KİMİNLEN, KİME KARŞI, NE İÇİN BİRLİK?

WhatsApp Image 2026-10-26 at 00.39.47F

Köln Girişimi, “Birlik Üstüne Birlik” Enflasyonu ve Siyasal Çizgisizlik

Avrupa’da faaliyet yürüten 22 kurumun 17 Ekim 2026’da Köln’de bir araya gelerek bir “birlik iradesi” ilan etmesi, açıklanan niyet temennilerinden bağımsız olarak, devrimci siyasetin önüne yakıcı bir hesaplaşmayı getirmektedir. Devrimcilerin görevi, ilan edilen diplomatik niyetleri alkışlamak değil; ortadaki tablonun devrimci bir barikat mı, yoksa eylemsizliğin ve ideolojik savrulmanın üzerini örten sayısal bir platform illüzyonu mu olduğunu deşifre etmektir.

Toplantıya katılan 22 kurumdan 18’inin katılım beyanı, 4’ünün gözlemci pozisyonu ve örgütsel biçimin “sonraki toplantıya” ertelenmesi; ortada devrimci bir program ve net bir mücadele hattı olmadığını göstermektedir.

Burada asıl mesele, kaç kurumun aynı masaya oturduğu değil, bu kurumların hangi politik hedefler etrafında bir araya geldiğidir. Birlik iradesi ilan etmekle ortak bir mücadele iradesi yaratmak aynı şey değildir. Deklarasyonlarda yan yana gelmekle sınıf mücadelesinin somut görevlerini ortaklaşa üstlenmek arasında niteliksel bir fark vardır. Birlik, iyi niyet beyanlarının toplamı değil; siyasal hedeflerin, mücadele yöntemlerinin ve pratik sorumlulukların belirli bir program etrafında birleşmesidir. Bu program yoksa ilan edilen irade, henüz sınanmamış bir temenniden ibarettir.

Avrupa’da ırkçılık, göçmen düşmanlığı, faşist tırmanış ve devlet terörü tırmanırken; emperyalist savaş politikaları emekçilerin hayatını doğrudan kuşatırken birliğe duyulan nesnel ihtiyaç tartışmasızdır. Ancak birliğin yakıcılığı, ilkesiz ve muğlak zeminlerin meşrulaştırılmasına gerekçe olamaz. Devrimci bir devasa ihtiyaç, reformist diplomasi masalarında sulandırılamaz!

Sormak zorundayız: “Kiminle, kime karşı, ne için birlik?”

Avrupa’da son otuz yıldır şahit olduğumuz tablo son derece nettir: Birlik üstüne birlik, platform üstüne platform!

Avrupa Demokratik Güç Birliği (ADGB) hangi teorik ve pratik tıkanmanın sonucunda akamete uğradı? PAN-IW (NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Platform) hangi sınıfsal zaaflar nedeniyle kitlesel bir anti-emperyalist odağa dönüşemedi?

Geçmişin ideolojik muhasebesini yapmaktan kaçınanlar, bürokratik grup çıkarlarını devrimci sorumluluğun önüne koyanlar, başarısızlığın nedenlerini “nesnel koşullara” havale eden reformist anlayışlar; Köln’de masaya oturup “yeni sayfa açıyoruz” illüzyonu satamazlar. Dünün ideolojik tıkanıklığını ve eylemsizliğini mahkûm etmeyen bir irade, dünün hatalarını yeni isimler altında yeniden üretmeye mahkûmdur.

Dünün birliği bugünün ihtiyacına yanıt veremiyorsa, bunun sebebi organizasyonel eksiklikler değil; anti-emperyalist ve anti-faşist netlikten kopulmuş olmasıdır.

Geçmiş deneyimlerin muhasebesi, birkaç örgütsel eksikliğin sıralanmasına, toplantıların yeterince düzenli yapılmadığının söylenmesine ya da bileşenler arasındaki iletişim sorunlarının öne çıkarılmasına indirgenemez. Bunlar, daha derindeki siyasal sorunların sonuçlarıdır. Asıl sorgulanması gereken; birliklerin hangi sınıfsal perspektifle hareket ettiği, emperyalizm karşısında nasıl bir tutum aldığı, burjuva devletin baskı aygıtlarıyla karşı karşıya gelindiğinde nerede durduğu ve kitle hareketinin yükseldiği anlarda nasıl bir rol oynadığıdır.

