Devrimci siyaset, yalnızca ne söylediğiyle değil, hangi tarihsel momentte neyi söylemeyi tercih ettiğiyle değerlendirilir. Çünkü siyaset, gündemin peşinden sürüklenmek değil; sınıf mücadelesinin ihtiyaçları doğrultusunda gündemi belirlemek, ezilenlerin öfkesini örgütlemek ve sömürü düzenini hedefe koymaktır.
Bu nedenle Selahattin Demirtaş’ın Narin Güran dosyasına ilişkin yaptığı değerlendirme, yalnızca bir hukukçunun kişisel görüşü olarak ele alınamaz. Yıllardır tutsak edilen, milyonlarca Kürdün ve demokrasi güçlerinin önemli bir kesiminin temsilcisi olarak görülen bir siyasetçinin her açıklaması nesnel olarak politik bir anlam taşır. Hangi konuda konuştuğu kadar, hangi konularda sessiz kaldığı da siyasal çizgisini ortaya koyar.
Demirtaş’ın, Narin dosyasında mahkemenin kararını “hukuk faciası” olarak nitelendirip teknik hukuk ilkeleri üzerinden tartışma yürütmesi, ilk bakışta hukuki bir değerlendirme gibi görünse de özünde siyasal bir tercihin ifadesidir. Çünkü Türkiye’de sorun yalnızca yanlış karar veren mahkemeler değildir; sorun, bu mahkemeleri yaratan faşist devlet aygıtı ve onu besleyen kapitalist-emperyalist düzendir.
Bizler açısından hukuk, sınıflar üstü ve tarafsız bir kurum değildir. Devlet nasıl egemen sınıfların baskı aygıtıysa, mahkemeler de o baskı aygıtının yargı alanındaki uzantısıdır.
Bugün aynı mahkemeler;
– Kürt halkının siyasal iradesini cezalandırmaktadır.
– Devrimcileri onlarca yıl hapis cezalarına mahkûm etmektedir.
– Grev yapan işçileri suçlu ilan etmektedir.
– Kayyum darbelerine hukuki meşruiyet üretmektedir.
– Katledilen kadınlar ve çocuklar için çoğu zaman cezasızlık düzenini işletmektedir.
Böylesi bir düzen içerisinde tartışmayı “delil yeterli miydi, şüpheden sanık yararlanmalı mıydı?” sınırına hapsetmek, nesnel olarak mücadeleyi burjuva hukukun dar koridorlarına sıkıştırmaktır.
Devrimci politika ise mahkeme salonlarının sınırlarını değil, halkın örgütlü mücadelesinin ufkunu büyütür.
Narin Güran cinayeti, tek başına bireysel bir suç değildir.
Bu cinayet; feodal kalıntıların, erkek egemenliğinin, çocuk düşmanı toplumsal ilişkilerin, devlet kurumlarının çürümesinin ve kapitalist sistemin yarattığı toplumsal çözülmenin ürünüdür.
Kapitalizm yalnızca fabrikalarda işçiyi sömürmez.
Kapitalizm aynı zamanda toplumun bütün dokusunu çürütür.
Kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, uyuşturucu çetelerini, mafyalaşmayı, yoksulluğu ve şiddeti sürekli yeniden üretir.
Dolayısıyla mesele yalnızca “katil kimdir?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Bu düzen neden her gün yeni Narinler yaratmaktadır?
İşte devrimci siyasetin cevap vermesi gereken temel soru budur.
Türkiye solunun ve Kürt siyasal hareketinin önemli bir bölümünde uzun zamandır reformist ve parlamenter eğilimlerin belirginleştiği görülmektedir.
Bu çizgi, sistemi devrimci temelde değiştirmeyi değil, sistem içerisinde daha “adil” bir hukuk, daha “demokratik” bir devlet ve daha “iyi işleyen” kurumlar yaratmayı hedeflemektedir.
Oysa sorun mahkemelerin daha iyi çalışmaması değildir.
Sorun, mahkemelerin hangi sınıfın devletine hizmet ettiğidir.
Sorun birkaç savcının ya da hâkimin yanlış karar vermesi değildir.
Sorun, bütün devlet aygıtının sermaye sınıfının ve egemenlerin çıkarlarını korumak üzere örgütlenmiş olmasıdır.
Bu nedenle reformizm, mücadeleyi devrim hedefinden uzaklaştırarak düzenin sınırları içerisine hapseder.
Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da halkın gerçek gündemi açıktır.
Faşist baskılar sürmektedir.
Siyasi tutsaklar cezaevlerindedir.
Kayyum rejimi devam etmektedir.
Kürt halkının ulusal demokratik talepleri inkâr edilmektedir.
İşçiler açlık ücretleriyle yaşamaktadır.
Gençlik geleceksizliğe mahkûm edilmektedir.
Kadınlar her gün erkek şiddetiyle yüz yüze bırakılmaktadır.
Emperyalist savaş politikaları bölgeyi kana bulamaktadır.
Böylesi bir tabloda milyonların umut bağladığı siyasal öznelerin enerjisini tekil ceza dosyalarına yoğunlaştırması, mücadeleyi büyütmek yerine daraltmaktadır.
Çünkü devrimci siyaset, halkın dikkatini tek tek dava dosyalarına değil; bütün bu saldırıları üreten kapitalist-emperyalist sisteme yöneltir.
Tarih göstermektedir ki hiçbir halk mahkeme salonlarında özgürleşmedi.
Hiçbir ulus yüksek yargı kararlarıyla kurtulmadı.
Hiçbir işçi sınıfı savcıların insafıyla haklarını kazanmadı.
Özgürlükler; örgütlü mücadeleyle, direnişle, devrimci siyasal önderlikle ve halkın kendi gücüne dayanmasıyla kazanılmıştır.
Bu nedenle devrimci siyasetçilerin görevi, baroları göreve çağırmak deği gençliği, kadınları ve ezilen halkları ortak devrimci mücadelede birleştirmektir.
Asıl ihtiyaç duyulan, düzen hukukuna yeni meşruiyet alanları açmak değil; bu sömürü ve baskı düzeninin bütün kurumlarıyla birlikte aşılmasıdır.
Bugün tartışılması gereken yalnızca Demirtaş’ın Narin dosyasına ilişkin değerlendirmesi değildir.
Asıl tartışılması gereken, yıllardır parlamenter siyasetin ve reformist çizginin devrimci iddialardan nasıl uzaklaştığı; mücadeleyi giderek daha fazla burjuva hukukunun ve düzen siyasetinin sınırlarına hapsettiğidir.
Ezilenlerin kurtuluşu, mahkeme kararlarının düzeltilmesiyle değil; sömürü düzeninin yıkılmasıyla mümkündür.
Gerçek adalet, sermaye devletinin mahkemelerinde değil; işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların kendi iktidarını kurduğu yeni toplumsal düzende hayat bulacaktır.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, hukuk teknikleri etrafında şekillenen reformist siyaset değil; kapitalizmi, emperyalizmi, faşizmi ve her tür ulusal baskıyı hedef alan radikal bir devrimci mücadele çizgisidir.
Çünkü pusulası devrim olmayan her siyaset, er ya da geç düzenin sınırlarına mahkûm olmaya mahkûmdur.
