Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketi tarihinde İbrahim Kaypakkaya, yalnızca bir dönemin önderi değil; Kemalizmden Kürt ulusal sorununa kadar solun tüm tabularıyla hesaplaşmış komünist bir iradedir. Onun çizgisi; uzlaşmanın değil kopuşun, parlamentarizmin değil silahlı devrimci mücadelenin çizgisidir. Kaypakkaya’yı özgün kılan, yalnızca bu teorik cesareti değil, savunduğu düşünceler uğruna işkencehanelerde sergilediği ve teorisini yaşamıyla doğrulayan komünist militan pratiğidir.
Ancak bugün Kaypakkaya adına gerçekleştirilen anma pratikleri, bu radikal devrimci özün sistemli bir biçimde aşındırıldığını göstermektedir. Sokaklarda, alanlarda ve fiili mücadele zeminlerinde Kaypakkaya’yı anmaya dönük ortaya konan inatçı, nitelikli duruş ve çıkışlar istisna tutulursa; her yıl olduğu gibi bu yıl da mücadele perspektifinden koparılmış steril, kontrollü ve rutin bir “anma kültürü” egemen hale getirilmektedir. Kaypakkaya’nın adı sokaklardan, fabrikalardan ve fiili mücadelenin sert gerçekliğinden koparılarak; emek harcamadan ve risk almadan pahalı kongre salonlarına, otel konferanslarına, şatafatlı kültür merkezlerine taşınmaktadır. Spot ışıkları, profesyonel organizasyon estetiği ve protokol düzeni, devrimci anma anlayışını liberal-kültürel bir gösteriye dönüştürmektedir.
Bu salon siyasetinin yarattığı en büyük tahribat, kitleleri mücadelenin aktif öznesi olmaktan çıkarıp edilgen birer izleyiciye dönüştürmesidir. Bugün birçok anma programı, politik bir seferberlik alanı olmaktan ziyade, yılda bir kez marşların söylendiği, sloganların atıldığı ve ardından örgütsüz günlük yaşama geri dönüldüğü birer “duygusal boşalım” ritmine indirgenmiştir.
Kuşkusuz bu eleştiri, salonlarda kitlelerin bir araya gelmesini mutlak bir reddediş anlamına gelmez. Belirli dönemlerde, sınıf mücadelesinin içinden gelişen örgütlenmelerin, fiili eylemlerin ve pratik yönelimlerin bir parçası olarak kapalı alanlar da pekala kullanılabilir. Ancak buradaki temel kriter, salonun bir amaç değil araç olmasıdır; salonlar ancak geniş kitleleri doğrudan bu amansız mücadeleye çağıran, onları örgütleyen ve sokağın dinamizmiyle buluşturan bir işlev üstlendiği sürece devrimci bir anlam taşır.
Kapitalist liberal sistem, devrimci enerjiyi yok edemediğinde onu bu tür kontrollü alanlara hapsetmeyi hedefler. Mücadele eden militan yerine “etkinlik tüketicisi” ve “duygusal taraftar” yaratır. Gösteri estetiği öne çıktıkça fikirlerin yerini imgeler alır; düşünce yerine sembol, örgütlenme yerine atmosfer tüketilir. Politik içerik zayıfladıkça sembolik şov büyür.
Dünün illegal, cesaret ve bedel gerektiren bildirileri ile büyük çabalarla 18 Mayıs’ın mesajını kitlelere taşıyan araçların yerini bugün dijital ağlar ve platformlar almıştır. Görünürlük, beğeni ve görsel akış trafiği temel motivasyon kaynağı haline gelmiştir. Bu durum her ne kadar “işleri” kolaylaştırsa da politik tembelliğe, deyim yerindeyse bir “Oblomovluğa” ve kendini tekrar eden bir eylemsizliğe yol açmaktadır.
Kaypakkaya’nın yoksul köylülerle şekillenen sade ve disiplinli militan yaşam tarzına tezat olarak, bugün küçük burjuva bir gösteri estetiği hâkimdir. Lüks salonlar ve pahalı organizasyonlar, devrimci değerleri kültürel birer metaya dönüştürür. Yoğun bir “geçmiş güzellemesi” yapılırken, bugünün somut sınıf mücadelesine, işçi direnişlerine ve devlet terörüne karşı örgütlü bir yönelim geliştirilmez. Salon atmosferi insana mücadele ediyormuş hissi verse de salonda slogan atanların fabrikadaki grevde, mahalledeki direnişte ya da sokaktaki polis barikatında yer almaması; devrimciliğin bir “kimlik” meselesine ve nostaljik bir aidiyete indirgendiğini kanıtlar.
