DEVRİMCİLİĞİN ÇÜRÜYEN HALİ: DEDİKODU, KARALAMA VE ÖTEKİNİN YOKLUĞU ÜZERİNE KENDİNİ YAŞATMA ÇABASI – Sercan AYDIN

mao foto

Devrimci hareketin en tehlikeli hastalıklarından biri, düşmana karşı yürütülmesi gereken ideolojik ve politik mücadelenin kendi saflarında dedikoduya, karalamaya ve kişisel yıpratma kampanyalarına dönüştürülmesidir. Bir devrimci örgüt ya da parti, kendi politik çizgisini güçlendirmek yerine rakip gördüğü başka devrimci yapıların insanları hakkında “şu bıraktı”, “bu gitti”, “şunun başına şu geldi” biçiminde söylentiler üretmeye ve yaymaya başlıyorsa, burada yalnızca ahlaki bir yozlaşma değil, ciddi bir ideolojik ve politik çürüme vardır.

Bu, devrimci politika değildir.

Bu, devrimci mücadele değildir.

Bu, tasfiyeci aklın kendini yeniden üretme biçimidir.

Bir devrimci hareketin gücü, başka bir devrimci yapının zayıflığından duyduğu sevinçle ölçülmez. Kendi örgütsel varlığını başkasının yokluğu üzerine kurmaya çalışan anlayış, aslında kendi siyasal yetersizliğini itiraf etmektedir.

“Falanca bıraktı.”

“Filanca örgütten ayrıldı.”

“Şu kişi artık yok.”

“Bunların içinde şu olmuş.”

Bu tür sözlerin önemli bir bölümü kanıtsız, kaynağı belirsiz ve çoğu zaman bilinçli biçimde dolaşıma sokulan dedikodulardır.

Daha kötüsü, bu dedikodular zamanla “politik değerlendirme” görünümüne sokulmaktadır.

Hayır!

Dedikodu, ideolojik mücadele değildir.

Karalama, eleştiri değildir.

Kişisel yıpratma, devrimci propaganda değildir.

Bir devrimci örgüt başka bir örgütün çizgisini yanlış buluyorsa, bunu açıkça ortaya koymalıdır. Programını, stratejisini, sınıf analizini, örgüt anlayışını ve pratiğini eleştirmelidir. Somut olgularla konuşmalıdır.

Muhatabının arkasından konuşmak yerine karşısına geçip fikirlerini çarpıştırmalıdır.

Çünkü devrimci siyaset, fısıltıyla değil açık ideolojik mücadeleyle gelişir.

Daha ağır olan ise şudur: Dünyada emperyalist savaşlar büyürken, kapitalist kriz derinleşirken, faşist devletler saldırılarını artırırken, işçi sınıfı ve ezilen halklar ağır sömürü koşulları altında yaşarken bazı devrimci çevreler bütün enerjisini birbirinin eteğindeki taşları toplamaya harcıyor.

Dünyada ne oluyor?

Emperyalist güçler hangi yeni saldırı hazırlığını yapıyor?

Faşist devlet hangi yeni konsepti uyguluyor?

İşçi sınıfının hangi kesimleri direniyor?

Köylü hareketleri nerede yükseliyor?

Hangi halklar ulusal ve sınıfsal baskıya karşı mücadele ediyor?

Devrimci hareket bu sorulara ne cevap veriyor?

Bunlar yerine bütün gün “öteki ne yaptı, kim gitti, kim kaldı” konuşuluyorsa ortada ciddi bir politik iflas vardır.

Devrimci özne, dünyanın değişimini takip etmeyen; değişime müdahale etmek yerine kendi dar çevresinde başkalarının zayıflıkları üzerine hesap yapan özne değildir.

Bu anlayış, devrimci hareketin ufkunu günübirlik dedikodu siyasetine hapseder.

Bir yapı kendi varlığını kendi politik üretimiyle kanıtlayamıyorsa, başkasının zayıflığını sürekli gündeme taşıyarak kendisini büyütmeye çalışır.

Bu, son derece sefil bir siyasal mantıktır.

Çünkü devrimci bir örgüt;

işçi sınıfı içerisinde örgütlenmesiyle,

kitlelerle kurduğu bağla,

ideolojik üretimiyle,

örgütsel kapasitesiyle,

devrimci pratiğiyle,

düşmana karşı mücadelesiyle

kendini var eder.

Başkasının yokluğu senin varlığının kanıtı değildir.

Bir rakibinin gerilemesi seni otomatik olarak ileri taşımaz.

Bir başka örgütün iç sorunları senin başarı hanene yazılmaz.

Bir kadronun ayrılması senin politik doğruluğunu kanıtlamaz.

Tam tersine, sürekli bunlarla övünen bir yapı kendi içindeki boşluğu teşhir eder.

Burada sınıf perspektifinin bulanıklaşması söz konusudur.

Elbette devrimci hareketler arasında ciddi ideolojik ayrılıklar vardır. Bunlar gizlenmemeli; tersine açık, ilkeli ve kararlı biçimde tartışılmalıdır.

Fakat her ideolojik farklılığı düşmanlık kategorisine sokmak, devrimci hareketin bütününü zayıflatan bir siyasal körlüktür.

