DİYALEKTİK ADINA TEK BOYUTLU BİR STRATEJİ
Anton Ekmekçi’nin Gazete Patika’da yayımlanan “Jeopolitikteki Tektonik Sarsıntılar ve Proleter Strateji” başlıklı altı makalelik serisi; savaş teknolojilerindeki dönüşümü, yapay zekâyı, otonom gözetleme sistemlerini ve gerilla savaşı arasındaki ilişkiyi tartışması bakımından iddialı bir çerçeve sunmaktadır. Ancak serinin bütününe hâkim olan yaklaşım, teknolojik gelişmeleri üretim ilişkilerinden ve sınıf mücadelesinden kopararak başlı başına belirleyici bir güç haline getiren, böylece burjuva teknolojik determinizminin sınırlarına yaklaşan bir karakter taşımaktadır.
Ekmekçi’nin serisi boyunca işlediği temel tezlerden biri, Hindistan Komünist Partisi (Maoist) hareketinin yaşadığı ağır kayıpları ve Genel Sekreter Basavaraju’nun, yani Nambala Keshava Rao’nun, 21 Mayıs 2025’te Abujhmad’da öldürülmesini esas olarak tek bir nedensellik üzerinden açıklamaktır: Yapay zekâ ve yeni savaş teknolojileri gelişmiş, Hindistan Maoistleri ise “statik coğrafya” ve eski savaş anlayışı içerisinde kalmış, dolayısıyla ağır bir yenilgi yaşamıştır.
Bu indirgemeci bakış, yalnızca Hindistan deneyimini tek nedene indirgemekle kalmamakta; Jose Maria Sison’u ve Filipinler deneyimini giderek evrensel bir stratejik reçeteye dönüştürmekte, kuantum mekaniği, Rayleigh kriterleri ve Gödel’in eksiklik teoremleri gibi doğa bilimleri ve matematik alanlarına ait kavramları askeri stratejiye mekanik biçimde uyarlayarak diyalektik materyalizmin yöntemini de zedelemektedir.
Serinin temel zaafları, bilimsel sosyalizm temelinde birkaç başlık altında ele alınabilir.
Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Genel Sekreteri Basavaraju’nun ve Merkez Komite Koruma Birliği’ne bağlı 7 Nolu birliğin yaşamını yitirdiği operasyon, hareket açısından ağır bir darbedir. Bu kayıp, kuşkusuz Hindistan Maoist hareketinin askeri ve örgütsel kapasitesi bakımından ciddi sonuçlar doğurmuştur.
Ancak bu trajik sonucu neredeyse tamamen dijital altyapının, yapay zekâ destekli gözetleme ve hedefleme sistemlerinin gelişmesine bağlamak, diyalektik materyalizmle bağdaşmayan tek nedenli bir açıklamadır.
Gerçek bir devrimci eleştiri; yapay zekâ, dronlar ve iletişim teknolojilerinin yanı sıra şu somut başlıkları da incelemek zorundadır:
– İstihbarat ağlarının ve kontrgerilla tekniklerinin gelişimi,
– Kitle tabanındaki değişimler ve halk ile gerilla arasındaki bağların niteliği,
– Örgütsel güvenlik açıkları ve iletişimin denetlenememesi,
– Kadro kayıpları ve uzun süreli yıpranma,
– Devletin bölgeye ekonomik, siyasal ve askeri nüfuzunun genişlemesi,
– Madenler, ormanlar ve altyapı üzerinden gelişen sermaye-devlet ilişkilerinin toplumsal yapıyı dönüştürmesi.
Bunları paranteze alıp yenilgiyi doğrudan teknolojik dönüşüme bağlamak, üretim ilişkilerini ve sınıf mücadelesini geri plana iten teknolojik determinizme düşmektir.
Savaş, matematiksel bir denklem veya saf bir teknoloji yarışı değildir. Savaş, sınıfların iradi, politik, ekonomik ve askeri çatışmasının yoğunlaşmış biçimlerinden biridir.
Ekmekçi’nin serideki ısrarlı iddialarından biri, Hindistan Maoistlerinin “statik coğrafya” içerisinde sıkıştığı ve dağların ve ormanların artık eski anlamda güvenli bir sığınak olma niteliğini yitirdiğidir.
Oysa materyalist perspektifte coğrafya yalnızca dağ, orman ve haritadaki fiziksel noktalardan oluşan soyut bir uzam değildir.
