrikalar daha fazla ormansızlaşmayı, tarım alanı yıkımını, otlakların yok oluşunu doğurmuştur.2012 yılında geçirilen yasal düzenlemeyle köy statüsünün mahalle olarak değiştirilmesiyle ortak kullanım alanları olan meralar, sulak araziler vs. üzerinde özel mülkiyetin önü açılarak madencilik ve enerji işletmelerinin yağmasına zemin sunulmuştur. Ayrıca tarım dışı faaliyetin kırsal  yoğunlaşması ile kentlere göç olağanüstü boyuta çıkmıştır. İstihdam yaratılıyor iddiasıyla işletmelerin faaliyetine zemin hazırlayanların yaşaman bu göç akışıyla halkı aldattıkları ortaya çıktı. 2000’lerle birlikte bu göç kentlerin taşıyamayacağı seviyeye ulaşması ve depremlerin daha fazla can almasına neden olan çarpık ve niteliksiz yapılaşmayı doğurmuştur.

Devam edecek…

Exit mobile version