Düşman kimdir?

Emperyalizm.

Faşist devlet.

Kapitalist sömürü düzeni.

İşçi sınıfını ve ezilen halkları baskı altında tutan egemen sınıflar.

Devrimci yapılar arasındaki ideolojik mücadele ise başka bir düzlemdir.

Bu ayrımı yapamayan siyaset, sonunda düşmana karşı birikmesi gereken enerjiyi kendi saflarında tüketir.

Eleştiri elbette olacaktır.

Hatta sert olacaktır.

Ama ilkesiz olmayacaktır.

Gerçekleri çarpıtmayacak, kişisel karalamaya dönüşmeyecek, dedikoduyla beslenmeyecektir.

Bugün devrimci örgütlerin önündeki temel görevlerden biri, kendi saflarındaki ideolojik gevşemeyi aşmaktır.

Bunun yolu daha fazla dedikodu değil, daha fazla ideolojik eğitimdir.

Daha fazla kişisel çekişme değil, daha canlı fikir tartışmalarıdır.

Daha fazla örgütler arası karalama değil, daha nitelikli politik üretimdir.

MLM’nin temel ilkeleri slogan olarak tekrarlanmakla öğrenilmez. Tarih, sınıf mücadelesi, devrimci savas, ekonomi politik, emperyalizm, devlet, devrim stratejisi, örgüt ve kitle çizgisi sistematik biçimde incelenmelidir.

Kadrolar dünyayı okumayı öğrenmelidir.

Güncel olayları Marksist-Leninist-Maoist yöntemle analiz edebilmelidir.

Bir emperyalist savaş çıktığında ne yapılacağını tartışmalıdır.

Bir ekonomik kriz patladığında sınıfsal sonuçlarını çözümlemelidir.

Bir halk direnişi yükseldiğinde onun içeriğini ve dinamiklerini anlamalıdır.

Faşist devlet yeni bir saldırı konsepti geliştirdiğinde buna karşı devrimci politika üretmelidir.

Devrimci kadro, başkasının hakkında konuşarak değil, dünyayı değiştirecek bilgi ve yetenekle donanarak yetişir.

Örgütsel yaşamda dedikodunun yaygınlaşması basit bir “iletişim sorunu” değildir. Bir süre sonra örgütün düşünme biçimini zehirler.

İnsanlar fikirleriyle değil söylentilerle değerlendirilir.

Politikalar tartışılacağı yerde kişiler tartışılır.

Belgeler yerine “duydum”lar konuşur.

Somut gerçekler yerine fısıltılar dolaşır.

Böyle bir ortamda devrimci eleştiri ölür, hizipçi ve tasfiyeci kültür büyür.

Buna izin verilmemelidir.

Devrimci yönetimler, bu konuda açık ve kesin bir tutum almak zorundadır:

Kaynağı belirsiz dedikodu politik malzeme değildir.

Kişisel karalama devrimci eleştiri değildir.

Örgütler arası rekabet devrimci ilke değildir.

Bir başka yapının zayıflığı üzerine siyaset kurmak devrimci başarı değildir.

Bunun yerine somut gerçek, açık tartışma, ideolojik eğitim ve ilkeli mücadele esas alınmalıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, birbirinin eteğine taş dolduran küçük hesaplar değildir.

İhtiyaç duyulan şey devrimci aklın MLM temelde yeniden inşasıdır.

Kendi saflarını eğiten, kadrolarını geliştiren, dünyayı analiz eden, kitlelerin gerçek sorunlarına yönelen, düşmanın saldırılarını teşhir eden ve devrimci hareketin tarihsel sorumluluğunu yeniden kuşanan bir siyasal çizgiye ihtiyaç vardır.

Çünkü devrimci hareketin gerçek ölçüsü, kaç kişinin başka bir örgütten ayrıldığı değildir.

Gerçek ölçü;

kaç işçiye ulaştığı, kaç emekçiyi örgütlediği, kaç kadroyu eğittiği, hangi politikaya öncülük ettiği ve düşmana karşı hangi mevzileri kazandığıdır.

Artık dedikodu siyasetinden kopmak zorundayız.

Tasfiyeci aklın ürettiği karalama kültürünü reddetmek zorundayız.

Düşmanla dost arasındaki ayrımı sınıfsal ve ideolojik temelde yeniden netleştirmek zorundayız.

Sözün bittiği yerde dedikodu başlıyorsa, devrimci siyaset çoktan gerilemiş demektir.

Başkalarının yokluğunu sayarak kendini var edenler, kendi siyasal yokluklarını gizlemektedir.

Devrimci hareketin ihtiyacı birbirini tüketmek değil, kendini yenilemektir.

Bunun yolu nettir:

Daha fazla ideolojik eğitim.

Daha fazla MLM donanımı.

Daha fazla açık ve ilkeli tartışma.

Daha fazla kitle çalışması.

Daha fazla düşmana karşı mücadele.

Daha az dedikodu, daha fazla devrimci pratik!

Çürüyen akla karşı devrimci aklı; tasfiyeciliğe karşı devrimci iradeyi; dedikoduya karşı ideolojik mücadeleyi örgütleyelim!

Sercan Aydın

Exit mobile version