Anısına, bıraktığı görkemli Maoist-komünist mirasa şan olsun!
Tarihi yaratan ve ilerleten elbette ezilen halklardır. Marx’ın dediği gibi “Tarih, sınıf mücadeleleri tarihidir”. Tarihe bunun dışında yaklaşmak, hakikatin yerine subjektif kurgular eşliğinde masallar yazmak, sahte kahramanlar yaratıp ezilenlerin tarihini yok saymak ve onları kandırmaktır.
Postmodernizmin köksüz ve zaman dışı subjektif tarih yorumunun gırla gittiği; tarihi, sınıflar mücadelesinin dışına atarak onu zararsız ve güçsüz kılıp devrimci mesajını yok sayan bu pervasız günlerde karşıt bir tavırla geçmişten bize miras kalan büyük değerlerimize göz bebeğimiz gibi sahip çıkmak zorundayız. “Kanla Yazılan Tarih Silinmez!” sözü, tam da bu noktada postmodern tarih sökücülüğüne bir meydan okuyuştur.
Varsın “politik züppeler” görkemli tarihimizi yok sayıp aklımızla oynasınlar. Son tahlilde tarih, onları hak ettikleri yerde teşhir direğine çivileyip layık oldukları ihanetle sabıkalı künyelerini sicillerine kalın puntolarla işleyecektir. Öyleyse; halkların, ulusların, sınıfların tarihi olduğu gibi bunların çıkarları temelinde örgütlü öncülük yapan partilerinin de bir tarihi vardır. Aynı ölçüler bu tarih için de geçerlidir. Eğer bir komünist partisinin tarihi, yine Marx’ın belirttiği gibi sınıf mücadelesi temelinde ele alınmazsa gerçeklerin yerini tahrifat, çarpıtma ve yalan alır.
Oysa tarih, materyalist dünya görüşüyle ele alındığında verili andaki eylem, dünle yarını birbirine bağlayan devrimci bir rol üstlenir. Tarih yaratıcısı kitlelerin eylemine yön veren bir özneleşme bilinciyle önderleşmeye, tarihin gelişim yasalarıyla uyumlu bir rol üstlenmeye dönüşür. Bunun somutlaştığı irade ise komünist partisi ve onun yapı-inşacı kadrolarıdır.
Leninist Parti; Leninsiz, Maoist Parti Maosuz, MKP ve öncülü TKP(ML) de Kaypakkayasız düşünülemez. Burada MLM devrim biliminin işaret ettiği “tarihte bireylerin rolü”nün önemi ortaya çıkar. Tarihin anlık yasalarını doğru kavrayan, gelişim yasalarına uygun bilinç ve eylemin taşıyıcısı önderler olmasa, tarih o kesitte eksik kalır, tamamlanamaz olur. Bu genel bilgi üzerinden Türkiye – Kuzey Kürdistan sınıf mücadelesine önderlik misyonuyla, 72 Nisan’ında kuruluşu ilan edilmiş öncüye (parti) geldiğimizde, yarım asra yaklaşan tarihine can olmuş yüzlerce ölümsüz yoldaşın kolektif anlamını kendinde somutlaştırmış; önemli tarihsel dönüm noktalarında parti ile kendisini birleştirmiş ve verili an ve durumda niteliksel bir hamleyi gerçekleştirmiş önder yoldaşlarımızın önemi açığa çıkar.
Tüm pervasızlığa, yok saymaya, unutturmaya/unutturulmaya dönük, “ödü patlak tavşanların” saldırısına karşı savunma hattını kuracağımız yer tam da burasıdır!
Cüneyt yoldaşın dediği gibi “Dün bizimdir, gün bizimdir, zafer de bizim olacak”!
Tarih, onların eylemiyle öncüye (parti) zafere uzanan yolda adımlar attırır. Onlarsız bir tarih, suya yazılan yazı gibi yok hükmünde anlamsızdır. Tarihimiz onların kanlarıyla yazdığı tarihtir. Bu bağlamda ölümsüzlerimiz yaşayan tarihe can olmuş; örgütlü mücadelede önünde yürüdüğümüz, yürümeye çalıştığımız geçmişle, her daim bize yoldaştır. Bu “ölü seviciliği” değil, düşmana kafa tutan bir tarihin en büyük silahımız olarak bilinç ve eylemde kuşanılması hâlidir.
Kurucu önder İbrahim Kaypakkaya yoldaştır.
