Burjuva Siyasetinin Sıkışması, “Mutlak Butlan” ve “Günah Keçisi” Tiyatrosu: Kemal Kılıçdaroğlu Eleştirilerinin Sınıfsal ve Sosyolojik Analizi

a7e81bb1-3f82-4d94-8534-3345464a3cc8

Türkiye’de egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin en büyük mahareti, sistemin yapısal krizlerini, kitlelerin açlığını ve geleceksizliğini tekil şahısların sırtına yükleyerek düzeni temize çıkarmaktır. Bugün burjuva muhalefetinin iç hesaplaşmalarında ve CHP bünyesinde yürütülen “mutlak butlan” (hukuken geçersizlik) tartışmalarında Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik geliştirilen linç kültürü, tam olarak bu amaca hizmet eden sosyolojik bir fenomendir.

Dün “Piro”, “Dürüst” ve “Kurtarıcı” ilan edilen bir burjuva bürokratının, bugün “Roma’yı yakan hain” mertebesine indirilmesi, burjuva siyasetinin kaygan, ilkesiz ve oportünist zeminini bir kez daha kanıtlamıştır. Kendini “ilerici”, “çağdaş” veya “sol” olarak pazarlayanların, kriz anında Kemalist devlet aygıtının yüz yıllık reflekslerine rücu ederek geleneksel faşist kodlarla hareket etmesi, Marksizm-Leninizm-Maoizm açısından şaşırtıcı değildir. Çünkü faşizm, sadece açık askeri diktatörlüklerde değil, burjuva demokrasisi maskesi takmış kurumların ve zihniyetlerin her hücresinde gizlidir.

Bugün Kılıçdaroğlu etrafında koparılan fırtına yalnızca CHP içindeki bir klik dalaşı değildir; aynı zamanda Saray rejiminin burjuva muhalefeti kendi sınırları içerisinde yeniden dizayn etme operasyonunun bir parçasıdır. Dün “değişim”, “adalet” ve “helalleşme” söylemleriyle vitrine çıkarılan Kılıçdaroğlu’nun, bugün mahkeme kararları ve devlet müdahalesi tartışmaları eşliğinde yeniden CHP’nin başına taşınmak istenmesi, burjuva düzen siyasetinin çürümüş karakterini açık biçimde göstermektedir. Kendi parti genel merkezine polis zoruyla giren ya da bunu devlet gücüyle mümkün hale getirmeye çalışan bir siyasal figürün düştüğü durum, düzen siyasetinin geldiği çürümenin özetidir. Bu nedenle toplumun önemli bir kesiminde Kılıçdaroğlu’nun Saray rejiminin fiili bir kayyumu gibi hareket ettiği yönündeki algı büyümektedir.

Onca seçim kaybetmiş, milyonlarca insanda umutsuzluk yaratmış bir siyasetçinin, 80 yaşına yaklaşmasına rağmen hâlâ burjuva koltuk sevdasına sarılması da parlamenter düzenin ahlaki iflasını göstermektedir. Burjuva parlamentarizminde koltuklar halka hizmet araçları olmaktan çıkar, kişisel kariyerin ve sınıfsal ayrıcalıkların korunma alanına dönüşür. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin beklentileri ise yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan propaganda başlıkları olarak kalır.

“Manisalı Özgür”e Norm, “Dersimli Kemal”e Suç: Türk Şovenizmi ve Egemen Kimlik Siyaseti

“Manisalı Özgür, Trabzonlu Ekrem ya da Rizeli Tayyip denmiyor ama Dersimli Kemal” tespiti, egemen sınıf ideolojisinin en çıplak halidir. Burada karşımıza çıkan olgu, Türk şovenizminin ve Sünni-İslam egemenliğinin devlet bürokrasisinde ve burjuva siyasetindeki kurumsallaşmış gücüdür.

Egemen sınıf ideolojisi, belirli kimlikleri (Türk ve Sünni) “makbul vatandaş” ve norm olarak kabul eder. Bu norma sahip olan siyasetçilerin kökeni bir tehdit ya da tartışma konusu yapılmaz; çünkü onlar sistemin ana gövdesine dahildir. Ancak söz konusu Dersim, Kürt, Ermeni ya da Alevi kimliği olduğunda statüko hemen alarm durumuna geçer.

“Dersimli” vurgusu, basit bir coğrafi tanımlama değildir. Dersim; 1937-38’de gerçekleştirilen katliamların, zoraki asimilasyonun ve devlet terörünün tarihsel hafızasıdır. Kitlelerin bilinçaltına enjekte edilmek istenen mesaj açıktır: “Egemen kimliğe ait olmayanlar, ne kadar sadık bürokrat olurlarsa olsunlar, devletin gerçek sahibi olamazlar.”