Çünkü siyasal çizginin yerine örgütsel biçimi, mücadele programının yerine koordinasyon mekanizmasını, kitlelerle kurulan canlı ilişkinin yerine kurumlar arası bürokrasiyi koyduğunuzda, birlik kendi varlık nedenini tüketmeye başlar. Bir süre sonra platformun devamlılığı, mücadelenin ilerlemesinden daha önemli hale gelir. Kurumların yan yana durması başlı başına bir başarı ölçütüne dönüşürken işçi sınıfının, göçmenlerin, gençliğin ve ezilenlerin gerçek mücadele ihtiyaçları ikincil plana itilir.

Böylece birlik, mücadeleyi büyüten bir araç olmaktan çıkar; kendi varlığını sürdürmeyi amaçlayan bir bürokratik yapıya dönüşür. Her başarısızlığın ardından yeni bir toplantı, her tıkanmanın ardından yeni bir deklarasyon, her siyasal yenilginin ardından yeni bir platform arayışı gündeme gelir. Fakat aynı siyasal anlayışlar ve aynı mücadele alışkanlıkları değişmeden kaldığı sürece, tabelaların değişmesi sonuçları değiştirmez.

Sorun, birliğin kurulamaması değil; kurulan birliklerin neden mücadeleyi büyütemediğinin açıklanamamasıdır.

Bir birliğin gücü, masadaki kurum tabelalarının çokluğuyla değil; o kurumların emperyalizme, faşizme ve burjuva devlete karşı tavizsiz tutumuyla ölçülür. Bugün Köln masasının en büyük niceliksel gövdesini oluşturan anlayışların ideolojik ve politik yönelimi ortadayken, bu birlikten devrimci bir hat beklemek safdilliktir:

Fransa’da hayat pahalılığına, ırkçılığa ve sistemsel çürümeye karşı gençlerin ve emekçilerin sokakta patlayan haklı öfkesini Fransa Kürdistan Demokratik Konseyi (CDK-F) gibi yapıların “kınama” yarışına girerek “sükûnet ve kamu düzeni” çağrıları yapması, burjuva yasallığına teslim oluştur. Ezilenlerin patlayan öfkesine mülkiyetçi ve düzen içi bir dille parmak sallayanlar, devrimci tutumun kıyısından bile geçemezler!

Burada mesele, her kendiliğinden eylemi eleştiriden muaf tutmak ya da kitle hareketinin bütün biçimlerini sorgusuz sualsiz onaylamak değildir. Mesele, devrimci siyasetin hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda konumlandığıdır. Kitlelerin öfkesini anlamak, onun maddi ve siyasal nedenlerini ortaya koymak, hareketin sınırlarını devrimci bir perspektifle aşmaya çalışmak başka; egemenlerin “düzen”, “istikrar” ve “kamu güvenliği” söylemini yeniden üretmek başkadır.

Devrimci siyaset, ezilenlere düzenin sınırlarını hatırlatmakla değil, bu sınırları yaratan sömürü ve baskı ilişkilerini teşhir edip aşma mücadelesini örgütlemekle yükümlüdür. Eğer bir siyasi özne, sokakta ortaya çıkan toplumsal öfke karşısında öncelikle devletin ve burjuva düzenin huzurunu düşünüyorsa, onun kitle hareketiyle kurduğu ilişkinin niteliği tartışılmalıdır. Bu yaklaşım, en radikal sloganlarla süslense bile, pratikte düzenin yeniden üretimine hizmet edebilir.

Kürt hareketinin ve bileşenlerinin Türkiye’de AKP/MHP faşist iktidarıyla yürüttüğü arayışlar, Suriye’de HTŞ gibi cihatçı-faşist çeteler veya burjuva odaklarla kurduğu pragmatik-taktiksel ilişkiler, emperyalist odaklarla yürütülen diplomatik pazarlıklar devrimci ilkelerin altını oymaktadır.

Bu ilişkilerin değerlendirilmesinde ölçüt, aktörlerin kendilerini hangi kavramlarla tanımladıkları ya da hangi tarihsel mücadelelerden geldikleri değil, güncel siyasal pratiklerinin hangi sonuçları ürettiğidir. Geçmişte verilmiş mücadeleler, bugünkü politik yönelimlerin eleştiriden muaf tutulmasının gerekçesi olamaz. Hiçbir hareket, tarihsel birikimini bugünkü sınıfsal ve siyasal tercihlerinin dokunulmazlık kalkanına dönüştüremez.

Burada eleştirinin ölçütü, herhangi bir hareketin varlığını ya da ezilen bir halkın meşru haklarını tartışmaya açmak değildir. Tersine, ezilenlerin ulusal ve toplumsal taleplerinin emperyalist güçlerin bölgesel hesaplarına, devletler arası pazarlıklara ve burjuva iktidar mücadelelerine bağlanmasının yarattığı siyasal sonuçları sorgulamaktır. Emperyalist devletlerle kurulan ilişkilerin hangi koşullarda taktik bir temas, hangi koşullarda stratejik bağımlılık ürettiği; burjuva güçlerle yapılan uzlaşmaların bağımsız devrimci iradeyi nasıl etkilediği somut olarak tartışılmalıdır.

