Dünya adım adım daha büyük savaşlara doğru sürükleniyor. Bunun anlamı; daha yoğun, daha kanlı, daha kapsamlı boğazlaşmalar olacak demektir. “3. Dünya Savaşı Ortadoğu üzerinden zaten veriliyor” söylemini zaman zaman duysak da bu savaşların kapsamı henüz dar kalmıştır. Nasıl ki Asya’dan Afrika’ya yapılan savaşlar, emperyalist devletlerin yarı-sömürgeler üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi ve kendi aralarındaki rekabetten kaynaklandıysa, 3. emperyalist paylaşım savaşına giden süreç de bu temelde şekilleniyor. Elbette burada bir kehanette bulunmuyoruz. Emperyalist devletlerin ve yarı-sömürgelerin iç ve dış siyasetinin geldiği aşama, savaş eğiliminin güçlendiğini gösteren bir olgudur.
ABD-İsrail ittifakının İran’a karşı yürüttüğü savaş ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ekseninde devam eden savaşlar, yeni savaş hatlarının açılacağına işaret etmektedir. Yeni savaş hatlarının açılması kaçınılmazdır. ABD, elinde kalan hegemonyasını korumak için tüm olanakları seferber etmektedir. Bunun için saldırganlığını artırarak, savaş eşiğini yükselterek dünyayı ateşe atmaktadır.
Nitekim ABD’nin esas hedeflerinden biri Çin’dir. Çin’i kuşatma altına almak için Asya-Pasifik hattında askeri yığınak yapmaktadır. Tayvan’ı kullanarak Çin’i provoke etmeye çalışmaktadır. Filipinler’deki üslerini genişletmekte, Japonya ve Güney Kore ile askeri tatbikatlar düzenlemektedir. Amaç, Çin’i çevreleyerek kalkınmasını engellemek, denize açılmasını önlemek ve ekonomik gelişimini durdurmaktır.
ABD’nin Çin’e karşı uyguladığı bu kuşatma stratejisi yalnızca askeri değil; ekonomik, teknolojik ve diplomatik alanlarda da sürdürülmektedir. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesini baltalamaya çalışmakta, ticaret savaşları başlatmakta ve Çinli şirketlere yaptırımlar uygulamaktadır. Ancak tüm bu çabalara rağmen Çin ekonomik ve teknolojik gelişimini sürdürmekte ve uluslararası alanda etkisini artırmaktadır.
Bu durum, ABD’nin hegemonyasını koruma çabalarıyla çelişmekte ve dünya genelinde gerilimi artırmaktadır. ABD’nin saldırgan politikaları yalnızca Çin’i değil, aynı zamanda Rusya’yı da hedef almaktadır. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Rusya’nın güvenlik endişelerini artırmakta, Ukrayna’da yaşanan kriz de bu gerilimin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Rusya kendi güvenliğini sağlamak ve Batı’nın kuşatmasını kırmak için askeri ve siyasi adımlar atmaktadır. Ukrayna’daki savaş bu mücadelenin bir parçasıdır. Batılı ülkelerin Ukrayna’ya verdiği destek savaşı daha da uzatmakta ve bölgedeki istikrarsızlığı artırmaktadır.
Bunların haricinde bölgede ABD’nin ve geniş anlamda NATO’nun etkisinin azalması da sürecin bir parçası olarak görülebilir. ABD’nin Ukrayna’daki savaşta yaşadığı zorlanma, Suriye’deki iç savaş sonrasında Rusya’nın bölgedeki varlığını kabul etmek zorunda kalması, İran’ın nüfuz alanlarını genişletmesi ve Çin’in bölgede ekonomik ilişkilerini geliştirmesi, yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel ölçekte bir güç mücadelesinin parçasıdır.
Ancak bu süreçte İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım politikası bölgedeki istikrarsızlığı daha da derinleştirmekte ve emperyalist devletlerin bölgedeki çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek, bölgede barışın önündeki en büyük engellerden biridir.