Ancak burada başka bir çarpıtma daha yapılmaktadır. Dersim’in tarihsel direniş hafızası ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun düzen siyaseti içerisindeki pratiği arasında özsel bir bağ kurmak mümkün değildir. Aynı şekilde yalnızca Alevi kimliğine sahip olmak da bir kişiyi otomatik olarak ezilenlerin temsilcisi yapmaz. Tarihsel Alevi öğretisinde zulme boyun eğmek, saray iktidarlarına teslim olmak ve adaletsizliğe ortak olmak ağır bir toplumsal ve ahlaki düşkünlük sebebi olarak görülmüştür. Yezid figürü, Alevi belleğinde yalnızca tarihsel bir kişi değil; saray zorbalığının, zulmün ve adaletsiz düzenin sembolüdür. Bugün Saray rejiminin mahkemelerine, siyasal mühendislik operasyonlarına ve baskı aygıtlarına biat eden bir çizginin Alevi toplumsal değerleri açısından “düşkün” olarak değerlendirilmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Dolayısıyla mesele yalnızca kimlik değil, hangi sınıfsal ve siyasal hattın temsil edildiğidir. Egemen düzenin sınırları içerisinde hareket eden, onun bekasına hizmet eden her siyasal figür; kökeni ne olursa olsun aynı sömürü düzeninin parçası haline gelir.

Sosyalistlerin ve Devrimcilerin Burjuva Tiyatrosuna Meze Olma Hatası

Sosyalistlerin ve devrimci muhaliflerin CHP kurultaylarını adeta bir “mahalle muhtarlığı seçimi” ciddiyetiyle takip etmesi eleştirisi, Marksist-Leninist-Maoist perspektiften hayati bir ideolojik zaafa işaret eder.

CHP, tarihsel zemininden bugününe kadar burjuva devlet sisteminin, Kemalist ideolojinin ve düzen siyasetinin en köklü taşıyıcılarından biridir. Sınıfsal karakteri gereği komprador burjuvazinin bir kliği olan bu partinin başına hangi ismin geçeceği, sınıflar mücadelesinin seyrini kökten değiştiremez. Faşist diktatörlüğün yapısal sınırları içinde, icra makamındaki kişilerin değişmesi sömürünün biçimini değiştirebilir ancak özünü değiştiremez.

Kendini devrimci veya sosyalist olarak tanımlayan kesimlerin, kitlelerin enerjisini bu burjuva klik dalaşlarına kanalize etmesi, parlamenter hayalleri beslemesi ve adeta tribün taraftarı gibi bir burjuva kliğine karşı diğerini savunması tam bir tasfiyeciliktir. Kılıçdaroğlu’nun hırsız olmaması ya da kişisel olarak sade bir yaşam sürmesi, onun savunduğu düzen siyasetinin sömürücü karakterini değiştirmez. Burjuva devletini “dürüst liderlerle” reforme etme fikri tarihsel olarak iflas etmiş bir yanılsamadır. Devlet aygıtı parçalanmadığı sürece, dürüst bireyler yalnızca bu sömürü mekanizmasının daha pürüzsüz işlemesini sağlayan teknokratlara dönüşür.

İstanbul Bilgi Üniversitesinin Kapatılması: Akademik Özerklik Yanılsaması ve Faşizmin Kurumsallaşması

İstanbul Bilgi Üniversitesinin bir kararnameyle kapatılması tartışmaları, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile tahkim edilen aşırı merkezileşmenin yeni bir örneğidir. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum, faşizmin kurumsallaşma ve ideolojik alanı tamamen denetim altına alma sürecinin devamıdır.

Burjuva demokrasilerinde “akademik özerklik”, “ifade özgürlüğü” ve “hukuk devleti” gibi kavramlar çoğu zaman egemen sınıfların kendi sömürü düzenlerini meşrulaştırmak için kullandıkları ideolojik örtülerdir. Kriz derinleştiğinde ise bu örtüler hızla kaldırılır. Üniversiteler yalnızca bilgi üretim merkezleri değil, aynı zamanda egemen ideolojinin yeniden üretildiği ya da muhalif fikirlerin gelişebildiği alanlardır.

Bir üniversitenin tek bir kararnameyle kapatılabilmesi, faşizmin tahkim edildiği koşullarda ideolojik alanın tamamen tek tipleştirilmesi anlamına gelir. Yarı sömürge ve geri kapitalist bir düzende hukuk, egemen kliklerin ihtiyaçlarına göre şekillenir; onların çıkarlarına hizmet etmeyen hiçbir kurumun —ister burjuva üniversitesi olsun ister başka bir yapı— yaşamasına tahammül gösterilmez.

Özcesi: Çözüm Nerede?

Egemenlerin Dersim, Ermeni, Kürt ve Alevi kimlikleri üzerinden geliştirdiği bu ırkçı ve faşist nefret dili, kitlelerin haklı öfkesini suni hedeflere yönlendirerek esas düşmanı gizlemeyi amaçlamaktadır. Gerçek sorumlular emperyalizm, komprador burjuvazi ve onların siyasal temsilcileridir.

Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik yürütülen sistematik linç kampanyası, burjuva siyasetinin ne kadar çürümüş, ilkesiz ve ikiyüzlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Aynı zamanda kriz anlarında en “demokrat” görünen çevrelerin bile ne kadar hızlı biçimde şovenist ve devletçi reflekslere sarılabildiğini ortaya koymuştur.

Çözüm; burjuva kliklerinin, kurultay delegelerinin ya da “dürüst bürokratların” insafında değildir. Çözüm, işçi sınıfının, ezilen inançların ve ezilen ulusların kendi bağımsız sınıfsal hattını örmesindedir. Ezilenlerin kurtuluşu, burjuva sisteminin aktörlerini değiştirmekle değil; bu mezhepçi, şovenist ve faşist sömürü düzenini kökten sarsacak örgütlü bir halk mücadelesiyle mümkündür.

Mehmet Karaca

Exit mobile version