Bu sorgulama yapılmadan, yalnızca ortak düşman söylemi üzerinden kurulan birlikler gerçek bir ideolojik açıklık yaratamaz. Birlik adına eleştirinin ertelenmesi, farklı siyasal çizgiler arasındaki sorunların ortadan kalktığını değil, üzerlerinin örtüldüğünü gösterir. Üzeri örtülen çelişkiler ise pratik mücadele anlarında daha ağır biçimde ortaya çıkar.

Emperyalist devletlerle diplomatik ilişkileri esas alan, tavrını anti-emperyalist bir ilkeden değil konjonktürel manevralardan alan bir çizginin sayısal kalabalığı, bu birliği niteliksel olarak güçlendirmez; aksine reformist ve pasifist bir çizgiye çeker.

Emperyalizme karşı tutarlı bir tavır almayan, burjuva devletlerin salonlarında diplomasi arayan bir anlayışla örülen birlik; anti-faşist ve anti-emperyalist sokak eylemini esas alamaz. Sonuç; yine alışılagelmiş salon toplantıları, bürokratik basın açıklamaları ve dişsiz protesto metinlerinden ibaret kalacaktır.

Köln girişiminin önündeki temel sorunlardan biri de ortaklığın hangi siyasal sınırlar içinde kurulacağıdır. Her kurumun kendi programını ve örgütsel bağımsızlığını koruması ile ortak mücadelenin gerektirdiği siyasal sorumluluklardan kaçınması birbirine karıştırılmamalıdır. Örgütsel bağımsızlık, ortak mücadeleye katılmamanın; ideolojik farklılıklar da ortak kararların arkasında durmamanın gerekçesi haline getirilemez.

Birlik, farklılıkların ortadan kaldırıldığı bir homojenlik alanı değildir. Ancak farklılıkların varlığı da her türlü belirsizliğin, kararsızlığın ve politik kaçamağın meşru sayılması anlamına gelmez. Ortaklaşılabilecek temel görevler belirlenmeli, bu görevler karşısında hangi tutumların alınacağı açıklığa kavuşturulmalı ve alınan kararların uygulanması somut sorumluluklara bağlanmalıdır. Aksi durumda herkesin kendi siyasal çizgisini koruduğu, fakat ortak mücadelenin yükünü kimsenin üstlenmediği bir birlik görüntüsü ortaya çıkar.

Burjuva siyasetinin ittifak anlayışında olduğu gibi, en geniş ortak paydayı bulmak adına politik içeriği sürekli aşağıya çekmek, devrimci birlik anlayışı değildir. En geniş birlik, en belirsiz birlik demek değildir. Tersine, ortak düşmana karşı etkili mücadele, temel siyasal hedeflerin ve pratik görevlerin olabildiğince açık biçimde belirlenmesini gerektirir. Birliğin kapsamını genişletmek uğruna mücadele hattını belirsizleştirmek, niceliksel genişlemeyi niteliksel gerilemenin aracı haline getirir.

Burada sorulması gereken bir başka soru da şudur: Ortak kararlar hangi koşullarda alınacak, bu kararların uygulanması nasıl denetlenecek ve farklı kurumlar ortak yükümlülüklerini yerine getirmediğinde nasıl bir politik hesaplaşma yürütülecektir? Bu soruların yanıtı olmadan ilan edilen birlik iradesinin pratikte neye karşılık geleceği belirsiz kalır.

Kurumların toplantılara katılması, açıklamalara imza atması ve ortak fotoğraflarda yer alması tek başına mücadele kapasitesi yaratmaz. Esas olan, ortak iradenin sınıf mücadelesinin somut alanlarında nasıl bir örgütlü güce dönüştürüleceğidir. İşyerlerinde, sokaklarda, göçmenlerin yaşam alanlarında, gençliğin mücadelelerinde ve faşist saldırılara karşı gelişen direnişlerde ortak hareket edilemiyorsa, masada kurulan birlik ile hayatın içindeki mücadele arasında ciddi bir kopukluk var demektir.

Bu kopukluk giderilmediği sürece, birlik kendi bildirilerini yayımlayan, kendi toplantılarını düzenleyen ve kendi devamlılığını başarı sayan kapalı bir çevrenin sınırlarını aşamaz. Devrimci siyasetin ölçüsü, kendi çevresinde yarattığı hareketlilik değil; ezilenlerin mücadele kapasitesine ne kattığı, örgütlenme düzeyini nasıl yükselttiği ve egemenlerin saldırılarına karşı nasıl bir ortak direnme gücü oluşturduğudur.