Düşman mermisiyle ölümsüzlüğün ilk yıldızı A. Haydar‘ımızdır.
İlk kadın ölümsüzümüz Meral Yakar‘dır.
Şehir kuşatmalarında düşmana meydan okuyan, “silahını son mermisinden sonra kırıp düşmana vermeyen” cesaret ve cüret abidesi ölümsüzlerimiz; A. Muharrem Çiçek, İsmail Hanoğlu, Cemil Okalardır.
Zindanları delen, işkencehanelerde önder İbrahim’den miras kızıl direniş meşalesini bedenlerinde harlayarak büyüten M. Zeki Şerit, Süleyman Cihan, Hasan Hakkı Erdoğanlar‘dır.
Kadın kurtuluşunu burjuva feminist liberal konforlu alanlarda değil can bedeli örgütlü mücadele saflarında görüp parti izine adımlarını katan; dağ doruklarında, şehir kuşatmalarında, zindanlarda ölümsüzleşen Kamile Öztürk, Yeter Koç, Aycan Tato, Berna Saygılı Ünsallardır.
Faşizmin zindanlarda dayattığı teslimiyeti, tutsak bedenlerine açlıkla kazdıkları siperlerde karşılayıp püskürten Aygün Uğurlardır.
“Canımız Halk Savaşı’na Feda Olsun” şiarıyla, hatalı da olsa “parti talimatı”dır diye tereddütsüzce gereğini yerine getiren, gençliğin güneşten yontulmuş çelik iradesi Ali İhsan Özkanlardır.
Halk Kurtuluş Savaşı’nı Munzurlardan Kaçkarlara, Kaçkarlardan Almuslara uzanan siperlerde zafer için ateş gücüyle tutup kolektif ölümsüzlüğün sembolleri olan Hürmek’te, Kirzi’de, Mercanlarda toplu ölümsüzleşenlerimizdir.
Parti sekreterliğini; ateş hattında, işkence hanelerde, dağlarda, zindanlarda teori ile pratiğin diyalektik birliğinde temsil eden, misyonunun hakkını dirhemine kadar veren Süleyman Cihan, Kazım Çelik, Cüneyt Kahraman, Cafer Cangöz yoldaşlardır. İşte bu tarihsel izleğe kendi eylemini Munzurlardan Karadeniz’e dev adımlarla katan, öncesinde kendini tutsaklıktan özgürleştirmek için “O duvar, o duvarlarınız vız gelir bize vız” şiarıyla zindanları aşan, “bir”in değil “bin”in peşine düşüp zaferler kovalayan, tepeden tırnağa partili ve dava insanı önder Baba Erdoğan‘dır.
Baba Erdoğan’ın Mücadelesi
Tarih 1990. Yer Tokat, Almus ilçesine bağlı Gümelönü köyü. 16 Eylül’ü, 17’ye bağlayan gecede Baba Erdoğan adıyla kendi gökyüzünü bir kez daha aydınlattı öncü tarihimiz. Öncünün (parti) süregelen tarihi, o gece Baba Erdoğan kişiliğinde bir kez daha gürleşip anıtlaştı. Yenilginin karşısına zafer inadı olup dikildi.
Bilinir, zafer için cüret edenler taktik olarak yenilebilirler. Stratejik süreçte yol üstünde küçük bir büküntüdür bu; tarihin yasalarına uygun olan bir bilinç ve eylemi kuşanmış, tepeden tırnağa Maoist olan komünistler için yaşanan bu olağan durum. Bunu anlamayanlar içinse düşkünlüğün, kaçkınlığın, yoldan çıkmanın, sıvışmanın bulunmaz fırsatıdır yol üstündeki bu büküntü.
Baba Erdoğan’ın ölümsüzlüğünün 25. yıl dönümünde onun anısında canlı, diri yaşayan ne varsa alıp özümsemek, ondan öğrenmek, onu güne uyarlayıp önder pratiğini kuşanmak her bir Maoist komünistin görevidir.
Baba Erdoğan, anısına yazılan bir ezginin de çok yerinde tanımladığı gibi “bentleri yıkan”, statik bir kalıba sığmayan, coşkun bir Maoist komünisttir. Her şeyden önce aklı ve yüreğini zafere kurmuş, pusulası her daim MLM bilimi olmuş, tüm benliğini bu bilimde eritip kalıba dökmüş ve kendini her koşulda yeniden yaratmış bir önderdir Baba Erdoğan.
