HAYDAR KARATAŞ’IN DERSİM VE HALK SAVAŞI DÜŞMANLIĞI ÜZERİNE
Haydar Karataş’ın “Dersim Komünizminin Büyük Halk Kahramanı Öldü!” başlığıyla yaptığı konuşma, ilk bakışta İmam Candan (Pala Sılo) şahsında bir devrimciyi anma, Dersim’in yakın tarihine ilişkin bir hafıza konuşması gibi görülebilir. Ancak metnin bütününe bakıldığında bunun basit bir anma olmadığı görülür.
Burada hedef yalnızca bir kişi değildir.
Hedef; Dersim’in devrimci hafızası, İbrahim Kaypakkaya’nın açtığı siyasal ve ideolojik kanal, köylü kitlelerinin devrimci mücadeleyle kurduğu ilişki ve bütün bunların üzerinde yükselen Halk Savaşı perspektifidir.
Karataş’ın yaptığı şey, geçmişte yaşanmış çelişkileri, hataları, trajedileri ve bireysel pratikleri alıp bunları bütün bir devrimci tarih hakkında hüküm vermenin malzemesine dönüştürmektir. Daha da önemlisi, bunu yaparken kendisini artık o tarihin bir parçası olarak değil, o tarihin üzerinde duran “aydınlanmış” bir gözlemci olarak konumlandırmaktadır.
İşte asıl sorun buradadır.
Çünkü devrimci hareketin ağır yenilgiler, örgütsel parçalanmalar, tasfiyeci savrulmalar ve geri çekilmeler yaşadığı bir dönemde ortaya çıkıp geçmişin bütün mücadele birikimini küçümsemek, devrimciliğin sorunlarını çözmek değildir. Bu, yenilgiden hareketle devrim fikrinin kendisini mahkûm etmektir.
Karataş’ın konuşmasında görünen tam da budur:
Devrimci geçmişin eleştirisi değil, devrimci geçmişten kopuşun ideolojik gerekçelendirilmesi.
Ve bu kopuş, “sosyoloji”, “aydınlanma”, “kültür”, “hafıza”, “segmenter toplum” gibi kavramlarla akademik bir ambalaja sarılmaktadır.
Karataş’ın söyleminin en belirgin özelliği, içinden çıktığı topluma ve geçmişte ilişki kurduğu devrimci harekete yukarıdan bakmasıdır.
Burada dikkat çekici olan, geçmişin eleştirilmesi değildir. Devrimci hareketin kendi tarihini eleştirmesi zorunludur. Hatalar, yanlışlar, yanlış politikalar, örgütsel zaaflar, dogmatizm, sekterizm ve kitlelerden kopuşlar elbette tartışılmalıdır.
Fakat eleştiri ile küçümseme aynı şey değildir.
Devrimci eleştiri, “nerede yanlış yaptık, neden yenildik, hangi sınıfsal ve politik koşullar bizi geri düşürdü?” diye sorar.
Tasfiyeci eleştiri ise başka bir yere gider:
“Bütün bunlar zaten yanlıştı; o insanlar dünyayı anlamamıştı; halk bilinçsizdi; devrimcilik bir romantizmdi; geriye kalan tek doğru benim bugün sahip olduğum bakıştır.”
Karataş’ın söyleminde ikinci eğilimin ağır bastığı görülmektedir.
Bu, küçük burjuva aydınlanmacılığının klasik hastalığıdır: Kendi geçmişindeki çelişkileri çözmek yerine geçmişini küçümseyerek kendisini büyütmek.
Bir zamanlar aynı toplumun, aynı halk gerçekliğinin, aynı tarihsel çelişkilerin içinden geçen bir kişinin sonradan kendisini bütün bunların üzerine çıkararak “aydınlanmış gözlemci” pozisyonuna yerleştirmesi, hakikatin keşfi değil; çoğu durumda kişisel kopuşun ideolojik gerekçesidir.
Burada ortaya çıkan “aydın” tipi, halkı anlamaya çalışan aydın değil; halka yukarıdan ders veren aydın tipidir.
