“İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİRME” SİYASETİ: KÜRT ULUSAL SORUNUNDA TASFİYE, ENTEGRASYON VE EMPERYALİST YENİDEN YAPILANMA. M.Ali Atila (Tekirdag F tipi Hapishanesi)

WhatsApp Image 2026-10-04 at 21.49.14M

Hâkim Türk ulus burjuvazisinin temsilcilerinin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı “barış ve çözüm” sürecine ilişkin görüşmeler geçmiş yıllara dayanmaktadır. Ancak bölgedeki, özellikle Suriye ve Rojava’daki siyasi gelişmeler, ilk “çözüm süreci” görüşmelerinin kesintiye uğramasına yol açmıştı. Görüşmelerin yeniden başlatılmasının Devlet Bahçeli’nin Mecliste DEM Partili milletvekilleriyle tokalaşmasıyla başladığı söylense de bu, sürecin kamuoyuna yansıyan boyutudur. Değişen koşullar doğrultusunda Öcalan’la daha önceden görüşülmüş ve devletin kendi çıkarlarına uygun bir yol haritası belirlemiş olması da mümkündür.

Egemen sınıfların temsilcileri ikinci “çözüm süreci”ni başlatırken belirli bir siyasi hedef ortaya koydular ve süreci “iç cepheyi güçlendirme” politikası üzerine oturttular. Hatta “Terörsüz Bölge” söylemiyle tasfiyenin Rojava’yı da kapsayan geniş bir alana yayılacağını sık sık dile getirdiler. Gelinen aşamada süreç, tasfiye yönünde ilerleyen bir karakter taşımaktadır. SDG’nin Suriye’deki yeni siyasi ve askerî yapılanmaya entegrasyonu gündeme gelirken Şengal ve Maxmur’a kadar uzanabilecek bir tasfiye sürecinin koşulları da tartışılmaktadır.

Kürt ulusal hareketinin geniş çaplı tasfiyesine yönelik politikalar ile hâkim sınıfların sık sık dile getirdiği “Bu bir devlet projesidir” söylemi, bölgesel ve küresel siyasi gelişmelerden, ABD ve NATO’nun yönelimlerinden bağımsız değildir. Emperyalist dünya sistemi ve keskinleşen çelişkileri birlikte ele alındığında daha kapsamlı savaşların ve siyasi değişimlerin gündeme gelebileceği görülmektedir. Emperyalist paylaşım mücadelesi şiddetlenirken yarı sömürgeler üzerindeki baskı da artmaktadır. Her emperyalist devlet ve blok, kendi çıkarlarına uygun askerî ve siyasi konumlanışlar geliştirmektedir. Bu konumlanışlar, kimi devletlere biçilen görev ve rolleri de öne çıkarmaktadır. İran ve Küba gibi ülkeler ise ABD öncülüğündeki emperyalist blokun hedefleri arasında yer almaktadır.

Yalnızca ABD öncülüğündeki NATO bloğu değil, Rusya ve Çin’in temsil ettiği emperyalist güçler de “çok kutuplu dünya” söylemine rağmen savunma gerekçesiyle askerî kapasitelerini artırmaktadır. Ukrayna örneğinde görüldüğü gibi emperyalist güçler, çıkarları doğrultusunda askerî müdahaleden ve savaştan geri durmamaktadır. Dolayısıyla dünya çapındaki gelişmeleri yalnızca devletlerin resmî söylemleri üzerinden değil, aralarındaki çıkar çatışmaları ve güç mücadeleleri üzerinden değerlendirmek gerekir.

“İç Cepheyi Güçlendirme” Siyasetinin Bölgesel ve Sınıfsal Temelleri

Ulusal sorun ve Kürt ulusunun dört parçadaki varlığı, hâkim Türk ulus burjuvazisi açısından tarihsel bir sorun ve tehdit olarak görülmektedir. Suriye’de ortaya çıkan Rojava pratiği, uluslararası güç dengelerinin değişmesi durumunda Türkiye devletinin nasıl bir durumla karşı karşıya kalabileceği konusunda egemen sınıflara önemli bir deneyim sunmuştur. Bu nedenle Kürt ulusal kazanımlarının geriletilmesi ve ulusal hareketin tasfiyesi, hâkim Türk ulus burjuvazisi açısından stratejik önem taşımaktadır.