ALMANYA’NIN SİLAHLANMASI VE AVRUPA’DA DEĞİŞEN DENGELER
Almanya’nın silahlanmaya göre dönüşeceği bir yönelim olarak belirginleşmesi ve elbette bu ekonomik dönüşüm modeli, savaş eğiliminin güçlenmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Almanya ayrıca son yıllarda savaş harcamalarını yükseltme çabasındayken Rusya’yı tehdit olarak göstermektedir. Bunlar önemli gelişmelerdir ve siyasetin nasıl şekilleneceğinin de ipuçlarını vermektedir.
Almanya’daki bu değişimlerin olası etkileri ve sonuçları olacaktır. Çünkü iki emperyalist paylaşım savaşında rolü olan bir ülkenin II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra askeri kapasitesi sınırlandırılmıştı. Üstelik Nazi faşizminden dolayı bunun hesabını vermek zorunda kalmıştı. AB içerisinde bununla yeniden denkleşme ve Almanya’nın askeri kapasitesini artırma yönündeki çabalar da dikkat çekicidir. Halk kitlelerinin mücadelesiyle kazanılmış demokratik haklar, “sosyal devlet” adı altında budanırken, diğer yandan sosyalizme düşmanlık sürdürülüyordu.
Dolayısıyla Almanya’nın savaş konseptine uygun ekonomik dönüşümü demek; sosyal hakların törpülenmesi ve nihayetinde işsizlik, yoksulluk vb. demektir. Tüm bu gelişmelerin ayrıca politik alana yansımasının düşünülmesi, Almanya’yı önemli kılan diğer faktörlerin de var olduğunu gösteriyor.
Almanya, en yoğun göç alan Avrupa ülkelerinden ve AB’nin en güçlü devletlerinden biridir. Almanya’daki her politik gelişme diğer Avrupa ülkelerini de etkileyecektir. Bu ülkede ve Avrupa genelinde gelişen yabancı düşmanlığı, savaş ve mülteci akını, ırkçılıktaki artış ve faşist partilerin yükselişi tesadüfi değildir.
Daha önce İngiltere ve Danimarka’da gündeme gelen ve sonra iptal edilen, göçmenleri AB dışında bir ülkeye gönderme siyaseti yeniden ısıtılıyor. Almanya, Avusturya, Hollanda, Danimarka ve Yunanistan’ın bu siyaseti yaşama geçirmek için yürüttükleri girişimler ve anlaşmalar basına yansıdı.
Dolayısıyla emperyalist savaş eğilimi güçlendikçe her ülke kendi safına yakın hareket etmek isteyecektir. ABD ve genel olarak NATO, Ortadoğu’yu dizayn etmek istiyor. Keza ABD, Asya-Pasifik’e yığınak yapmak istiyor. Avrupa’da, Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Yemen’de ve yine Kızıldeniz’de buna uygun politik hamleler yapılıyor.
Ortadoğu’nun enerji kaynakları, su ve kara geçişleri ve askeri hatlarıyla önemli bir bölge olduğu bilinir. Bu bölgede sürekli bir savaş hali var ve halklar, başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin paylaşım mücadelelerinin, yağma ve yıkımının en ağır sonuçlarını yaşayan kesimlerin başında geliyor. Bölge, emperyalist paylaşım mücadelelerinin en derin yaşandığı alanlardan biridir.
İsrail’in Filistin’e, Lübnan’a, Suriye’ye ve çevre ülkelere yönelik bitmek bilmeyen saldırıları da biliniyor. ABD ise Filistin’e yoğunlaşırken diğer bölgeleri de boş bırakmak istemiyor. Her gücünü bölmek istiyor. ABD, bölgesel istikrarsızlığın ve halkların zayıflamasının kendi politikalarına hizmet edeceğini biliyor. Deyim yerindeyse, gözü Ortadoğu’nun üzerinde kalmasını istiyor.
Elbette İran’a saldırıp kazanması kendisi için bir sorundur. Ama zamana yayarak İran’ı zayıflatmak, güçten düşürmek istediği görülüyor. Bunun için hem askeri hem ekonomik saldırılar yürütüyor; hem de Hizbullah ve Şii grupları silahsızlandırmaya çalışıyor. İran’ın bölgedeki etkisini zayıflatmak ABD açısından ayrı bir parametre olarak öne çıkıyor. Keza İran’ın daha güçlü bir yapıya sahip olduğu görülüyor.