Kendi toplumunun acılarını, çelişkilerini ve devrimci arayışlarını bir araştırma nesnesine dönüştürür; fakat o toplumun mücadele tarihini aynı ciddiyetle kavramaz.
Böylece köylü küçümsenir.
Devrimci küçümsenir.
Gerilla küçümsenir.
Önderlik küçümsenir.
Ve sonunda halkın kendisi küçümsenir.
Bu noktada “aydınlanma” sözcüğü, bilimsel bir kavram olmaktan çıkar; sınıfsal bir üstünlük pozisyonunun adına dönüşür.
DERSİM HALKININ DEVRİMCİLEŞMESİNİ SOSYOLOJİK BİR LABORATUVARA HAPSETMEK
Karataş’ın Dersim çözümlemesinde “segmenter toplum” kavramına verdiği ağırlık özellikle dikkat çekicidir.
Elbette Dersim toplumunun tarihsel olarak aşiret, akrabalık, inanç, yerel dayanışma ve parçalı toplumsal örgütlenme biçimleri üzerine bilimsel araştırmalar yapılabilir. Bunların hiçbirini reddetmek Marksizm değildir.
Sorun başka yerdedir:
Bir toplumsal biçimi açıklamakla, o toplumsal biçimi sınıf mücadelesinin yerine geçirmek aynı şey değildir.
Dersim’in tarihini yalnızca akrabalık, ritüel, aşiret ve segmenter ilişkiler üzerinden okumak; devletin şiddetini, mülkiyet ilişkilerini, sınıfsal farklılaşmaları, emperyalist bağımlılığı, köylülüğün sömürülmesini ve siyasal baskıyı açıklamaya yetmez.
Marksizm toplumu durağan bir kültürel yapı olarak değil, çelişkiler içinde hareket eden tarihsel bir bütünlük olarak ele alır.
Dolayısıyla sorulması gereken yalnızca “Dersim toplumu nasıl örgütlenmişti?” değildir.
Asıl sorular şunlardır:
Kim üretim araçlarına sahipti?
Kim yoksuldu?
Devlet hangi sınıfsal ve siyasal çıkarların taşıyıcısıydı?
Köylü hangi sömürü ilişkileriyle karşı karşıyaydı?
Devlet şiddeti bu toplumsal ilişkileri nasıl yeniden üretiyordu?
Ve bütün bunlar neden belirli tarihsel dönemlerde devrimci hareketlerin gelişmesine zemin hazırladı?
Karataş’ın yaklaşımında ise toplumsal yapının kültürel ve antropolojik boyutu büyütülürken, sınıf mücadelesinin belirleyiciliği geri plana itilmektedir.
Bu, Marksist çözümleme değil; sınıfı kültürün arkasında görünmez hale getiren sosyolojizmdir.
KAYPAKKAYA’YI ANLAMAK İÇİN ÖNCE ONUN SORDUĞU SORULARI ANLAMAK GEREKİR
İbrahim Kaypakkaya’nın tarihsel önemi, Dersim’e romantik bir ilgi göstermiş olmasından ibaret değildir.
Kaypakkaya’nın kopuşu, Türkiye toplumunun niteliğini, devletin sınıfsal karakterini, ulusal ve mezhepsel baskıları, köylülüğün devrimdeki rolünü ve devrim stratejisini yeniden düşünme iddiasına dayanıyordu.
Bu nedenle Kaypakkaya’yı “Dersim’e dışarıdan gelmiş romantik devrimci” biçiminde sunmak, onun politik ve teorik kopuşunun esasını ıskalamaktır.
Kaypakkaya’nın yaptığı şey, halkı romantikleştirmek değil; halkın içindeki çelişkileri devrimci bir strateji içinde çözümlemeye çalışmaktı.
Burada temel mesele şudur:
Halkın kendiliğinden direniş kapasitesi ile bilimsel devrimci önderlik birbirinin alternatifi değildir.
Marksizm-Leninizm-Maoizm’in kitle çizgisi tam da bu ilişkinin kurulmasına dayanır.
Halktan öğrenmek, halkın mevcut bilincini mutlaklaştırmak değildir.