Fransa başta olmak üzere Avrupa’nın dört bir yanında dipte biriken toplumsal öfke, yeni bir isyan dalgası olarak sokaklara taşmaktadır. Bu yeni dinamik, yalnızca egemen emperyalist devletleri değil; günü kurtaran, burjuva sınırlar içine sıkışmış reformist ve uzlaşmacı solu da boşa çıkarmakta, onun meşruiyetini sorgulatmaktadır.

Kitlelerin kendiliğinden gelişen radikal eylemliliği ile bağ kuramayan, sokaktaki devrimci şiddeti ve meşru direnişi “kamu düzeni” adına kınayan burjuva-reformist mantık, Avrupa’daki toplumsal muhalefetin önünde bir barikat haline gelmiştir.

Yüzünü sokaktaki bu yeni isyan dalgasına dönmeyen, ideolojik farklılıklarını devrimci, anti-faşist ve anti-emperyalist zeminde netleştirerek birleştirmeyen her anlayış; konjonktürel ihtiyaçların günlük taktiksel bir manevrası olmaktan öteye gidemez.

Avrupa’nın mevcut siyasal tablosu, devrimci birlik sorununu yalnızca örgütlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden ele almanın yetersizliğini de ortaya koymaktadır. Irkçı ve faşist hareketlerin güç kazanması, göçmenlerin hedef haline getirilmesi, polis şiddetinin sıradanlaştırılması ve emperyalist devletlerin militarizme daha fazla kaynak ayırması birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Bunlar, kapitalist-emperyalist düzenin derinleşen krizinin ve egemen sınıfların bu krizi yönetme çabalarının farklı görünümleridir.

Bu nedenle anti-faşist mücadeleyi yalnızca aşırı sağın söylemlerine karşı çıkmaya, anti-ırkçılığı yalnızca ayrımcı davranışları kınamaya, anti-emperyalizmi ise belirli savaşlara ilişkin dönemsel açıklamalar yapmaya indirgeyen yaklaşımlar, sorunun bütününü kavrayamaz. Devrimci mücadele, bu olguların arkasındaki sınıfsal ilişkileri açığa çıkarmak ve birbirinden koparılmış direniş alanları arasında ortak bir mücadele bağı kurmak zorundadır.

Göçmen işçinin sömürülmesiyle yerli işçinin güvencesizleştirilmesi, gençliğin geleceksizleştirilmesiyle polis şiddetinin yaygınlaştırılması, sosyal hakların budanmasıyla militarist harcamaların artırılması aynı düzenin farklı sonuçlarıdır. Faşist hareketler bu koşullarda toplumsal hoşnutsuzluğu göçmenlere ve ezilenlere yönelterek egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden bir siyasal kanal oluşturabilir. Devrimci görev, bu yönlendirmeyi teşhir etmekle sınırlı değildir; işçi sınıfının ve ezilenlerin ortak çıkarları temelinde gerçek bir mücadele alternatifi yaratmayı da gerektirir.

Böyle bir alternatif, yalnızca ortak açıklamalarla kurulamaz. Irkçılığa karşı fiili dayanışma, faşist saldırılara karşı ortak savunma, işçi mücadeleleriyle bağ kurma, göçmenlerin hak mücadelelerini destekleme ve emperyalist savaş politikalarına karşı süreklilik taşıyan eylemler, birliğin gerçek içeriğini belirler. Bu alanlarda ortak irade oluşturamayanların, birlik adına yayımladıkları metinlerin sayısı ne olursa olsun, toplumsal muhalefet üzerinde belirleyici bir güç haline gelmeleri mümkün değildir.

Köln girişimi tam da bu noktada sınanmalıdır: Toplantıların ve açıklamaların ötesine geçerek Avrupa’nın gerçek mücadele dinamikleriyle bağ kurabilecek midir? Yoksa toplumsal öfkeyi kendi bürokratik işleyişine uyumlu hale getirmeye çalışan, hareketin sınırlarını önceden çizen ve kitlelerin bağımsız eylemliliğinden ürken bir platform olarak mı kalacaktır?

Bu soruların yanıtı deklarasyonlarda değil, mücadelenin içinde verilecektir.

Bizler — Öncü Partizan olarak — birliğin yakıcı bir ihtiyaç olduğunu vurguluyoruz; fakat bu birliği, tabelaların yan yana döküldüğü ve diplomatik diplomasi şovlarının yapıldığı amorf bir zemin olarak kabul etmiyoruz.