Politik-askeri bir kişiliktir o. Bu yönüyle 80-90’lı yıllarda mücadelenin yükseldiği ve birçok alanda açılan mevziler için sınava çağrılı olduğu yerde, komple Maoist kişilik özellikleriyle Kaypakkayacı temelde cevap olan mükemmel önder bir kadrodur.
Gereksiz konuşmaz, gereksiz yazmaz, gereksiz hareket etmez. Partili yanını savaşçı yanıyla eylemselleştiren, savaşçı yanını parti aklıyla aydınlatan teori ve pratiğin diyalektik birliğidir.
Yazarsa, gerektiği içindir. Partinin başına bela olmuş sağ oportünist/revizyonistleri partinin ve devrimin önünde engel gördüğü noktada kalemini de silahı gibi kullanandır. Sağ oportünist/revizyonist unsurlardan iki çizgi mücadelesinin zirvesinde örgütsel olarak arındırılmayan bir partinin, değil devrime önderlik etmeyi, köstek olacağını söyler. Bunu Almus’ta, Dumanlı Dağı’nda kazdıkları barınağa götürmek için sırtında taşıdığı sobanın yükü altında eliyle alnının terini silerken dile getirir. Bir kez olsun sırtındaki yükü vermediği, yanında bıyıkları yeni terlemiş yoldaşına “Sen keleşi taşı yeter kivre. Ama bak, o yurt dışındaki ikinci MK’cı revizyonistler var ya onlar önce gelip bu sobayı bu yokuşta taşıyacak, eliyle de aha böyle alnındaki teri silecek, sonra Kaypakkaya’nın görüşleri artık geçersiz diyecekler” der öfkeyle.
Bilinir; tarih, revizyonistlere öfke duymayan, onlarla hesaplaşmayan hiçbir komünist partisinin zaferi kazandığını yazmaz.
İlklerin önderi Baba Erdoğan, revizyonizme her komünistin duyduğu öfkenin mislini duyan, en önemli yazılarını da bunun için kaleme alan Maoist bir siyasetçidir.
Komünistler mekanik, statik, taştan, betondan insanlar değildir. “Hayal gücü iktidara”, “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” diyen, romantik düşleri gerçek eyleyen yaratıcı duygu ve akıl insanlarıdır. Kocaeli’de 197. Piyade Alayını bozuk bir tabancayla teslim alan Baba Erdoğan cüreti bu perspektifin dışında anlaşılamaz. Yönünü av tüfeğiyle Munzurlara dönen Kaypakkaya yoldaşın devlete ve dünya düzenine kafa tutan cüretiyle düş ve eylemde ruh ikizidir Baba yoldaş.
Aksiliklerin esir düşmesine neden oluşu, zindanların defalarca gözlemlediği mahpusu “yata yata” bitiren birçokları gibi “mahpus adamı” yapmaz onu. Bentleri yıkan, coşkun ırmak yüreğini komünist aklıyla kırbaçlar. Mahkemeleri, partinin ve devrimin savunulduğu kürsü hâline getirir. Umudu ve inadı, her duruşmada karanfil kırmızısı direngen sloganlarında art arda patlar. Nereden bilsin faşizmin noteri, parlamentoda “namusu ve şerefi” üzerine yemini bir solukta okuyup ceylan derisi koltuklara oturan “kostüm kravat delisi” tipler. Faşizmin kürsülerini onu yargılayan bir silaha dönüştürmenin görkemli heybetini nerede cüret etsinler. On gömlek büyük gelir cüce kişiliklerine. İçinde yok olup kaybolurlar.
Bir komünist için “mahpus yatılmaz”, kaçılır. Bunu her gün, her saat, her an düşünmeyen biri, iradesini koşullara teslim etmiş, tükenmiş sıradan biridir.
Alayı basar, işkencecilere direnir, mahkemelerde faşizme meydan okur da zindanları yıkıp meskeni dağlara yönelmez mi kavga adamı? Öyle yapar 1990 Mayıs’ında Devrimci Solcu siper yoldaşlarıyla Baba yoldaş; özgürlük eylemiyle zindanlardan Munzurlara, Munzurlardan Karadeniz’e dev adımlarıyla geçer.