Kaypakkaya’yı anmak, onu romantik bir nostalji figürüne dönüştürmek değil; savunduğu ideolojik çizgiyi bugünün koşullarında, örgütlü mücadele içinde yaşatmaktır. Teori ile pratiğin yeniden birleştirilmesini zorunlu kılan bu çizgi, günümüzde şu somut karşılıklara sahip olmalıdır:
– İşçi direnişlerinde ve grev alanlarında yer almak,
– Gençliği devrimci örgütlenmeye kazanmak,
– Ezilen ulus ve inançlara yönelik baskılara karşı fiili mücadele yürütmek,
– Reformizme, tasfiyeciliğe ve küçük burjuva konforculuğuna karşı ideolojik netliği ve militan yaşamı savunmak,
– Kitleleri mücadelenin etkin öznesi haline getirmek.
Bütünlüklü olarak hedef; Maoist Komünist bir parti önderliği altında, her gün yeniden çelikleşen bu miras temelinde Halk Savaşı’na bağlı bir cephe hattı örgütlemektir. Bugün eksikliği çekilen ve yapılması gereken tam olarak budur.
Maoist iddiası, Kaypakkayacı iflah olmaz inadı ve iktidarı devrimle fethetme yönelimi olanların; kendini tepeden tırnağa bu konuma uygun hale getirmesi, eksikliklerini onarması ve bu hattı inşa etmesi şarttır. Görev bundan başkası olamaz. Parti, örgüt, ideoloji, politika ve silah bunun için var olmalıdır; bu hayati unsurların yokluğunu kamufle eden göz alıcı “gösteriler” için değil.
Bu bağlamda gerçek devrimci anmalar, Maoizmi kuşanmış ve Kaypakkayacı hatta mücadeleye yüklenenler açısından geçmişi kutsamak için değil, bugünün mücadelesini büyütmek için yapılır. Dolayısıyla bu anmalar fabrika önlerinde, direniş çadırlarında, universitylerde ve yoksul mahallelerde örgütlenmelidir. Gerçek bir anma; yeni kadrolar yaratmalı, politik bilinci yükseltmeli, düzen karşıtı iradeyi ve örgütlenmeyi derinleştirerek büyütmelidir.
Hangi öznel ve nesnel engeller bunun önünde geciktirici veya erteleyici bir rol oynarsa oynasın; temel perspektif, bağlı kalınması ve zorlanması gereken yönelim bu olmalıdır. Bu hattan kopan, bu görevi unutan veya üstünden atlayan bir anma pratiği, gelinen aşamada ideolojik bir yabancılaşmaya ve bu yabancılaşmanın üzerine çekilmiş göz alıcı bir kamuflaja işaret eder.
Egemen sistem, susturamadığı devrimci önderleri sembolleştirerek zararsız hale getirmeye çalışır. Mücadele eden bir Kaypakkaya korkutucuyken, yalnızca salonlarda alkışlanan bir Kaypakkaya sistem açısından tehlikesizdir. Kaypakkaya’nın ardılı olduğunu iddia eden güçlerin görevi, onun üzerindeki sahte ışıkları söndürüp onu yeniden sınıf mücadelesinin merkezine taşımak ve gerçek mücadele ateşiyle buluşturmaktır.
Kaypakkaya geçmişte açıktan, sokaklarda ve meydanlarda “İbrahim’i Savunmak Onurdur!” şiarıyla bayraklaştırılıyor, sokağın öfkesi ve kararlılığıyla buluşturuluyordu. Tarih, bu yönüyle de öğrenmesini bilenlere, bugünün hatalarından doğru sonuçlar çıkarmak için fazlasıyla ders sunmaktadır.
Bu derslerin başında şu yalın gerçek gelir:
“Mesele sahnelerde alkışlamak değil; mücadele saflarında örgütlenmek ve savaşmaktır.”
Sercan Aydın