Gerçek ve niteliksel bir devrimci birlik ancak şu ilkeler temelinde yükselebilir:

Devrimci Sokak Hattı: Basın açıklamalarıyla sınırlı, salonlara sıkışmış bürokratik bir platform değil; ırkçılığa, faşizme ve polis şiddetine karşı sokakta fiili barikatlar kuran bir mücadele hattı.

Emperyalizme Karşı Tavizsiz Tutum: Avrupa devletlerinin militarist politikalarına, NATO saldırganlığına ve emperyalist diplomasilere karşı tavizsiz, bağımsız sınıfsal hat.

Ezilenlerin İsyanıyla Bütünleşme: Kitlelerin kendiliğinden öfkesine burjuva yargıçlığı yapmayan, tam tersine o öfkeyi devrimci bir kanala akıtan kitle çizgisi.

İdeolojik Hesaplaşma: Siyasal farklılıkları “birlik bozulmasın” diye sümen altı etmek yerine, devrimci ilkelere bağlı kalarak tartışmak ve ortak kararların pratik sorumluluğunu üstlenmek.

Sınıfsal Bağımsızlık: İşçi sınıfının ve ezilenlerin çıkarlarını burjuva partilerinin, devletlerin ve diplomatik hesapların gerisine düşürmeyen; siyasal bağımsızlığı yalnızca söylemde değil, pratik mücadelede de koruyan bir çizgi.

Ortak Mücadelede Somut Sorumluluk: Birlik kararlarını temenniler düzeyinde bırakmayan; ortak eylem takvimleri, açık görevler, süreklilik taşıyan dayanışma mekanizmaları ve hesap verilebilir pratik yükümlülüklerle güçlendiren bir örgütlenme anlayışı.

Kitlelerle Organik Bağ: İşçilerin, göçmenlerin, gençlerin ve ezilenlerin gerçek mücadele alanlarına dışarıdan açıklama yetiştiren değil, bu mücadelelerin içinde yer alarak ortak örgütlenmeyi büyüten bir siyasal pratik.

Bu ilkeler, birliğin önüne biçimsel koşullar koymak ya da farklı kurumların bir araya gelmesini imkânsızlaştırmak için ileri sürülmüyor. Tersine, birliğin gerçek bir mücadele gücüne dönüşebilmesinin koşullarını ortaya koyuyor. Ortaklık, siyasal farklılıkların inkârıyla değil; bu farklılıkların açıkça tartışılması, temel mücadele hedeflerinin belirlenmesi ve alınan kararların kararlılıkla uygulanmasıyla gelişebilir.

Birlik adına eleştiriyi susturmak, ortaklığı korumak değil, onun içini boşaltmaktır. Siyasal hesaplaşmadan kaçınmak, çelişkileri ortadan kaldırmaz; onları erteler. Devrimci sorumluluk ise sorunları halının altına süpürmekte değil, açıkça ortaya koyarak ortak mücadelenin önündeki engelleri aşmaya çalışmaktadır.

Köln girişiminin de gerçek bir sınavı olacaktır. Bu sınav, kaç kurumun katılım beyanı verdiğiyle ya da bir sonraki toplantının hangi tarihte yapılacağıyla ölçülmeyecektir. Ölçüt; emperyalist savaş politikalarına karşı nasıl bir mücadele yürütüleceği, faşist saldırılar karşısında nasıl bir ortak direnme hattı kurulacağı, göçmen düşmanlığına karşı hangi somut görevlerin üstlenileceği ve işçi sınıfının mücadeleleriyle nasıl bağ kurulacağıdır.

Bu sorulara verilecek yanıtlar, birliğin politik niteliğini açığa çıkaracaktır. Eğer bu alanlarda somut bir irade ortaya konulamazsa, Köln’de ilan edilen birlik iradesi de Avrupa’daki platform enflasyonunun yeni bir halkası olmaktan kurtulamayacaktır.

Köln girişimi, süslü deklarasyonlarla kendisini devrimci bir odak ilan edemez. Güven, diplomasi masalarında değil; sınıf mücadelesinin barikatlarında kazanılır.

Avrupa’da devrimcilerin, işçilerin, göçmenlerin ve ezilenlerin ihtiyacı olan şey; kurum kalabalığının yarattığı sayısal bir illüzyon değil, emperyalizme ve faşizme karşı fiilen dövüşen, sokak isyanlarını kucaklayan net bir “Devrimci Eylem ve Güç Birliği”dir!

ÖNCÜ PARTİZAN

Exit mobile version