EMPERYALİZM, ŞOVENİZM VE EZİLEN ULUS
Son yıllardaki kimi siyasi gelişmeler tahmin ve öngörüleri altüst eden nitelikte olup kısa zaman diliminde yaşanıp bitiyor. Hızına yetişemediğin, öngörülemez (!) denilen gelişmeler politik dengeleri bir anda yerle bir edebiliyor. Suriye ve Rojava’da son bir yıl içinde yaşanan gelişmeleri buna örnek gösterebiliriz. İdlip’te beslenip eğitilen-büyütülen çeteci gerici güçlerin önü bir anda açılmış ve Aralık 2024’te gerici Esad yönetiminin devrilmesi ve yönetimin bu güçler tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştı. Ve hatırlanacağı üzere buna da “Devrim!” denildi. Colani liderliğindeki gerici faşist güçleri ABD, İngiltere ve diğer AB emperyalistleri, gerici Arap devletlerinin esası ve Türk devleti destekledi. Ocak 2026’da HTŞ’nin önü ikinci kez açılınca bu kez Rojava yönetimi denetimindeki Rakka ve Deyrizor’u içine alan geniş bir alanı ele geçirmiş oldular.
Evet, öngörülemez (!) denilen şey aslında dünyadaki toplumsal çelişmelerin ve güç ilişkilerinin, perde arkasında dönen oyunların bir yansımasından başka bir şey değildir. Kısa zamanda yaşanan bu politik gelişmelerin gökten zembille inmediği, toplumsal koşulların olgunlaşması ve başta ABD olmak üzere kimi emperyalist devletlerin çıkarları temelinde biçimlendiğini görebiliriz. Materyalist tarih anlayışının bize öğrettiği budur. Aksi takdirde toplumsal sorunlara idealist bakış açısıyla bakılmasını savunan burjuvazi ve ondan etkilenen çevrelerle aynı yere savruluruz.
Suriye ve Rojava’daki bu iki politik gelişmenin birçok açıdan tarihsel deneyim ve derslerle dolu olduğunu söyleyebiliriz. Elbette MLM bakış açısı yaşanıp biten olayları çözümleyip beklemek ve olayların arkasından sürüklenmek değildir. Analiz ve yöntemimiz sınıf mücadelesi pratiğine hizmet eden teorik bir bütünlük olmalıdır.
Kısa bir vurguyla da olsa HTŞ’nin Suriye yönetimini ele geçirme sürecini hatırlatmış olalım. Rusya’nın Suriye’deki etkisi Ukrayna’dan dolayı zayıflamıştı. İsrail hem Hizbullah’ın yönetici kadrosunun önemli bir kesimini hem de binlerce üyesini imha ederek, yaralayarak güçten düşürmüştü. Sivil bürokratların ve askeri komutanların öldürülmesi, Suriye’deki etki güçlerine zaman zaman yapılan saldırılar, Hizbullah’ın zayıflaması vb. nedenlerden dolayı İran’ın gücü de sınırlandırılmıştı. Hava savunma sistemi zayıflayan Suriye’ye İsrail’in saldırıları hep devam etti. Ekonomik ve askeri altyapısı tahrip edildi. Zaman içinde ABD, İngiltere, İsrail, Türkiye gibi ülkeler Suriye’deki kimi aşiret ve güçleri yanına çekip Esad’ın toplumsal desteğini de azalttı. Tüm bu toplumsal koşullar oluştuktan sonra gerici-çeteci güçlerin önü açıldı. Böylece egemen-sömürücü güçlerin Esad yönetimindeki gerici kliği yerine ABD’nin, İngilizlerin güdümündeki Colani önderliğindeki HTŞ kliği yönetime oturdu. Türk devleti ve güdümündeki şovenist medya bu gerici yönetim değişimine tek bir ağızdan “Devrim!” diyorlar.