Coğrafyanın askeri ve siyasal anlamı; o bölgede yaşayan insanların toplumsal ilişkileri, sınıfsal dinamikleri, ekonomik yapı ve devletin denetim kapasitesiyle şekillenir.
Bir dağ yalnızca dağ değildir.
Bir orman yalnızca orman değildir.
Bir köy yalnızca haritadaki bir nokta değildir.
Gerilla savaşının gücü, yalnızca arazinin fiziksel kıvrımlarından değil, o coğrafyanın kitlelerle kurulan canlı siyasal bağ içerisinde taşıdığı anlamdan doğar.
Dolayısıyla “coğrafya değişti, eski gerilla savaşı çöktü” demek, toprağın üzerindeki insanı ve sınıf mücadelesini denklemden çıkarmaktır.
Kitlelerle bağ zayıflıyorsa dünyanın en elverişli coğrafyası bile bir direniş kalesine dönüşemez. Tersine, güçlü toplumsal bağların bulunduğu koşullarda coğrafyanın siyasal ve askeri anlamı da farklılaşır.
Bu nedenle Hindistan’daki krizin kökenini yalnızca coğrafyanın “statik” kalmasında aramak yetersizdir. Asıl mesele, toplumsal ilişkilerdeki değişim, kitle bağlarının niteliği ve devletin o coğrafyaya ekonomik, siyasal ve askeri nüfuz biçimlerinin dönüşümüdür.
Ekmekçi, Hindistan’ın “başarısızlığının” karşısına Jose Maria Sison’u ve Filipinler deneyimini evrensel bir stratejik reçete olarak koymaktadır.
Sison’un 1974 tarihli Specific Characteristics of Our People’s War (Halk Savaşımızın Özgül Özellikleri) çalışması, Filipinler’in somut koşullarının özgül bir tahlilidir. Bu çalışmanın değeri de tam olarak buradadır: Somut koşullardan hareket etmesi.
Maoist yöntemin özü zaten budur: Somut koşulların somut tahlili.
Ancak 1974’te belirli tarihsel koşullar içerisinde kaleme alınmış bir teorik metni ve Filipinler pratiğini, bugünün yapay zekâ destekli emperyalist savaş teknolojilerine karşı her derde deva evrensel bir anahtar haline getirmek, savunulan yöntemin kendisiyle çelişmektedir.
Communist Party of the Philippines (Filipinler Komünist Partisi) ve onun silahlı gücü New People’s Army (Yeni Halk Ordusu) uzun yıllardır mücadele yürütmektedir. Bu deneyim kuşkusuz incelenmeli ve dersler çıkarılmalıdır. Ancak uzun süre ayakta kalmak ile stratejik zafer kazanmak aynı şey değildir.
Filipinler devleti hâlâ ayaktadır. Yeni Halk Ordusu stratejik iktidarı ele geçirmiş değildir. Dolayısıyla Filipinler deneyimini Hindistan’ın karşısına kusursuz bir başarı modeli olarak koymak, henüz kanıtlanması gereken bir önermeyi veri kabul etmektir.
Teori, somut tarihsel koşullarla bağından koparıldığında yaşayan bir kılavuz olmaktan çıkar ve dogmatik bir formüle dönüşür.
Çin deneyimi Çin’e, Filipinler deneyimi Filipinler’e özgüdür. Devrimci deneyimlerden evrensel ilkeler çıkarılabilir; ancak hiçbir deneyim kendi tarihsel koşullarından koparılarak evrensel şablona dönüştürülemez.
Ekmekçi, serinin orta bölümlerinde yapay zekânın sınırlarını açıklamak amacıyla optik bilimindeki “Rayleigh kriterleri”, kuantum mekaniği, Demokritos ve Epikür’ün atom anlayışları ile matematikçi Kurt Gödel’in eksiklik teoremleri gibi kavramları gerilla savaşının teorik çerçevesine taşımaktadır.
Burada sorun bilimsel gelişmelerden yararlanılması değildir. Sorun, doğa bilimlerinin yasalarını toplumsal ve siyasal mücadele alanına mekanik analojiler yoluyla aktarmaktır.
Yapay zekânın geçmiş verilerine dayanması, tümevarımsal sınırları bulunması ve insan iradesinin ortaya çıkarabileceği öngörülemeyen gelişmeleri bütünüyle hesaplayamaması elbette tartışılabilir. Ancak bunu optik kırınım yasaları veya Gödel’in matematiksel teoremleri üzerinden sınıf savaşının doğrudan açıklaması haline getirmek, diyalektik materyalizmden çok bilimciliğe yaklaşmaktadır.