Halkın içindeki mücadeleyi daha ileri bir siyasal bilinç ve örgütlülük düzeyine taşımaktır.
Karataş’ın yaklaşımı ise bu ilişkiyi tersine çevirerek, halkın devrimci mücadelesini “dışarıdan gelen ideolojik müdahale” gibi göstermeye eğilimlidir.
Bu yaklaşımın mantıksal sonucu açıktır:
Eğer devrimci fikirler halkın içinden doğan çelişkilerin örgütlü ifadesi değilse, o zaman devrimcinin halkla kurduğu ilişki baştan itibaren bir “yanılgı” olarak ilan edilebilir.
Bu, tasfiyeciliğin teorik kapısını açar.
HALK SAVAŞINI “EŞKIYALIK”A İNDİRGEMENİN İDEOLOJİK İŞLEVİ
İmam Candan şahsında anlatılan devrimci pratiğin “eşkıyalık”, “çetecilik”, “cowboyluk” veya benzeri imgelerle yan yana getirilmesi de aynı ideolojik çerçevenin parçasıdır.
Elbette devrimci hareketlerin tarihinde yanlışlar, ağır hatalar ve hatta kitlelerle ilişkiyi zedeleyen pratikler yaşanmış olabilir.
Bunların üzerini örtmek Marksizm değildir.
Fakat tek tek pratiklerden hareketle bütün bir devrimci stratejiyi mahkûm etmek de Marksist tarih anlayışı değildir.
Halk Savaşı ile bireysel eşkıyalık arasında nitelik farkı vardır.
Birinde siyasal hedef, örgütlü sınıf mücadelesi, kitle çalışması ve parti önderliği vardır.
Diğerinde bunların yerine bireysel silahlı güç ve kişisel otorite geçer.
Bu ayrımı ortadan kaldırdığınızda, devrimci gerilla ile romantik eşkıyalık arasında hiçbir fark kalmaz.
Karataş’ın anlatısında tehlike tam da bu düzlemde ortaya çıkmaktadır.
Devrimci mücadelenin tarihsel bağlamını parçalayarak geriye yalnızca bireysel şiddet görüntülerini bıraktığınızda, burjuva tarih anlatısının yaptığı şeyi yeniden üretmiş olursunuz:
Nedeni silinir, yalnızca sonuç gösterilir.
Devletin, sömürünün, baskının, siyasal çatışmanın ve devrimci örgütlenmenin tarihsel bağlamı silinir; geriye “şiddet kullanan adamlar” anlatısı kalır.
Bu ise tarih değil, depolitize edilmiş hafızadır.
KENDİ GEÇMİŞİNLE HESAPLAŞMAK BAŞKA, GEÇMİŞİNİ AŞAĞILAMAK BAŞKA
Karataş’ın söylemindeki en önemli kırılmalardan biri de geçmişle kurduğu ilişkidir.
İnsan kendi geçmişini sorgulayabilir.
Bir dönem savunduğu fikirleri terk edebilir.
Devrimci hareket içindeki deneyimlerinden dersler çıkarabilir.
Bunların hiçbiri eleştiri konusu değildir.
Fakat geçmişte yaşanan bütün deneyimi aşağılamak, kendi geçmişindeki insanları küçümsemek ve nihayetinde o geçmişi yaşayan toplumsal kesimleri de “aydınlanmamış”, “geri”, “yanlış bilinçli” kitleler olarak resmetmek başka bir şeydir.
Bu, eleştirel düşünce değil; geçmişten kopuşun kibirli ideolojisidir.
Daha da kötüsü, kişinin kendi geçmişinden duyduğu pişmanlığı toplumsal bir teoriye çevirmesidir.
Kendi hayatındaki hayal kırıklığını tarihin yasası sanmak…
Kendi siyasal yenilgisini devrim düşüncesinin yenilgisi saymak…
Kendi kuşağının geri çekilişini halkın devrimci kapasitesinin yok oluşu olarak görmek…
Bunların hiçbiri bilimsel tarih anlayışı değildir.
Bu, küçük burjuva bireyin kendi yenilgisini tarihin yenilgisi olarak ilan etmesidir.
