Komünist hareketin tarihi yalnızca egemen sınıflara karşı yürütülen bir mücadele tarihi değildir. Aynı zamanda proletaryanın devrimci çizgisini bulandıran, örgütsel iradeyi zayıflatan ve hareketi içeriden çürüten her türlü oportünizme, revizyonizme ve tasfiyeciliğe karşı verilen kesintisiz bir İki Çizgi Mücadelesi tarihidir. Her tarihsel dönemeç, devrimci safları netleştirirken aynı zamanda yeni sapma biçimlerini de ortaya çıkarmıştır.
Bugün devrimci hareketin ve özel olarak Maoist safların karşı karşıya bulunduğu tehlikelerden biri, uzun yılların geri çekilme koşullarında şekillenmiş yeni bir tasfiyeci tipolojinin ortaya çıkmış olmasıdır. Bu tipoloji, açık bir ideolojik tutum almaktan kaçınan, örgütlü mücadeleyi reddeden, kolektif iradeyi küçümseyen ve devrimci siyaseti bireysel hesapların nesnesi hâline getiren unsurlardan oluşmaktadır.
Saflar netleştiğinde taraf olamayanlar, gerçekte tarafsız değildir. İdeolojik mücadele keskinleştiğinde “her iki tarafı da anlıyorum” diyerek kendisini güvenli bir alana çekenler, çoğu zaman tarihin en gerici pozisyonuna savrulurlar. Çünkü devrimci mücadelede tarafsızlık yoktur. Sınıf mücadelesi, ortada durmayı değil, doğru çizginin yanında saf tutmayı dayatır.
Uzun yılların tasfiyeci atmosferi, bazı çevrelerde son derece tehlikeli bir karakter aşınması yaratmıştır. Bu aşınmanın merkezinde bireyciliğin mutlaklaştırılması bulunmaktadır. Kolektif iradenin yerine kişisel kanaat, örgüt disiplininin yerine keyfilik, devrimci sorumluluğun yerine bireysel konfor geçirilmiştir. Böylece örgütlü mücadele yerine örgütsüzlük, disiplin yerine liberalizm, fedakârlık yerine kariyerizm yüceltilmiştir.
Bu unsurlar kendilerini çoğu zaman “bağımsız düşünür”, “tarafsız gözlemci”, “eleştirel akıl” veya “iki tarafın da saygı duyduğu kişi” olarak sunmaktadır. Ancak bu görüntünün arkasında çoğu zaman ilkesizlik, kararsızlık ve sorumluluktan kaçış bulunmaktadır. Örgütlü mücadele bedel ister. Disiplin ister. Hesap verme bilinci ister. İşte tam da bu nedenle bu tipler örgütlü yaşamdan uzak durur; fakat buna rağmen devrimcilik iddiasını sürdürmeye çalışırlar.
İdeolojik ve politik ayrışmalar, samimi devrimciler için doğru çizgiyi daha net kavrama ve o çizgide kenetlenme fırsatıdır. Oysa pragmatist unsurlar için bu ayrışmalar kişisel manevra alanları yaratır. Her iki tarafla da ilişkilerini sürdürmeye çalışırlar. Bir tarafta diğerini kötüleyip öteki tarafta berikinin dedikodusunu yaparlar. Hiçbir yerde sorumluluk üstlenmez, hiçbir yerde hesap vermezler. Ancak her çevrenin sunduğu imkânlardan sonuna kadar yararlanmak isterler.
Bu tutum, devrimci siyasetin değil; küçük burjuva pragmatizminin ve liberal bireyciliğin ürünüdür. Böyleleri devrimci hareket içerisinde üretici değil tüketici, kurucu değil bozucu, birleştirici değil ayrıştırıcı bir rol oynarlar. Onların varlığı, güven ilişkilerini aşındırır, ideolojik netliği bulandırır ve örgütsel yaşamı zehirler.
Daha da tehlikelisi, bazı unsurların bilinçli bir ikili oyun oynamasıdır. Tasfiyeci çizgiyle bağlarını korurken, devrimci saflara yakın görünmeye çalışırlar. Bilgi taşırlar, dedikodu üretirler, ilişkileri manipüle ederler ve bunu kendi kişisel konumlarını güçlendirmek için kullanırlar. Devrimci hareketin tarihinde bu tür tipler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Ancak hiçbir dönemde de uzun vadede başarılı olamamışlardır. Çünkü devrimci siyaset eninde sonunda maskeleri düşürür ve herkesi gerçek konumuyla ortaya çıkarır.
Bu kesimlerin yarattığı tahribat küçümsenemez. İdeolojik netliği bulandırırlar. Güvensizlik üretirler. Örgütsüzlüğü meşrulaştırırlar. Kendi çürümüş yaşam tarzlarını özgürlük ve bağımsızlık olarak pazarlamaya çalışırlar. Böylece yeni güçlerin örgütlü mücadeleye yönelmesini engelleyen bir rol oynarlar.
Başkan Mao’nun liberalizme karşı yürüttüğü mücadele bugün de güncelliğini korumaktadır. Liberalizm yalnızca bir düşünce biçimi değil; örgütsel iradeyi kemiren, ilkeli mücadeleyi felç eden ve devrimci kararlılığı aşındıran bir hastalıktır. Bu hastalığa karşı mücadele etmek, yalnızca teorik bir görev değil, aynı zamanda örgütsel bir zorunluluktur.
Bu nedenle devrimci safların önünde duran görev açıktır: Tasfiyeciliğin her biçimine, pragmatizmin her görünümüne ve örgütsüzlüğün her tür propagandasına karşı ideolojik mücadeleyi yükseltmek. Kolektif iradeyi güçlendirmek. Demokratik merkeziyetçiliği savunmak. Disiplini ve örgüt bilincini tahkim etmek.
Devrim, kararsızların, pragmatistlerin ve iki tarafa birden oynayanların işi değildir. Devrim; bedel ödemeyi göze alanların, doğru bildiği çizgide kararlılıkla yürüyenlerin ve kolektif davayı kişisel çıkarlarının üstünde tutanların eseridir.
Bugün az olabiliriz. Ancak tarih göstermiştir ki devrimci haklılık, sayısal çoklukla değil ideolojik doğrulukla ölçülür. Dün olduğu gibi bugün de tasfiyeciliğe karşı mücadele edenler, yarının devrimci birikimini yaratmaktadır. Bu bilinçle hareket ediyor, tüm samimi devrimcileri ideolojik netlik, örgütsel disiplin ve devrimci kararlılık temelinde birleşmeye çağırıyoruz.
Çünkü devrimin bayrağı; liberalizmin, pragmatizmin ve ilkesiz uzlaşmaların değil, devrimci ciddiyetin, kolektif iradenin ve militan kararlılığın ellerinde yükselecektir.
AYDIN ÜNSAL