Devrimin savaşçısı, komutanı, siyasetçisi olduğu kadar, toplamında stratejik önderlik misyonunun hakkını verdiği kadar andaki görevlere de saldıran, örgütleyen taktik bir önderdir de aynı zamanda. Özgürlük eylemi öncesi hapishane sürecinde, partinin hep tutanaklarda yazılı bırakıp bir türlü hayata geçiremediği yeni gerilla alanlarına açılımı kafaya koymuştur. Ön hazırlık kapsamında adli suçlardan tutuklu bulunan insanları kazanır. Onları örgütler.
“Bir Dersim yetmez, bin Dersim gereklidir” tespitine uygun olarak Haziran 1990’da Tokat Almus’ta mevzilenmek için yola çıktığında kendisini karşılayan milisler hazırdır. Böylece dönemin ihtiyaç duyduğu parti hamlesini gerçekleştirmiş, Karadeniz’e açılımın ilk komutanı olarak tarihe adını yazmıştır.
Günübirlik, kendiliğindenci oportünizmin rutin tekrarının dışına çıkamayan; sıradan, basit bir pratikle yetinmeci değildir. Hapishanede önderlik öngörüsü ve mükemmel taktik plan dâhilinde de birinci aşama tamamlanmış, yeni gerilla üslenme bölgesine varılmıştır. İkinci aşama için bir yıllık somut planlamada gerilla içinde örgütlediği “parti organı” ile birlikte karar altına alınmıştır.
İlk adım: Gümelönü/Çerkez Tomara köyü karakolu basılacak, silah sorunu çözülecek. Bundan önce demir madeni bölgesi olan Sivas Divriği bölgesindeki ocaklar basılarak işçilere silahlı propaganda eşliğinde dinamit ve diğer patlayıcılar sağlanacak. Karakol saldırısında bu patlayıcılar el yapımı bomba olarak hazır hâle getirilecek. Karakol baskınında mümkünse karakol komutanı esir alınıp burjuva basından çağrılacak bir gazeteci aracılığıyla röportaj yapıldıktan sonra serbest bırakılacak. Ardından önceden hazırlanmış barınağa girilecek. Baharla beraber ilk çıkış üslenme yerine yakın Kızıldere’de, 30 Mart’ta köylüler meydanda toplanıp Mahir Çayanlar için anma yapılacak. Devamında da ormancıların bürosu basılıp ferdi silahları, telsiz vb. ekipmanlarına el konulacak, devamında Almus ilçesindeki Ziraat Bankası basılacak.
Bu planın ilk adımı olarak bir yoldaşıyla Almus’tan Tokat, Sivas üzeri demir madeni ocaklarına gider Baba yoldaş. İki tane maden ocağını basar, işçilere parti ajitasyon ve propagandası yapılır. Elde taşıyabilecekleri kadar dinamitleri alıp üslenme bölgesine geri dönerler. Dinamitlerden dışarıdan ateşlemeli el bombaları yapar, yeni gelen gerillalara eğitim vererek kullanmaları için dağıtır.
Yaklaşık 2 aydır Dersim’den gelmesi beklenen silahlar ve destek gücü çeşitli mazeretler nedeniyle bir türlü gelmeyince 16 Eylül gecesi baskını gerçekleştirmeye karar verir. Karakol basılıp teslim alınır.
Ne var ki belindeki su matarasını delip vücuduna giren iki kurşunla yara almasından dolayı bir ölü, iki ağır yaralı askeri ardında bırakıp ölen askerin G3’ünü alarak eylem tamamlanmadan yarıda bırakılarak geri çekilinir. Bir gün sonra 17 Eylül’de; mağrur, vakur bilge bir komutan olmanın tüm özellikleri, kartal bakışlı gözlerinde son nefesini vererek ölümsüzleşir.
Baba Erdoğan ve onun şahsında geçmiş tarihimizin, tüm ölümsüz yoldaşlarımızın kanlarıyla yazdıkları tüm şanı bize emanettir. Anılarını zaferle buluşturma sözümüzü asla unutmadan devrim, sosyalizm ve Altın Çağ mücadelemizin yükünü onurla taşımaya devam edeceğiz.
Baba Erdoğan bağlı yoldaşlığımızda hep yaşayacak.
Ne mutlu ona ve onlara ki anılarını güne, günü zaferlerle mutlanacak özgür geleceğe taşıyacak ardılları, her türden tasfiyeci yol düşkünlüğüne inat devrettikleri devrimci mirasın nöbetinde onlara layık olmaya çalışıyorlar.
Şan olsun Baba Erdoğan yoldaşın devrimci mirasına!
Şan olsun ölümsüzlerimizin kavgasına!
Erdoğan SIRTIKAN
