TÜRKİYE’DE ÇEVRE MÜCADELESİ VE PROTESTO HAKKI
Türkiye’de maden faaliyetlerine ve doğa tahribatına karşı çıkan köylüler, çevre savunucuları ve gazeteciler, gözaltı ve adli soruşturmalarla karşı karşıya kalıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), 13 Ekim 2026’da yayımladığı raporda, Muğla’daki Akbelen Ormanı’nda kömür madenciliğine; Ordu ve Giresun çevresinde ise altın arama faaliyetlerine karşı düzenlenen protestolara yönelik müdahaleleri belgeledi.
Rapora göre, barışçıl protestolarda kolluk kuvvetleri göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve biber gazı kullandı; protestocular hakkında gözaltı işlemleri, para cezaları ve çeşitli adli soruşturmalar yürütüldü. Ordu’nun Perşembe Yaylası çevresindeki altın arama faaliyetlerine karşı çıkan bölge halkı, su kaynakları, hayvancılık ve yaşam alanları üzerindeki olası etkiler konusunda kaygılarını dile getirdi. Raporda, bazı soruşturma ve müdahalelerin protestoları caydırıcı etki yarattığı belirtildi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye’nin kasım ayında ev sahipliği yapacağı COP31 iklim konferansı öncesinde çevre savunucularının ve sivil toplumun haklarının korunması çağrısında bulundu.
TOPRAĞIN, SUYUN VE YAŞAMIN ÜZERİNDEKİ ÇIKAR HESAPLARI
Akbelen’den Karadeniz yaylalarına uzanan mücadele, doğanın kim için ve hangi amaçla kullanıldığı sorusunu gündeme getiriyor. Köylülerin geçim kaynakları, meraları, ormanları ve su havzaları madencilik projelerinin etkisi altına girdiğinde mesele yalnızca çevresel bir sorun olmaktan çıkıyor; mülkiyet, geçim, kamusal karar alma ve halkın kendi yaşam alanları üzerinde söz sahibi olması sorununa dönüşüyor.
Bir yanda enerji ve maden yatırımları, diğer yanda toprağını ve suyunu korumaya çalışan yerel halk bulunuyor. Bu çatışmanın toplumsal boyutu, ekonomik faaliyetlerin maliyetini kimin üstlendiği sorusunda düğümleniyor. Projelerden gelir elde eden şirketlerle, suyu kirlenme veya yaşam alanını kaybetme riskiyle karşılaşan halk aynı konumda değil.
COP31 gibi uluslararası iklim toplantıları, çevre politikalarının tartışılması için önemli bir zemin oluşturabilir. Ancak iklim kriziyle mücadele, yalnızca konferanslarda verilen sözlerle ölçülemez. Ormanların, meraların ve su kaynaklarının korunması; yerel halkın karar süreçlerine katılması ve çevre mücadelesi yürütenlerin haklarının güvence altına alınması gerekir.
Çevreyi korumak için söz söyleyenlerin gözaltı ve soruşturma baskısıyla karşılaşması, kamusal tartışma ve protesto hakkı bakımından ciddi bir sorundur. Halkın yaşam alanlarına ilişkin itirazları bastırılacak bir güvenlik meselesi olarak değil, yanıtlanması gereken toplumsal talepler olarak ele alınmalıdır.
Doğayı koruma mücadelesi, yaşamı ve geçim kaynaklarını koruma mücadelesidir. Akbelen’de ve Karadeniz’de yaşananlar, çevre politikalarının şirketlerin ekonomik çıkarlarıyla sınırlanamayacağını; halkın, emeğin ve doğanın ihtiyaçlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