Suriye’deki yönetim değişikliği ve İran’a yönelik saldırıların bölgesel siyasette öne çıkmasıyla birlikte ABD’nin bölgeyi yeniden düzenleme politikalarında merkezi devletlerle kurduğu ilişkiler daha fazla önem kazanmaktadır. Bu çerçevede Türkiye, Irak ve Suriye’deki merkezi devletlerin yeniden yapılandırılması; belirli örgütlerin tasfiyesini ya da mevcut yapıların yeni devlet düzenlemelerine “entegre” edilmesini gündeme getirmektedir. Bu devletlerin kendilerine biçilen bölgesel rollere odaklanmaları ve söz konusu görevleri yerine getirmeleri, ilgili yapıların denetim altına alınmasıyla yakından bağlantılıdır.

Bu gelişmeler ışığında Türk devletinin “iç cepheyi güçlendirme” siyasetini, iç ve dış koşullara uygun bir konumlanma olarak değerlendirebiliriz. Bu siyaset, bir yandan devletin tehdit olarak gördüğü bir yapının tasfiyesini, diğer yandan ABD ve NATO’nun bölgesel çıkarlarıyla uyumlu bir konumlanışı hedeflemektedir.

Peki, “çözüm süreci” temelinde Kürt ulusal hareketinin tasfiyesi ne anlama gelmektedir?

Öncelikle bu süreç, hâkim Türk ulus burjuvazisinin ezilen Kürt ulusu üzerindeki baskısının değişen koşullara göre yeniden biçimlendirilmesi anlamına gelmektedir. Kürt ulusu bazı kültürel haklar elde etse bile ulusal eşitsizlik ve boyunduruk ilişkileri ortadan kaldırılmadığı sürece özgürleşemeyecektir. Uluslararası güç dengeleri sarsılsa ve yeni siyasi koşullar ortaya çıksa bile Türk devleti, kendince bir tehdit olarak gördüğü ulusal hareketi etkisizleştirmiş olacaktır. Tasfiye sürecinin tamamlanması durumunda devletin Kürt ulusu üzerindeki hâkimiyeti yeni koşullar altında yeniden yapılandırılacak ve pekiştirilecektir.

Türk ulus burjuvazisinin şovenizmi yeni biçimler alsa da özünde bir değişiklik olmayacaktır. Ulusal boyunduruk devam ederken burjuva siyaseti yeni bir yapılanmayla güç ve moral üstünlüğünü göreceli olarak artırabilecektir. Ulusal sorundaki çelişki geçici olarak yumuşuyor gibi görünse de bu, çelişkinin köklü biçimde çözüldüğü anlamına gelmeyecektir. Aksine, eşitlik ve özgürlük temelinde çözülmeyen sorunlar yeni koşullar altında yeniden ve daha keskin biçimlerde ortaya çıkabilecektir.

Diğer yandan Kürt ulusal taleplerindeki daralma ve uzlaşma arayışları da bu sürecin önemli bir boyutudur. Ulusal burjuva önderlikli hareketlerin, güçlerinin belirli bir aşamasından sonra diplomatik ve siyasi ittifak arayışlarına yöneldikleri bilinmektedir. Kürt ulusal taleplerindeki daralmayı, burjuva milliyetçiliğinin ve onun siyasal sınırlarının belirginleşmesi üzerinden okumak mümkündür. Uluslararası siyasi koşullar, “demokratik entegrasyon” adı altında yürütülen uzlaşma arayışlarına uygun bir zemin sunmaktadır.