HTŞ’nin önünün ikinci kez açılması, Rakka ve Deyrizor’u kapsayan geniş bir toprağı Rojava yönetiminden alması sarsıcı oldu. Çünkü on yıllarca dört parça Kürdistan’da büyük acılar çekilmişti. IŞİD’e karşı mücadele ile birlikte ortaya çıkan burjuva demokratik yönetim Kürt ulusuna az da olsa nefes aldırmıştı. Özellikle Kobani direnişi Rojava devrimine uluslararası bir nitelik kazandırmıştır. Türkiye’den dünyanın diğer ülkelerine ilerici-devrimci güçlerin enternasyonal dayanışması büyük bir anlam kattı. Türk devletinin Kürt ulusal haklarına saldırması, kara propaganda yoluyla kazanımları geriletmek istemesine rağmen Rojava esas olarak kendini koruyabildi. Ancak ABD’yle girilen askeri, politik ilişki sonrası Rojava’da farklı bir siyasi konjonktür de işlemeye başlamıştı.
Özellikle Türk devletinin saldırı ve tehditlerini ABD, Fransa gibi emperyalist devletler kullandı. ABD askeri destek adı altında Rojava’da egemenliğini oturtma yoluna gitti ki bu dönemde Esad’ın hâlâ yönetimde olduğunu hatırlatalım. Peki gerici Esad yönetiminin düşürülmesi sonrası ne değişti? Buna paralel Marksizmin hangi savunuları pratikte kendini yeniden doğruladı?
Birinci olarak; emperyalizm ve proleter devrimler çağında ulusal burjuva önderlikli hareketlerin bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar götürebilecek siyasi güce sahip olmadığını gördük. Ulusal burjuva karakterli hareketler, gelişmesinin belli bir aşamasından sonra uzlaşma-iş birliği yoluna girerler. MLM bakış açısının doğruluğu tarihte bir kez daha kanıtlandı. Rojava’daki burjuva demokratik devrim önderliği, Kobani direnişi sonrası giderek ABD, Fransa gibi emperyalist devletlerle uzlaşma ilişkisi geliştirdi ki sadece Rojava’da da değil, Kürt ulusal hareketi Türk devletiyle uzlaşma çizgisi izliyor ve “demokratik entegrasyon” adı altında devletle bütünleşme siyaseti güdüyor.
İkinci olarak; ulusal burjuvazinin ekonomik-siyasi gücündeki zayıflık, emperyalizm gerçekliği, işçi sınıfı mücadelesinin ve iktidarın gelişme düzeyi vb. nedenler burjuva demokratik devrim görevlerinin çözümünü proletaryanın omuzlarına yüklemiştir. Rojava’daki burjuva demokratik yönetim anlayışı; politik ve askeri alanda, idari sistemde kimi demokratik normlar getirse de ABD vd. emperyalist devletler eliyle sakatlanmıştır. Özellikle askeri (ve mali) destek adı altındaki “yardımları” ve askeri üsleriyle ABD’nin askeri ve politik söz sahibi olmasını da getirdi.
Türk devletinin saldırı ve tehditlerinin etkisiyle Rojava yönetimi de ABD’yle, Fransa’yla uzlaşma çizgisini geliştirdi. Türk devletinin Rojava’nın kimi yerlerini işgal etme süreci, Minbiç’ten çekilme, en son Halep’ten ve Fırat’ın batısından çekilme kararları ABD’yle geliştirilen ilişkinin bir sonucuydu. Sadece askeri, politik değil ekonomik olarak da gerçek bir bağımsızlıktan söz edemeyiz. Dolayısıyla Rojava’daki burjuva demokratik devrimin tamamlanmadan sakatlandığını söyleyebiliriz.
Üçüncü olarak; ulus-devletler çözüldü diyen anlayış bir kez daha çöktü. Pratik değer açısından bu temeldeki görüşleri iki kategoriye ayırarak anlatalım. Küreselleşmeci burjuva teorinin etkisindeki kimi politik yapılar; emperyalist tekellerin ekonomik çıkar birliğinin çok geliştiğini, ulus-devletlerin aşıldığını ve dolayısıyla çıkar ilişkilerinin iç içe geçmesinden kaynaklı barışçı rekabetin esas olacağı revizyonist tezini ileri sürüyorlardı. Bununla birlikte refahın da küreselleşmeyle birlikte her ülkeye yayılacağı, karşılıklı bağımlılığın olduğu iddia ediliyordu. Gelinen aşamada tam tersi durum vardır. Emperyalist tekeller ulus-devletlerinin askeri-politik korumacılığı altında, savaş eğiliminin yükseldiği bir süreçte rekabet yürütüyorlar. 3. emperyalist paylaşım savaşının çanları çalıyor. Ama küreselleşmeci burjuva revizyonist tezleri ileri sürenler bu durumu sessizce geçiştiriyorlar.
