Ulusal Ve Uluslararası Arenadaki Güncel Politik Siyasi Durum Ve Sınıf Mücadelesinin Görevleri Üzerine

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Dünyada burjuvaziyi savaş siyasetine zorlayan nedir? Elbette kapitalist tekellerin rekabeti, ekonomi de krizler. Kapitalist-emperyalist ülkeler ve bağlaşıkları içte ve dışta ciddi siyasi ve iktisadi tehlikelerle karşı karşıyadır. Tarihte eşi benzeri olmayan ölçüde sermaye birikimi ve yoğunlaşması var, ama kendini tüketiyor, hiç olmadık ölçüde meta yığınağı var; mağazalar, marketler, stoklar tıkabasa dolu ama büyük insanlığın çoğunluğu perişan, ihtiyacını karşılayacak gıda ve eşyadan yoksun nüfus büyüyor. Kapitalistler sınıfı topluma ait olan ne varsa çekip alıyor, sermaye ve üretim araçları burjuvazinin mülkiyetine toplanmıştır. Toplumsal ürün olan birikime el koyuyor ve zenginliğin tadını çıkarıyor, fabrikalarda çarklar döndükçe, meta dolaşımı kesintiye uğramadıkça işi tıkırında.

İşçi sınıfı ise dünyanın her yerinde yoksullaşıyor. Yaşam standardı düşüyor. Sadece işçiler değil, köylülük de yıkıma uğruyor. Emekçi kadınlar işçi ve halk gençliği zorlaşan şartların yolaçtığı olumsuzluklardan payına düşeni alıyor. Kutsallık atfedilen aile iktisadi şartların zorluğunda parçalanıyor. Çocuklar çalıştırılırken ölüyor, sokaklarda cinsel istismar, suça bulaştırma, cinayette yitip gidiyor. Çürüme toplumun derinine nüfus ediyor, ama egemenlere kalırsa her şey yolundadır. Çünkü sermaye çarkı dönüyor ve sermaye Marks’ın dediği gibi doğa ve insanı yok ederek büyümeye devam ediyor. Fakat sınırsız büyüme dürtüsünün sınırı da sermayenin kendi içindedir. Dolaşım hızı yavaşlayınca, meta anarşisi doyuma ulaşınca ve büyüme oranı aşağıya indikçe daralan pazarda kapitalist ülkeler arasında gelişmede eşitsizlik yasası işlevleşince tekelci sermayenin rekabeti şiddetlenir ve savaş politikası devreye girer. Mevcut şartlarda tanık olduğumuz gibi.

Her yerde dış pazarda egemenlik mücadelesi şiddetlenmiştir. Düne kadar sınırların anlamsızlığından-ki bir dünya ekonomisi ve siyasi koşullarının oluşması ve proleter dünya devrimi nesnel koşullarının varlık bakımından doğrudur- söz edenler ve herkesin her istediğine ulaşma imkanlarından ve savaşsız bir dünyadan (ki kapitalizmin varlığı şartlarında bunların hiçbiri mümkün değildir ve birer demagojiden ibarettir) dem vuranlar “küreselleşme” teorisinin cenaze namazı kılsa da olgulara dürüstçe yaklaşmadılar. Komünizmin öldüğü kapitalizmin ise ebedi varlığı ilan edilmişti fakat nesnel realite başka konuşuyor. Sermayenin mutlak iktidarını ürküten devrimci sınıf mücadelesinin yükseleceği nesnel zeminin elverişli durumu görülmektedir. 

Dünya pazarı daralınca emperyalizmin savaş baltası yeniden omuzlarda parlamaya başladı. Ticaret savaşları sürüyor, şirketlere mali cezalar, koruyucu gümrük tarifeleri, mali piyasaları manipüle etme, çökertme, kambiyolar savaşı, enerjiye egemen olma savaşı Çin’in “kuşak-yol” koridoruyla başlayan iktisadi, ticari “koridor savaşları”, ambargolar, yaptırım uygulamaları iktisat politikalarında rekabetin yükselen milliyetçilikle ifadesini buluyor. Dahası emperyalist sermayenin şiddetlenen rekabeti bölgesel savaşları doğurdu ve üçüncü dünya savaşının kapıları aralandı. Emperyalistler Ortadoğu, Afrika, Asya’da savaş politikası uygulamaktadır. ABD, İngiltere başta NATO haydutlarının çeşitli ülkelerde savaş yürütmeleri için çetelerin “eğit-donat” faaliyeti Türkiye gibi ülkeler tarafından karşılanıyor. Belli başlı tüm ülkeler silahlanıyor ve daha büyük savaşlar için hazırlık sürüyor. Sermaye sınıfı her yerde devlet iktidarıyla egemenliğini ordu ve silah gücüyle tahkim ediyor. İşçi sınıfı mücadelesinin güçlenmemesi için tüm baskı araçları kullanılmaktadır.