Devrimci hareketler yenilebilir.
Örgütler parçalanabilir.
Kadrolar tasfiye olabilir.
Kitle bağları zayıflayabilir.
Bir dönemin devrimci enerjisi uzun süre geri çekilebilir.
Bütün bunlar tarihin gerçekleridir.
Fakat tarihsel geri çekiliş ile tarihsel davanın geçersizleşmesi aynı şey değildir.
Tam da burada tasfiyeci düşünce devreye girer.
Tasfiyeci, yenilgiden ders çıkarmaz; yenilgiyi teorileştirir.
Geri çekilişi analiz etmez; geri çekilişi kalıcı kader ilan eder.
Örgütsel zaafları çözümlemez; örgüt fikrinin kendisini küçümser.
Ve nihayetinde geçmişin bütün bedellerini anlamsızlaştırır.
Oysa devrimci tarih, yalnızca zaferlerden oluşmaz.
Hapishaneler, işkenceler, sürgünler, idamlar, dağlar, kayıplar, açlıklar, yoksulluklar ve kuşatmalar da bu tarihin parçasıdır.
Bütün bu ağır bedelleri yalnızca “yanılmış insanların trajedisi” olarak anlatmak, o bedellerin tarihsel anlamını boşaltmaktır.
DİJİTAL ÇAĞIN YENİ KÜÇÜK BURJUVA AYDIN TİPİ: DİNLEYİCİDEN MÜŞTERİYE
Bugün ayrıca başka bir olgu ortaya çıkmıştır.
Devrimci hareketlerin örgütsel olarak zayıfladığı, genç kuşakların önemli bir bölümünün politik olarak güvensizlik yaşadığı, geçmişle gelecek arasında boşluk oluştuğu bir dönemde dijital alan yeni bir “aydın” tipi üretmektedir.
Bu tip, artık parti kurmaz.
Kitle örgütlemez.
Sınıf mücadelesinin içine girmez.
Kolektif bir siyasal pratik örgütlemez.
Bunun yerine anlatır.
Kendi geçmişini anlatır.
Eski mücadeleleri anlatır.
Devrimcileri anlatır.
Dersim’i anlatır.
Kaypakkaya’yı anlatır.
Gerillayı anlatır.
Ve giderek bütün bu tarih, kişinin kendi dijital sahnesinin dekoruna dönüşür.
Burada dinleyici kitle, siyasal özne olmaktan çıkar; seyirciye dönüşür.
Seyirci de giderek dijital pazarın müşterisidir.
Bu noktada “aydın” ile “dijital tüccar” arasındaki sınır bulanıklaşır.
İnsanların tarihsel arayışları, gençlerin siyasal merakı, devrimci geçmişe duyulan ilgi ve yenilgiler karşısındaki kafa karışıklığı; kişisel marka, izlenme, takipçi ve dijital görünürlük sermayesine çevrilebilir.
İşte bu nedenle mesele yalnızca Karataş’ın ne söylediği değildir.
Kendisini hangi toplumsal pozisyona yerleştirdiğidir.
Devrimci kitleyi örgütleyen özne yerine, devrimci geçmişi anlatan otorite…
Mücadeleye katılan militan yerine, mücadeleyi ekrandan yorumlayan anlatıcı…
Kitleyi siyasal özne olarak gören devrimci yerine, kitleyi kendi anlatısının izleyicisi haline getiren dijital figür…
Bu, çağımızın küçük burjuva entelektüel pazarının tipik ürünüdür.
HALKI KÜÇÜMSEYEN “AYDIN”, KENDİ CEHALETİNİ GÖSTERİR
Karataş’ın söylemindeki asıl çelişki burada açığa çıkmaktadır.
Kendisini “aydınlanmış” bir konuma yerleştirirken, içinden çıktığı toplumun tarihsel deneyimini küçümsemektedir.
Dersimliyi anlatırken Dersimlinin devrimci özne olma kapasitesini küçümser.
Alevi toplumsal hafızasını anlatırken onun tarihsel direniş damarını küçümser.