Marx ve Engels doğa bilimlerindeki gelişmeleri diyalektik düşüncenin geliştirilmesinde önemsemişlerdir. Fakat hiçbir zaman sınıf mücadelesinin yasalarını fizik formüllerine indirgememişlerdir.
Yapay zekâ, insan emeğinin ve toplumsal üretimin ürünü olan bir teknoloji ve sermaye biçimidir. Onu her şeyi gören mistik bir güç haline getirmek ne kadar yanlışsa, fiziksel yasalar üzerinden mutlak “kör noktaları” bulunan bir savaş mekanizmasına indirgemek de o kadar eksiktir.
Mesele yalnızca yapay zekânın neyi görebildiği değildir.
Asıl mesele, devletin istihbarat kapasitesi, örgütsel güvenlik, kitle desteği, siyasal hegemonya ve sınıflar arasındaki güç ilişkileridir.
Ekmekçi serinin son bölümlerinde yapay zekânın değer yaratmadığını, bunun Kapital’deki sabit sermaye ve değer aktarımı teorisi üzerinden açıklanabileceğini, yapay zekânın kendi başına artı-değer yaratamayacağını ve kapitalist üretimin iç çelişkilerini derinleştireceğini savunarak daha sağlam bir ekonomi politik zemine yaklaşmaktadır.
Canlı emek olmaksızın makinelerin kendi başlarına yeni değer yaratamayacağı, makinenin mevcut değeri ürüne aktardığı ve kapitalist üretimin sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle kendi çelişkilerini derinleştirdiği Marksist ekonomi politiğin temel meselelerindendir.
Ancak buradan yapay zekânın askeri alandaki etkisini küçümsemek veya onu yalnızca değer üretimi üzerinden değerlendirmek doğru değildir.
Burjuvazi yapay zekâdan doğrudan artı-değer üretmese bile onu işçi sınıfının denetlenmesi, gözetlenmesi, savaşların yürütülmesi ve devrimci hareketlerin bastırılması için kullanabilir.
Sermayenin kriz içerisinde olması, onun ezilenler üzerindeki askeri kapasitesini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Tersine, kapitalist kriz derinleştikçe burjuvazinin baskı, gözetim ve savaş araçlarına daha fazla başvurması mümkündür.
Dolayısıyla yapay zekânın değer yaratma kapasitesi ile onun sınıf mücadelesindeki kullanım kapasitesi birbirine karıştırılmamalıdır.
Anton Ekmekçi’nin serisi, yapay zekâ çağında devrimci stratejinin yenilenmesi gerektiği yönündeki haklı kaygıyı, mekanik bir teknolojik determinizm ve seçmeci teorik referanslarla malul bir çerçeveye hapsetmektedir.
Gerçek diyalektik materyalizm, hazır reçeteler aramak veya fizik formüllerini devrimci stratejinin yerine koymak değildir. Görev, değişen maddi koşulları bütün çelişkileriyle kavramaktır.
Yapay zekâ, otomasyon ve yeni nesil savaş teknolojileri devrimci stratejinin mutlaka hesaba katması gereken maddi gerçekliklerdir. Fakat bunlar üretim ilişkilerinden, sınıf mücadelesinden, emperyalist hegemonya krizlerinden, devletin siyasal ve askeri örgütlenmesinden ve kitlelerin pratik konumundan koparılamaz.
Hindistan Maoistlerinin yaşadığı ağır kayıplar, teknoloji faktörü yok sayılarak açıklanamaz. Fakat yalnızca teknolojiye de indirgenemez. Aynı biçimde Sison’un ve Filipinler deneyiminin önemi reddedilemez; ancak bunlar evrensel ve değişmez stratejik reçetelere dönüştürülemez.
Gerçek devrimci eleştiri, yenilgiyi romantikleştirmediği gibi teoriyi de putlaştırmaz. Geçmiş deneyimlerden öğrenir, fakat hiçbir deneyimin önünde diz çökmez.
Çünkü:
Teknoloji tarihin yerine geçirilemez.
Coğrafya toplumun ve sınıf mücadelesinin yerine konulamaz.
Hiçbir teorisyen, ne Sison ne bir başkası, somut tahlilin ve yaşayan pratiğin yerini alamaz.
Diyalektik materyalizmin görevi, değişen gerçekliği bütün çelişkileriyle kavramak ve proleter devrimci pratiğin yolunu bu somut zemin üzerinde yeniden örmektir.
Sercan AYDIN