1945’ten sonra kurulan emperyalist-kapitalist düzen ve güç dengesi değişmiştir. Liderlik ve siyasi yönden eski düzen sarsılıyor, eskiden beri lider olanlar konum kaybına uğruyor, lider savaşına yeni güçlerin girmesiyle dengeler yeniden kuruluyor. Tabi bu kendiliğinden olmuyor, gerilemesi durdurulamayan ve yükselişi engellenemeyen ülkeler arasında devam eden rekabetle şekilleniyor. Kapitalist ülkeler arasında eşitsiz sıçramalı gelişme yasası bir kez daha kendini kanıtladı. Çin yükselen ve sıçrayan ülke, karşısında ise iktisadi ve siyasi yönden güç kaybeden ABD var.

ABD’de en son yaşanan “Epstein” krizi burjuva kapitalist düzenin tüm çürümüş, pedefoli, santaş, tehtid, mafyatik siyasal manevralar eşliğinde, gelinen yerde dünya halklarını nasıl tehtid ettiğini tüm çıplaklığıyla açık etmiştir. Kapitalist-emperyalist bir avuç “elit” burjuva sınıf, emeğin, özgürlugün, insanlığa ait toplam değerlerin gaspı üzerinden, ne kadar aşağılık bir bataklık içinde mutlu mesut debelendiklerini kendi icraat ve ifşalarıyla deşifre ettiler. Kapitalist-emperyalist sistem, ABD şahsında kalbinde yaşanan ekonomik krizin üzerinde ahlaki ve toplumsal değer yargılarından ve insanlıktan ne kadar uzaklaşıp gerçek anlamda barbarlığın dibine nasıl gelip dayandığını bir kez daha gösterdi. 

Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm sözü bu anlamda bir kez daha 24 ayar altın değeriyle parıldadı.  

İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya gibi NATO üyeleri; en eski sömürgeci ülkeler ABD kampında hareket etselerde bu ülkelerde kendi aralarında rekabet halindedir. I. ve II. Dünya Savaşlarının baş aktörü Almanya yeniden silahlanıyor ve saldırganlaşıyor. Keza Asya pasifikte Japonya, Çin’e karşı NATO cephesinde Avustralya, Tayvan ve Güney Kore ile ortak hareket halinde…Rusya ile ABD ve Avrupalı ittifakları ülkeler arasında Ukrayna’da savaş sürüyor. Doğu Kuzey Avrupa, Kafkasya, Afrika ve Orta Doğu; Güney Amerika iki büyük emperyalist kampın şiddetli rekabet alanı durumunda. Neredeyse dünyada emperyalistler arası çelişkilerin şiddetlenmediği ülke yok. Bölgesel savaşlar şiddetlenen sermaye çelişkisinin bir sonucudur.

Afganistan yeniden şeriatçı, gerici Taliban’a teslim edildi. İsrail Filistin–Gazze’de soykırım yaptı. Lübnan’a saldırıldı, dilediğince bombalıyor. İran’ı bombaladı. ABD–İngiltere, İsrail Yemen’i vuruyor. Libya’dan savaş sürüyor. Suriye’de Türkiye’nin kontrölündeki HTŞ, ÖSO–SMO denilen cihatçı çeteler yeniden saldırıya geçtiler. Suriye devleti yıkıldı, jeopolitik dengelerde yeni ve önemli kırılma oldu. Rusya ve İran kaybetti. Ortadoğu’da dengelerin yeniden kurulmasını gerektiren süreç kaos ve keskinleşen çelişkilerle şekillenecek. Türk devleti Kürtlerin politik güçlerini yok etmeyi stratejik görüyor ve savaşı şiddetlendiriyor. İran’a daha büyük saldırı başlatılması ise zaman meselesidir. Ortadoğu kan gölüne dönmüştür. Çin’e karşı Pasifik’te yığınak sürüyor. Kafkasya kaynıyor. Silahlanmaya ayrılan bütçe tüm ülkelerde büyüyor. Böylesi bir genel tablo içinde Ukrayna’da Rusya ile ABD arasında kısmi uzlaşmalar ortaya çıksa bile geçici olacaktır. Çünkü savaş ve şiddet politikasını doğuran tekelci sermayenin dünya pazarında hakimiyet gayesiyle şiddetlenen rekabetinin yumuşamamasını sağlayabilecek koşullar yok. Yeni denge her yerde güçler belirlenecektir. Bu nedenle politika silahlı biçim almıştır.