Diğer yandan özellikle Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da Suriye ve Rojava’daki pratik değeri açısından, ulus-devletlerin çözüleceğini savunan ve çözümünü bunun üzerine oturtan Abdullah Öcalan’ın bakış açısını ele alalım. Ulusal burjuva karakterli Kürt ulusal hareketinin de bu teze sarılmasının tesadüfi olmadığını belirtelim. Çünkü uzlaşma çizgisi bu teze dayandırılıyor. Ama görüyoruz ki egemen ulus-devletler çözülmek bir yana şovenizmi tırmandırıyor ve emperyalist devletler eliyle yeniden biçimlendiriliyor. Suriye buna örnektir; yanı sıra Kürt Ulusal Hareketi’nin içine girdiği uzlaşma çizgisi, “çözüm-barış” sürecinin yeniden canlandırılması ve ABD ile AB emperyalist devletlerinin bu süreci esasta desteklemeleriyle hâkim Türk ulus devletine yeniden biçim verildiğini görüyoruz. Demek ki ulus-devletlerin çözüldüğü görüşü temelsizdir. Yaşanan ise emperyalist devletlerin yarı sömürgeler üzerindeki çıkar çatışmasıdır, baskısıdır. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de ve şimdi İran’da yaşatılmak istenen tam da budur.
Suriye’de yönetim değişti. Burjuva demokratik normlarda bir yönetim modeli oluştu ama Arap burjuva şovenist milliyetçi egemenlik anlayışı değişmedi.
Suriye’de ulus-devletin biçimlendirilmesi, tek devlet tek bayrak siyasi çizgisi bizzat emperyalist efendilerin desteğiyle yapılıyor. Kürt ulusunun, ulusların kaderini tayin hakkı yine ayaklar altına alındı. Oluşturduğu özerk yapı ve örgütlenme modeli ABD ve AB emperyalistleri, İsrail, Türkiye gibi devletlerin desteği ile boğuldu. “Tam entegrasyon”, Ocak ayı sonunda da “kademeli entegrasyon” denilen anlaşma ile ulusal haklar en aşağıya çekiliyor. Aleviler katliamdan geçiriliyor. Dürzilerin hakları verilmiyor. Ulus-devletlere rengini veren burjuva milliyetçi ideolojik siyasi çizgi hem Suriye’de hem de Türkiye’de biçimlendiriliyor hem de Kürt ulusal hareketi tasfiye edilerek, Kürt ulusal hakları en aşağıya çekilerek yapılıyor bu.
Bahçeli ne diyor? “Şam’ın güvenliği Ankara’nın güvenliğidir” diyor. Bu anlayış temelinde, Türk devleti tarafından tam destekle Rojava’ya gerici abluka uygulandı, saldırı gerçekleştirildi. Savaşa göre konumlanan şovenist Türk medyası savaş çığırtkanlığı yaptı, yapıyor. Hâkim Türk ulus burjuvazisinin ideolojisini yaydı, yayıyor. Bir yanda Kürt ulusal hareketi tasfiye edilmek, diğer yandan Rojava statüsüz bırakılmak isteniyor. Hem Suriye hem de Türkiye’de tekçi ezen ulus şovenizmi altında Kürt ulusal hakları ayaklar altına alınıyor.
İşte burjuvazinin ulusal sorunu çözme siyaseti budur. Federatif yapıdaki Irak’ta Güney Kürdistan yönetimi bağımsızlık referandumu bile yapamadı. Emperyalist devletlerin rekabet mücadelesi altında ulusal sorun ancak güç dengesine, çıkar ilişkisine göre biçim alıyor. Emperyalizm ulusal sorunu çözmek bir yana çelişkiyi taşır, gündeminde tutar, kendi çıkarına göre biçim verir. Rojava’da bunu çok acı bir deneyimle gördük. İleride duruma göre Kürt ulusal hakları genişlese bile bu gerçek değişmeyecektir. Dolayısıyla, ulusların tam hak eşitliği temelinde proletaryanın siyasi çözüm yöntemi olmadığı sürece burjuva milliyetçiliği gelişir, emekçi sınıflara bu ideoloji şırınga edilir. Emperyalist devletlerin ulusal sorunu çözme gibi bir siyaseti olmadığı gibi ulusal onurla da oynar.