Devrimci geçmişi anlatırken o geçmişin siyasal anlamını küçümser.
Kaypakkaya geleneğini tartışırken onun Türkiye tarihindeki ideolojik kopuşunu küçümser.
Halk Savaşı’nı tartışırken onun sınıfsal ve siyasal karakterini küçümser.
Sonra da bütün bunların üzerine “aydınlanmış” bir gözlemci olarak çıkar.
Oysa gerçek aydınlanma, halkın üzerine çıkmak değildir.
Halkın tarihini daha derin kavramaktır.
Gerçek entelektüellik, geçmişte mücadele etmiş insanları küçümsemek değildir.
Onların neden ortaya çıktığını, hangi tarihsel zorunluluklardan doğduğunu ve hangi koşullarda yenildiklerini çözümlemektir.
Bu nedenle burada büyük bir aydın portresi değil, kendi entelektüel üstünlüğünü ilan ederek kendisini büyütmeye çalışan küçük burjuva bir megolomani görülmektedir.
Çünkü gerçek bilgi insanı kibirli değil, daha sorumlu hale getirir.
Halkın tarihini gerçekten bilen biri, o halkı küçümsemez.
Devrim tarihini gerçekten bilen biri, devrimcileri karikatürleştirmez.
Tarihsel yenilgileri gerçekten inceleyen biri, yenilgiden kişisel üstünlük devşirmez.
Karataş’ın Doğu toplumları, İslam, Alevilik ve düşünce tarihine ilişkin genellemeleri ise ayrıca ele alınmalıdır.
Doğu toplumlarını düşünce üretme kapasitesinden yoksun, Batı’yı ise aklın ve düşüncenin doğal merkezi olarak gören her yaklaşım, hangi modern kavramlarla süslenirse süslensin, ciddi bir tarihsel indirgemecilik taşır.
İslam dünyasında felsefe, bilim, hukuk, siyaset ve düşünce alanlarında ortaya çıkmış devasa tarihsel birikimi; Alevi-Bektaşi düşüncesinin farklı damarlarını; Doğu toplumlarının siyasal ve kültürel deneyimlerini yalnızca “vaaz” ve “ritüel” düzeyine indirgemek bilimsel değildir.
Aynı biçimde Marx, Lenin, Mao gibi devrimci teorisyenleri yalnızca “aktarıcı” konumuna indirmek de onların teorik üretimini kavramamaktır.
Marksizm hazır reçeteler toplamı değildir.
Marksizm somut koşulların somut analizidir.
Maoizm’in temel katkılarından biri de tam olarak budur: Evrensel Marksist ilkelerin somut toplumsal koşullarda yaratıcı biçimde uygulanması.
Dolayısıyla Mao’yu, Lenin’i veya Kaypakkaya’yı yalnızca “başkalarının düşüncelerini aktaran insanlar” şeklinde resmetmek, Marksist teorinin nasıl geliştiğini anlamamaktır.
KARATAŞ’IN ASIL SORUNU: DEVRİMCİ HAREKETİN YANLIŞLARI DEĞİL, DEVRİMCİLİĞİN KENDİSİYLE HESAPLAŞMASI
Burada artık temel mesele daha net görülebilir.
Karataş’ın konuşmasındaki sorun, devrimci hareketin eleştirilemez olduğunu savunmak değildir.
Tam tersine, devrimci hareketin tarihini eleştirmek devrimci sorumluluğun parçasıdır.
Ancak eleştirinin yönü önemlidir.
Devrimci eleştiri bizi daha ileri bir devrimci pratiğe götürür.
Tasfiyeci eleştiri ise bizi devrim fikrinden uzaklaştırır.
Birincisi geleceği arar.
İkincisi geçmişi suçlayarak bugünkü edilgenliğe meşruiyet üretir.
Birincisi halkı özneleştirir.
İkincisi halkı araştırma nesnesine çevirir.
Birincisi kitlelere güvenir.
İkincisi kitlelerin geçmişteki mücadelelerini “yanlış bilinç” olarak açıklamaya yönelir.
İşte Karataş’ın söyleminde teşhir edilmesi gereken esas yön budur.