ABD siyaseti, bölgede işlerini yürütecek merkezî devletlere ihtiyaç duyuyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır gibi ülkelerle birlikte Pakistan’ı da kendi safına dahil etmek istiyor. Suudi Arabistan, Pakistan ve İran arasındaki ilişkiler ve özellikle bölgesel güvenlik arayışları bu açıdan okunabilir.
ABD’nin İsrail siyaseti konusunda Trump döneminden beri sürdürdüğü çizgi üzerine birçok değerlendirme yapıldı. Ancak ABD ile İsrail arasında zaman zaman çelişkiler ve farklılaşmalar yaşansa da İsrail’in saldırganlığının ABD’nin siyasal ve askeri gücüyle uyumlu biçimde sürdüğü görülüyor. Bu durum, ABD’nin diğer AB devletleriyle ve İsrail arasında hiçbir çelişki olmadığı anlamına gelmiyor. Önceliklerin ve çıkarların farklılaşabileceğini görmek gerekir. Ancak İsrail’in güvenliği NATO üyesi emperyalist devletler için önemlidir ve gerektiğinde bir savaş aracı olarak da kullanılabilir.
Bu süreçte Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü savaş, ABD’nin ve NATO’nun genişleme politikalarına karşı bir tepki olarak da okunabilir. Ancak bu savaş aynı zamanda emperyalist güçler arasındaki rekabetin bir sonucudur. Rusya kendi güvenlik endişelerini gidermek ve Batı’nın kuşatmasını kırmak için askeri bir müdahalede bulunmuştur. Ancak bu müdahale bölgede büyük bir yıkıma ve insani krize yol açmıştır. Savaşın uzaması yalnızca Ukrayna halkını değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliğini ve ekonomisini de olumsuz etkilemektedir.
ABD ve NATO’nun Ukrayna’ya verdiği askeri ve ekonomik destek, savaşın daha da uzamasına ve daha fazla can kaybına neden olmaktadır. Bu durum, emperyalist güçlerin kendi çıkarları için başka halkları nasıl feda ettiğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Tüm bu gelişmeler, dünyanın yeni bir soğuk savaşa doğru sürüklendiğini göstermektedir. Ancak bu seferki savaş yalnızca askeri değil; aynı zamanda ekonomik, teknolojik ve siyasi alanlarda da yaşanmaktadır. Ülkeler arasındaki rekabet, küresel ölçekte bir güç mücadelesine dönüşmüştür.
Bu mücadelede emperyalist devletler kendi çıkarlarını korumak için her türlü yolu denemekte, diğer ülkeleri sömürmekte ve dünyayı bir felakete sürüklemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu savaştan en çok zarar görecek olan yine halklardır. Savaşlar insanların hayatını kaybetmesine, göç etmesine ve yoksullaşmasına neden olmaktadır.
Dolayısıyla Lübnan’a, Filistin’e, Suriye’ye ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik saldırıların sona ermeyeceği; aksine saldırıların tırmanacağı ve savaş alanının genişleyeceği görülmektedir. Emperyalist güçler arasındaki rekabet derinleştikçe, bölgesel savaşların birbirine eklemlenmesi ve yeni çatışma alanlarının ortaya çıkması ihtimali de güçlenmektedir.
Bu nedenle emperyalist savaşlara karşı çıkmak yalnızca bir insanlık görevi değil, aynı zamanda bir zorunluluktur. Çünkü savaşların, işgallerin ve sömürgeci politikaların asıl bedelini halklar ödemektedir.
Emperyalist savaşlara karşı mücadele tüm dünya halklarının ortak görevidir. Bu mücadelede başarılı olmak için öncelikle emperyalizmin doğasını ve işleyişini doğru anlamak gerekmektedir. Dünya halklarının ortak mücadelesi, emperyalist paylaşım savaşlarının yarattığı yıkıma karşı gerçek alternatifi oluşturacaktır.
Emperyalist savaşlara karşı mücadele, emperyalizme karşı mücadeledir.
M.Ali Atila (Tekirdağ F Tipi Hapishanesi)