Tom Barrack şöyle diyordu:
“Şam’ın artık IŞİD’in gözaltı tesisleri ve kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye istekli ve hazır olduğundan SDG’nin sahadaki başlıca IŞİD karşıtı güç olarak çıkış amacı büyük ölçüde sona ermiştir.” “Bu an vatandaşlık hakları, kültürel koruma ve siyasi katılım ile birleşik bir Suriye devletine tam entegrasyon için yol sunmaktır.”
Yani ABD şunu demiş oluyor: “Senin ulusal hakların, ulusal haklar için verdiğin mücadele, oluşturduğun demokratik yönetim, bundan sonraki hakların benim umurumda değil.” “Dün buraya yerleşmek ve Suriye’de kendi çıkarıma göre yönetim modeli oluşturmak için seninle ilişki geliştirdim, verdiğimle yetinmelisin.” Kürt ulusu bunu asla unutmamalıdır!
İleride ABD veya başka bir emperyalist devletin çıkarları Rojava’nın statü elde etmesini sağlar mı bilinmez. Ama ne olursa olsun emperyalizmin ezilen halklar için acı ve gözyaşı olduğunu bir kez daha görmüş olduk.
Şunu da vurguladan geçemeyiz: Ulusal hareketler her ne kadar uzlaşma-iş birliği eğilimi içinde olsalar da devrimci niteliğini koruduğu müddetçe desteklenirler. Şoven Türk milliyetçi akımın ve ondan etkilenen kesimlerin “emperyalizmle iş birliği yapıyorlar, bu anlamda gericiler”, “kullanılıp atıldılar” yönlü ideolojik saldırılarını biliyoruz. Bu kesimlerden örneğin Aydınlık gazetesi çevresi, ABD’nin en yaman düşmanlarıydı! HTŞ’yi de gerici-dinci görüyorlardı. ABD ile İsrail ile iş birliğini en sert dille eleştiriyorlardı. SDG ve Kürtlere bu temelde saldırıyorlardı. İş Kürtlerin kazanımları olunca Aydınlık çevresi HTŞ’nın niteliğini unuttu, ABD ve İsrail ile anlaşmasını görmezden geldiler ve şovenizm bayrağını en yüksekte tutmak için yarışa girdiler. Evet, SDG Rojava’da ABD ile ve de devletlerle iş birliği yaptı. Ama bu onun niteliğini değiştirecek boyutta değildi. Burada kıstas; ulusal hareketin komünist ve devrimci yapıların örgütlenme ve gelişmesinin önünde engel olup olmadığı ve bunun sistematik bir hal alıp almadığıdır. Ne Rojava’da ne de diğer parçalarda Kürt ulusal hareketinin böyle bir siyasi çizgisi yoktur ki ulusal sorunda esas hedefe konulması gereken ezen hâkim ulusun gerici siyasetidir. Kendi burjuvazisinin şovenist çizgisinde yürüyen, işçi ve emekçi sınıfların çıkarlarını sözde savunan, antiemperyalizm demagojisiyle Kürt ulusal haklarına saldıran siyaseti biliyoruz.
Bu anlamda Suriye’deki gerici faşist HTŞ yönetiminin Arap burjuva şoven milliyetçi çizgisine ve ulusal baskısına karşı ulusal demokratik taleplerin savunulmasının yanı sıra, azınlık milliyetlere ve ezilen inançlara yönelik saldırılara karşı mücadele etmek enternasyonal bir görevdir. Ayrıca emperyalist siyasetin gerçek gerici yüzü bir kez daha gösterdi ki antiemperyalist mücadeleyi yükseltmek, ezilen halkları birleştirmek tarihi-politik bir sorumluluktur.
İster Türkiye ister Suriye’de olsun; ezen hâkim ulus lehine her burjuva çözüm yöntemi ulusal sorunu çözmek bir yana milliyetçiliği körükler. Bu anlamda işçi ve emekçi sınıfların yararına değil zararınadır. Buradan hareketle entegrasyon adı altında hem Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da hem de Suriye ve Rojava’da dayatılan tasfiyedir diyoruz. Yeni koşullar altında Kürt ulusuna yeniden boyunduruk takılmak istenmektedir. Hiçbir güzelleme bu gerçeği örtemez.
SON