SONUÇ: TARİHİ KÜÇÜMSEYEREK BÜYÜK AYDIN OLUNMAZ
Haydar Karataş’ın Dersim ve İmam Candan üzerine konuşması, devrimci tarihin sorunlarını çözmekten çok, o tarihten ideolojik bir kopuşun gerekçelerini üretmektedir.
Burjuva sosyolojisinin kavramlarıyla sınıf mücadelesinin üzeri örtülmekte; “segmenter toplum” gibi açıklamalar tarihsel ve sınıfsal çelişkilerin yerine geçirilmekte; devrimci gerilla ile eşkıyalık birbirine yaklaştırılmakta; Kaypakkaya geleneği romantik bir yanılgı gibi gösterilmeye çalışılmakta; Dersim halkının devrimci deneyimi ise yukarıdan bakan “aydınlanmış” bir anlatıcının malzemesine dönüştürülmektedir.
Fakat burada büyük bir paradoks vardır:
Kendisini halktan daha aydınlanmış ilan eden kişi, halkın tarihsel deneyimini anlamıyorsa gerçekten ne kadar aydınlanmıştır?
Kendi geçmişini küçümseyerek büyüyen,
kendi toplumunu küçümseyerek entelektüel üstünlük kuran,
devrimcilerin ağır bedellerini küçümseyerek kişisel bir anlatı pazarı oluşturan,
yenilgileri çözümlemek yerine yenilgiden devrim fikrinin mahkûmiyetini çıkaran bir anlayış;
ne büyük bir aydınlığın ne de derin bir tarih bilincinin göstergesidir.
Bu, olsa olsa küçük burjuva bireyciliğinin, tasfiyeciliğin ve entelektüel kibirin birleştiği bir ideolojik konumdur.
Ve en tehlikelisi, bunu devrimci tarihin içinden gelmiş olmanın sağladığı sembolik sermayeyle yapmasıdır.
Devrimci geçmişin tanığı olmak, devrimci geçmişin hâkimi olmak değildir.
Dersim’i bilmek, Dersim halkının üzerine çıkma hakkı vermez.
İmam Candan’ı tanımış olmak, onun ve onun temsil ettiği tarihsel mücadelenin bütün anlamını kendi kişisel anlatısına hapsetme hakkı vermez.
Bir dönemin devrimci hareketinden geçmiş olmak da bugün o hareketin tarihini küçümsemenin dokunulmazlığını sağlamaz.
Tam tersine:
Geçmişin ağır bedellerine tanıklık edenlerin sorumluluğu, o tarihi pazarlamak değil; bütün çelişkileriyle bilimsel olarak çözümlemektir.
Dersim’i folklorik bir “segmenter toplum” laboratuvarına,
devrimciyi cowboy figürüne,
gerillayı eşkıyaya,
köylüyü edilgen kitleye,
Kaypakkaya’yı romantik bir genç adama,
devrimci tarihi de kişisel bir dijital gösteriye indirgeyen anlayışın karşısına Marksist tarih bilinci çıkarılmalıdır.
Çünkü tarih, onu küçümseyenlerin değil; onun çelişkilerini kavrayıp değiştirmeye çalışanların alanıdır.
Dersim’in devrimci hafızası, birkaç dijital konuşmacının kişisel anlatı alanı değildir.
Kaypakkaya’nın mirası, burjuva sosyolojisinin kavramlarıyla tasfiye edilecek bir romantizm değildir.
Halk Savaşı, kişisel pişmanlıkların psikolojik sonucu olarak mahkûm edilemez.
Ve devrimci tarih, yenilgiler yaşandı diye tarihten silinemez.
Tasfiyeciliğin bütün maskeleri düşürülecek; burjuva sosyolojisinin bütün perdeleri yırtılacaktır.
Çünkü halkın tarihini küçümseyerek büyük aydın olunmaz.
Halkın mücadelesinden koparak tarih aşılmaz.
Ve devrimci geçmişe yukarıdan bakmak, insanı tarihin üzerine değil, tarihin dışına düşürür.
DEVRİMCİ DEMOKRASİ KOLEKTİFİ