Her hâlükârda, mevcut sürecin Kürt ulusuna eşitlik ve özgürlük getireceğini varsaymak mümkün değildir. “İç cepheyi güçlendirme” siyaseti yalnızca ezilen ulus üzerindeki boyunduruk halkasının yeniden biçimlendirilmesi değildir. Aynı zamanda işçi sınıfına, emekçilere ve diğer ezilen kesimlere yönelik yeni bir siyasi ve ideolojik yapılanmayı da içermektedir.

Uzlaşma siyaseti, Kürt işçi ve emekçilerinin burjuva milliyetçiliğinin etkisinden kurtularak bağımsız sınıf siyaseti geliştirmesini zorlaştırabilecek bir işlev görebilir. Diğer yandan kapitalist devlet iktidarı, hâkim Türk ulus burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda kurumlarını ve yönetim mekanizmalarını yeniden düzenleyerek işçi ve emekçiler üzerindeki ideolojik etkisini sürdürür. Bu nedenle “iç cepheyi güçlendirme” siyaseti, geniş anlamıyla emperyalist sistemle bütünleşmiş kapitalist düzenin çıkarlarına uygun bir yeniden yapılanma olarak ele alınmalıdır. Burada ezilen Kürt ulusu açısından eşitlik ve özgürlük güvence altına alınmamakta; çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçiler üzerindeki sömürü ve baskı ilişkileri varlığını sürdürmektedir.

Emperyalist Savaş Hazırlıkları ve Karşı-Devrim Cephesi

Dünya çapındaki karşı-devrim güçlerinin örgütlenmesi kapsamlı bir tarihsel ve siyasi deneyime dayanmaktadır. Her ülke kendi ideolojik, siyasi ve ekonomik koşulları doğrultusunda konumlanmakta ya da uluslararası güçler tarafından belirli konumlara yönlendirilmektedir. Emperyalist burjuvazi ile işbirlikçi burjuvazinin emekçi sınıflara karşı geliştirdiği ideolojik, siyasi ve kurumsal mekanizmalar köklü bir geçmişe sahiptir. Bu mekanizmalar aracılığıyla burjuvazi, kendi sınıfsal çıkarlarını halkın ortak çıkarlarıymış gibi gösterebilmekte ve halklar arasında düşmanlıklar üretebilmektedir.

Emperyalist paylaşım mücadelelerinin şiddetlendiği ve savaş eğiliminin güçlendiği günümüzde karşı-devrimci güçler, halk kitlelerini kendi savaş politikalarına yedeklemeye çalışmaktadır. Farklı biçimlerde yürütülen ideolojik manipülasyonlar, halkların birbirine karşı konumlandırılmasının ve emekçi sınıfların emperyalist savaşların içine çekilmesinin araçları hâline gelmektedir.

Ancak halk kitleleri bu karşı-devrimci kuşatma karşısında savunmasız değildir. Emek ile sermaye arasındaki çelişki, dünya çapında sınıf mücadelesini beslemektedir. Halk hareketleri ülkelerin toplumsal koşullarına göre farklı biçimler alsa da hâkim sömürücü sınıflara karşı mücadele çeşitli alanlarda sürmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinde de yaşam koşullarına, ücretlere, sosyal haklara ve çalışma koşullarına yönelik saldırılar karşısında kitlesel tepkiler ortaya çıkmaktadır. Burjuva düzenin geçmişte elde edilmiş sosyal hakları geriletmeye yönelmesi, sınıf çelişkilerini derinleştiren etkenlerden biridir.

Bu mücadelelerin devrimci hareket açısından önemi, kapitalist düzenin çelişkilerinin kendiliğinden ortadan kalkmamasından kaynaklanmaktadır. Sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, farklı toplumsal kesimleri karşı karşıya getirebilecek ve siyasi saflaşmaları derinleştirebilecektir. Ancak bu koşulların devrimci bir sonuca ulaşması kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için örgütlü, tutarlı ve emekçi sınıfların çıkarlarını esas alan bir siyasi çizgiye ihtiyaç vardır.

