Dersim’de 24. Munzur Kültür ve Doğa Festivali, “Hafıza ve Özgür Yaşam İçin Doğamıza, Dilimize, Kültürümüze ve İnancımıza Sahip Çıkıyoruz” şiarıyla sürüyor. Binlerce insanın katıldığı festival; konserler, paneller, yürüyüşler, anmalar ve doğa etkinlikleriyle, Dersim’in tarihsel hafızasını canlı tutmayı amaçlıyor. Madencilik projelerine, HES’lere, ekolojik yıkıma, asimilasyon politikalarına ve devletin özel savaş uygulamalarına karşı tepkiler dile getiriliyor. Kirmançki ezgiler yankılanıyor, Munzur’un özgür akışı savunuluyor, 1937-38’in acıları yeniden hatırlatılıyor.
Bütün bunlar önemlidir. Çünkü egemen sınıflar yalnızca emeği sömürmez; aynı zamanda halkların hafızasını silmeye, dilini yasaklamaya, inancını denetim altına almaya ve doğasını sermayeye açmaya çalışır. Bu nedenle kültürel direniş, ulusal ve demokratik mücadelenin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Ancak tam da burada devrimci siyasetin sorması gereken temel soru ortaya çıkar: Munzur Festivali, gerçekten sömürgeci-kapitalist düzenle hesaplaşan bir mücadele zemini mi yaratmaktadır, yoksa sistemin tolere edebildiği sınırlar içerisinde kültürel bir etkinliğe mi dönüşmektedir?
Bu soru, festivali küçümsemek için değil; onu tarihsel misyonuyla yüzleştirmek için sorulmalıdır.
Munzur Festivali, 1990’lı yılların ağır savaş koşullarında doğdu. Köy yakmaların, zorunlu göçlerin, faili meçhul cinayetlerin ve Dersim’in askeri abluka altında tutulduğu yıllarda festival, devletin yok saydığı bir halkın “Biz buradayız” deme iradesiydi. O nedenle festival yalnızca kültürel bir organizasyon değil, aynı zamanda siyasal bir meydan okumaydı.
Aradan geçen yıllar içerisinde ise Türkiye’deki düzen siyaseti de değişti. Egemen sınıflar artık yalnızca yasaklayarak değil, soğurarak, etkisizleştirerek ve mücadele alanlarını denetlenebilir sınırlar içine çekerek yönetmeyi öğrendi. Kapitalizm, yalnızca baskıyla değil, aynı zamanda metalaştırmayla da egemenlik kurar. Bir zamanlar isyanın sembolü olan birçok değer zamanla turistik gösteriye, kültürel festivale veya belediyecilik faaliyetlerine indirgenebilir.
İşte Munzur Festivali’nin önündeki temel tehlike de budur.
Festival, halkın kolektif direniş hafızasını yeniden üreten bir politik okul olmaktan uzaklaşıp konser merkezli, sembolik ve dönemsel bir etkinliğe dönüşürse, sistem açısından tehdit olmaktan çıkar. Çünkü kapitalizm, içi boşaltılmış kültürel çeşitliliği çoğu zaman kendi meşruiyetinin parçası haline getirebilir.
Geçmiş yıllarda dile getirilen eleştirilerin önemli bir bölümü de bu noktaya işaret ediyordu. Festivalin giderek siyasal tartışmaların gerilediği, konserlerin ve sahne programlarının öne çıktığı bir yapıya dönüşmesi, mücadele geleneğini zayıflatan bir eğilim olarak değerlendirildi. Bu yıl yaşanan boykot tartışmaları, tertip komitesi etrafındaki gerilimler ve temsil krizleri de aynı sorunun farklı biçimlerde sürdüğünü gösterdi.
Elbette eleştiri, festivalin tarihsel önemini reddetmek anlamına gelmez. Tam tersine, devrimci eleştiri sahiplenmenin en ileri biçimidir. Halkın ortak değerleri; dar grup çıkarlarının, siyasal rekabetlerin ya da kişisel hesaplaşmaların konusu haline getirilemez. Aynı şekilde her eleştiriyi “birliğe zarar veriyor” gerekçesiyle bastırmak da demokratik mücadele anlayışıyla bağdaşmaz. Devrimci hareket, eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarıyla gelişir.
Bunun yanında asıl eksiklik, kültür mücadelesi ile sınıf mücadelesi arasındaki bağın yeterince kurulamayışıdır.