Bunların yansıra hem kıtalararası hem bölgesel ticari koridorlar bir ekonomik modeller sistemi şeklinde işbirlikçi ülkelerin dahil edildiği emperyalist bloklar arasında rekabeti yansıtıyor. Ticaret koridorlarının güvenliği, için ülkelerin iç işlerine müdahale ediliyor, dizayn ediliyor, karşıt emperyalist ülkeler tarafından istikrarsızlık üretilebiliyor. (Venezuela örneğinde olduğu gibi) ABD, Çin’in “kuşak-yol” güzergahında istikrarsızlık yaratıyor, savaşa dahil her yönteme başvuruyor. Türkiye–Basra koridoru, Azerbaycan –Ermenistan– Türkiye’ye uzanan “Zengezur koridoru”nun sunacağı iktisadi çıkarlar doğrultusunda Türkiye Kürtlere karşı savaş politikasını daha da tırmandırmıştır. “Ya teslimiyet, ya imha” siyaseti yürütülmektedir. Kürtler üzerinde milli baskı genel olarak şiddetlenen çelişkilerle birlikte daha da katmerleşmiştir. Maliyetlerin düşürülmesi, meta dolaşımının hızlandırılması, kârın arttırılması, nüfus alanını genişletmek, pazarda egemen olmak ve egemenliği korumak için emperyalist sermayenin şiddetlenen çatışması her ülkeyi ve tüm halkları etkilemektedir. Bu realiteye bağlı olarak emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge Türkiye gibi ülkeler ile işçi sınıfı ve tüm halk kitleleri arasındaki çelişkide şiddetlenmektedir. Türkiye gibi ülkelerde burjuvazi menfaatleri uğruna statükoyu korumak için çok daha fazla devlet şiddeti ve baskısına sarılmaktadır. Kürt ulusuna saldırıyı şiddetlendirmeleri de bu olgulara bağlıdır. Çelişkilerden oluşan boşluklardan yararlanarak Kürtlerin ulusal varlığının parçalanmasını, mümkünse yok edilmesini kapsayan anlayışla hareket etmektedir. Üstelik bu yönelim geçici değil stratejik hedefin parçasıdır. Kürtlerin her örgütlenmesi ve siyasi pozisyonu Türk ulusal varlığına dolaysız bir tehdit olarak değerlendirilmekte, politikası buna uygun yürütülmektedir. Çünkü Kürdistan pazarında hakimiyetini kaybetmemek uğruna Türk burjuvazisinin yapamayacağı şey yoktur. Mümkün olursa jenosit yapmakta dahil.

AKP–MHP hükümet bloğunun başlıca uğraşı sermayenin işlerini yürütmek, içte sınıf mücadelesini parçalayıp ezmek, örgütlemesini engellemek, ordu-polis, yargı gücüyle ezemediği Kürt ulusal hareketine “çözüm-barış” minderinde teslimiyeti dayatmak. Rekabet halinde olduğu burjuvazinin muhalefetini kontrol altında tutmak ve onları hizaya koymak. Egemen sınıf politikasının yürütülmesinde CHP gerekli desteği AKP-Erdoğan yönetimine sunmaktadır. Dış politikada ise özellikle Suriye, Irak’ta yayılma peşindedir. Kürdistan’ın Güney ve Batı parçalarıyla işgal edilmiştir.

Bu işgal gelinen aşamada başına ödül konulan Colani denilen IŞİD artığı bir teröristi, Suriye’nin yeni devlet başkanı olarak, emperyalist merkezlerde meşrulaştırırken, IŞID çetelerine karşı kan ve canını veren Kürtlerin, Şara önderliğinde ki yeni Suriye’nin adeta uydusu haline getirilerek, entegrasyon adı altında hak ettiği ulusal hak ve özgürlüklerin kibar tarzı gaspını beraberinde getirmiştir. 