Burjuvazinin halk kitlelerini kendi çıkarları doğrultusunda örgütleme konusunda tarihsel ve siyasi deneyimi bulunmaktadır. Buna karşılık proletaryanın da uluslararası ölçekte önemli bir ideolojik, siyasi ve örgütsel birikimi vardır. Marx’ın geliştirdiği bilimsel sosyalizm, Sovyet deneyimi ve diğer devrimci mücadelelerin tarihsel kazanımları bu birikimin önemli parçalarıdır. Bu deneyimleri ve tarihsel sonuçlarını göz ardı etmek mümkün değildir. Günümüzde öne çıkan temel sorunlardan biri, proletaryanın devrimci çizgisinin uluslararası ölçekte örgütsel ve siyasi bakımdan zayıf olmasıdır.

Genelden özele, yani Türkiye ve Kürdistan’daki mevcut toplumsal koşullara dönersek karşı-devrim güçlerinin Kürt ulusal hareketinin tasfiyesi üzerinden yeni bir yapılanma sürecine girdiğini görürüz. Bu süreç, devrimci hareketi etkileyebilecek ve düzen içi arayışları güçlendirebilecek ideolojik kırılmalara zemin hazırlayabilir. Ancak bu genel bir belirlemedir; farklı siyasi yapıların hangi çizgide duracağını pratik mücadele gösterecektir.

Devrimci hareketin önünde emperyalist savaşa, sömürüye ve ulusal baskıya karşı mücadeleyi geliştirme sorumluluğu bulunmaktadır. Türk devleti, emperyalist güçlerin çıkarlarıyla ilişkili bölgesel hesaplaşmalarda konumlanırken askerî hazırlıklarını da sürdürmektedir. Aynı zamanda egemen sınıflar, burjuva ideolojik manipülasyonlar aracılığıyla halk kitlelerini kendi politikalarına yedeklemeye çalışmaktadır. Burjuva partileri de devlet yönetimini ele geçirmek ya da mevcut konumlarını korumak amacıyla kitlelerin beklentilerini kendi siyasal çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir.

Bütün bu gelişmeler, emekçi sınıfları kapitalist sömürü düzenine karşı bağımsız mücadele perspektifinden uzaklaştırabilecek bir ortam yaratmaktadır. Dolayısıyla devrimci hareketin görevi, bu yönelime karşı emekçi sınıfların çıkarlarını esas alan bir perspektif geliştirmek ve devrim cephesini güçlendirmektir.

Bununla birlikte devrimci hareketin dağınıklığı ve tek tek devrimci örgütlerin güç kaybı önemli bir dezavantajdır. 2000 öncesindeki dönemde var olan güç yoğunlaşmasının bugün aynı ölçüde bulunmaması, devrimci hareketin toplumsal etkisini sınırlayan etkenlerden biridir. Düzen karşısında arayış içinde olan kitleler, devrimci bir alternatifin zayıflığı nedeniyle reformist ya da düzen içi siyasi hareketlere yönelebilmektedir. Devrimci saflardaki dağınıklığın nasıl aşılacağı, hareketin önündeki temel sorunlardan biridir.

Marksist-Leninist safların durumu da bu genel tablodan bağımsız değildir. Dağınıklık ve parçalanmışlık, güçlerin yoğunlaşmasını ve ortak bir mücadele hattının geliştirilmesini engelleyen önemli faktörler arasındadır. Emperyalist savaş eğiliminin güçlendiği ve halkların birbirine karşı kışkırtıldığı bir dönemde Marksist-Leninist devrimcilere daha büyük sorumluluklar düşmektedir. Marksist-Leninist çizgi temelinde kenetlenmek, toparlanmak ve ileri atılımların zeminini güçlendirmek, karşı-devrimci gelişmelere karşı verilecek yanıtın önemli bir parçasıdır. Ancak bunun gerçekleşmesi, yalnızca birlik çağrılarıyla değil, doğru bir siyasi çizgi, ideolojik mücadele ve somut örgütsel pratikle mümkündür.

Exit mobile version