Dersim’in yaşadığı tarihsel trajedi yalnızca ulusal inkâr politikalarının sonucu değildir. Aynı zamanda sermaye birikim süreçlerinin, sömürgeci devlet politikalarının ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin ürünüdür. Bugün Munzur’u tehdit eden maden şirketleri, baraj projeleri ve enerji tekelleri yalnızca doğayı tahrip etmiyor; köylüyü toprağından koparıyor, üretim ilişkilerini dönüştürüyor ve bölgeyi sermaye için yeni bir sömürü alanına çeviriyor.
Bu nedenle ekolojik mücadele, sınıf mücadelesinden bağımsız düşünülemez.
Kapitalizm doğayı koruyarak yaşayamaz. Çünkü kapitalist üretimin temel yasası, kârın sürekli büyütülmesidir. Dağ, orman, nehir ve maden, sermaye açısından yalnızca metadır. Bugün Munzur’u savunmak, yalnızca bir vadiyi savunmak değildir; doğayı metaya dönüştüren üretim sistemine karşı çıkmaktır.
Aynı gerçek kültürel alanda da geçerlidir.
Kapitalizm, halkların kültürünü ya inkâr eder ya da ticarileştirir. Bir yandan Kirmançki dili yıllarca yasaklanırken, diğer yandan folklor turistik bir gösteriye indirgenebilir. Böylece direnişin özü boşaltılır, geriye yalnızca tüketilebilir kültürel imgeler bırakılır. Oysa dil, inanç ve kültür ancak onları yaratan halkın özgür siyasal iradesiyle birlikte yaşayabilir.
Bu nedenle kültürel direniş, devrimci siyasal mücadeleden koparıldığında kaçınılmaz olarak liberal çokkültürlülüğün sınırlarına sıkışır. Kimliklerin tanındığı ama sömürünün sürdüğü bir düzen, gerçek özgürlük değil; baskının yeni biçimidir.
Son dönemde öne çıkarılan “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” eksenli reformist beklentiler de bu açıdan dikkatle değerlendirilmelidir. Devletin sınıfsal niteliği değişmeden, sermaye egemenliği ortadan kalkmadan ve ulusal baskının maddi temelleri tasfiye edilmeden kalıcı demokratikleşmeden söz etmek mümkün değildir. Barış, yalnızca silahların susması değildir; sömürünün, inkârın ve devlet şiddetinin ortadan kaldırılmasıdır.
Festival alanlarında yükselen “Jin, Jiyan, Azadî” sloganları, Gülistan Doku’nun akıbetinin sorulması, kayıp hafızaların sahiplenilmesi ve Munzur’un özgür akışının savunulması kuşkusuz değerlidir. Ancak bu talepler, anti-emperyalist, anti-kapitalist ve devrimci bir mücadele programıyla birleşmediği sürece sistem tarafından etkisizleştirilebilir.
Dersim tarihi bize yalnızca acıları değil, örgütlü direnişi de miras bırakmıştır. 1937-38’in katliamı, sonraki kuşakların mücadele azmini yok edemedi. Çünkü halklar yalnızca geçmişlerini anarak değil, geleceklerini örgütleyerek özgürleşebilir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, kültürel hafızayı devrimci sınıf bilinciyle birleştirebilen; ekolojik direnişi anti-kapitalist mücadeleyle bütünleştiren; ulusal demokratik talepleri emperyalizme ve sömürü düzenine karşı ortak halk mücadelesinin parçası haline getirebilen bir siyasal çizgidir.
Munzur’un özgür akışı, yalnızca bir nehrin özgürlüğü değildir. O, doğanın metalaştırılmadığı, halkların inkâr edilmediği, emeğin sömürülmediği yeni bir toplumsal düzen özleminin simgesidir.
Festival, bu devrimci ufku büyüttüğü ölçüde tarihsel misyonunu yerine getirir. Eğer yalnızca yılda birkaç gün süren kültürel bir etkinliğe dönüşürse, direniş geleneğinin taşıyıcısı değil, onun sınırlandırıldığı bir alana dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Halkın kurtuluşu; ne yalnızca kültürel kimliğin tanınmasıyla ne de doğanın korunmasına ilişkin sınırlı reformlarla mümkündür. Gerçek özgürlük; sömürgeci baskının, kapitalist sömürünün ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin ortadan kaldırıldığı devrimci bir toplumsal dönüşümle mümkün olacaktır.
Munzur’un çağrısı da tam olarak budur: Hafızayı yaşatmak kadar, geleceği örgütlemek; kültürü korumak kadar, sömürü düzenini değiştirmek; direnmek kadar, devrimi büyütmektir.
Festival, bu yürüyüşün önemli bir durağı olabilir. Ancak hiçbir zaman varılacak son durak değildir.