Bu yayılmacı politikanın bir öğesi olarak milliyetçilik kışkırtılmaktadır, savaş ve silahlanma bu düşünceyle meşru gösterilmektedir. Savaş hükümeti faşist devlet diktatörlüğüne dayanmaktadır. Eleştiriye, en küçük demokratik tepkinin örgütlenmesine kesinlikle tahammül gösterilmiyor, hemen tutuklama ve hapis cezası devreye konuluyor. İşçi grevlerinin, yürüyüşlerin önüne polis barikatları dikiliyor. Olağanüstü koşullar nedeniyle sermayenin saldırısı şiddetlenmiştir ve bu Türk tipi faşizmin daha da katmerlenmesi sonucunu doğurmuştur. Faşizmi sadece AKP–MHP gibi partilerin politikasıyla açıklanamaz. Böyle bir yaklaşımda olanların sayısı hiç de az değildir, ama bu düşünce yanlıştır. Türk egemen sınıfları, cumhuriyetin başından beri siyasal açıdan faşist devlet diktatörlüğüne dayanmaktadır. Faşizm bir devlet diktatörlüğü olarak emperyalizm ve onların yerel ayakları komprador egemen sınıfın düzenidir. Geçici değil sistemli ve tepeden aşağıya doğru kurumsallaşmış sürekliliğe sahiptir. AKP’yi devlet partisine dönüştürende bu kurumsal askeri, bürokratik rantçı yapıdır. Güncel durumda ise faşizm katmerleşmiştir. Ayrıca özellikle Suriye’de yürütülen savaş ve Ortadoğu’daki gelişmeler işçi sınıfı ve mücadele kuvvetleri üzerinde artan oranda baskının devam edeceğini göstermektedir.

Orta Doğu’da sınırların yeniden belirleneceği koşullar oluştu. Emperyalistler arası rekabet ve şiddetlenen çelişkiler savaş zeminini güçlendirmektedir. Bölgesel güçler yeni fırsatlar peşinde öne atılmaktadır. İran, Türkiye rekabeti bu olguya en çarpıcı örnektir. Kürt ulusu uykudan uyandığı için,uykuları kaçan egemen ulusların hakim sınıfları Kürtlere karşı tarihi ittifak ruhuyla hareket etmekteler. Suriye’de Beşar Esad yönetimi Kürt politik güçleriyle anlaşmak, demokratik bir Suriye’nin önünü açmaktansa yıkılıp gitmeyi göze almıştır. Türkiye destekli islamcı çetelerin saldırısında Esad ordusu bozguna uğramıştı. Suriye’yi kaybetmiş Türk burjuvazisinin yayılmacı emelleri tümüyle ortaya çıkmıştır. Sermaye komşu ülkeyi tüketerek büyüme peşindedir.

İçte emek-sermaye çelişkisi başta olmak üzere toplumsal başlıca karşıtlıklar devlet baskısı uygulanıyor ve bu toplumsal sorunların yönetilmesi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Kitlelerin şiddet ve baskıya cesaretle karşı koyacakları koşulların hızlandığı egemen sömürücü sınıf tarafından yürütülüyor. Keza her ne kadar ifade edilen “dış tehdit”in büyüklüğü tespitinde aşağı yukarı benzer pozisyon alıp birlik görüntüsü verilse de burjuvazinin kendi aralarında rekabet şiddetini korumaktadır. İç pazarın yetersizliği pastanın paylaşılmasını zorlaştırmaktadır ve bölgesel genişleme bir önlem olarak düşünülmektedir. Büyüyen tehlikeyi bertaraf etme adına emperyalizme bağımlı Türk komprador burjuvazisi faşizme çok daha fazla sarılmaktadır. Türk devleti ve ordusu bölge ülkeleri için büyük tehlike ve tehdittir. Türk sermaye sınıfı Irak, Suriye, Kafkasya, Kürdistan’da genel olarak Ortadoğu’da bölgesel düzlemde barışçıl bir dış politika izleyebilecek güç ve kapasitede değildir. Devrimci sınıf savaşımının önünde en büyük engel ve baş düşman olan bu sınıf faşizmin toplumsal dayanağıdır ve faşizm yöntemlerini uygulamaksızın iktidarını koruyamaz. Bunu yapmadan ortalamanın çok üstünde âzami kâr sağlayan sömürü çarkıyla işçilerin kanını ememez. Fakat içte işçi sınıfı mücadelesini ez, Kürtlere kan kustur, dışta savaş politikasını tırmandırmak Türkiye gibi ülkeler için güçlü olmanın göstergesi değil, nesnel toplumsal çelişkileri yönetebilmede güçsüzlüğün göstergesidir. Bu aynı zamanda demokrasiye ait ne varsa dışlanması anlamına gelir. Yükselen milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve dini gericilik sermayenin bu çürümüş kapitalist ekonomi temeli üzerinde okunabilir ve bu cehennemden kurtulmanın tek yolu işçi sınıfının önderliğinde sermayenin mutlak iktidarına karşı devrimci iktidar hedefli emeğin bayrağını yükseltmek kararlıca savaşmak geleceği emekçi ellerimizle adım adım örmekten geçiyor. Bilineni tekrar edelim: işçi sınıfının kendisi dışında kurtarıcısı yoktur!.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.