Baba Erdoğan, 1990 yılının Ağustos ayında yönünü Karadeniz’e çevirdi. Dersim’in başı dumanlı Munzurlarından Almus’un sarp dağlarına uzanan bu yol, yalnızca bir coğrafya değişikliği değil; Halk Savaşı’nın yeni siperlerle buluşması, komünist devrimci ufkun yeni bir alana taşınmasıydı.
Karadeniz’e gelişinin ardından Babil’in öncülüğünde, bölgenin geleceğine ilişkin daha önce yürütülen tartışmalar somut bir siyasal programa bağlandı. Kış koşullarında barınma, bölgedeki toplumsal ilişkilerin derinleştirilmesi ve ilerleyen dönemde çalışmanın genişletilmesine ilişkin planlamalar, onun yönettiği alt bölge parti organında ayrıntılı biçimde ele alındı ve karara bağlandı.
Bu planlamanın merkezinde yalnızca yeni bir gerilla alanı açmak değil, Karadeniz’de Halk Savaşı için kalıcı, köklü bir devrimci çalışma zemini yaratma düşüncesi bulunuyordu. Baharla birlikte barınaktan bölgeye yeniden çıkılması, Almus çevresinde köylülerle organik bağların kurulması, Kızıldere’nin tarihsel devrimci mirasının sahiplenilmesi ve mücadelenin daha geniş toplumsal katmanlara taşınması bu perspektifin yapı taşlarıydı.
Kızıldere, Babil’in zihninde sıradan bir köy adı değildi. Mahir Çayan ve yoldaşlarının ölümsüzleştiği, devrimci cüretin ve feda ruhunun harmanlandığı tarihsel bir mevziydi. Planlanan çalışmanın bir parçası olarak Kızıldere’de köylülerin katılımıyla Mahir Çayan ve yoldaşları için kitlesel bir anma yapılması düşünülüyordu. Böylece TKP(ML)’nin Karadeniz’deki yeni yönelimi; bölgenin devrimci tarihinden kopuk değil, onun hafızasıyla kenetlenen bir çizgide şekillenecekti.
Bunun ardından bölgedeki mücadeleyi daha geniş bir siyasal hatta taşımaya dönük yeni eylemsel adımlar öngörülüyordu.
Mart ayıyla birlikte gerilla eşliğinde Kızıldere’de Mahirler anması yapılacaktı. Devamında Almus’ta ki bankanın kamulaştırılması sağlanacaktı. Sonra bölge orman müdürlüğü basılıp telsiz, silah vb malzemelere nel konulacaktı.
Karadeniz bu adımlarla Baba’nın ufkunda Dersim’den sonra yeni gerilla bölgesi olarak açılmış olacaktı.
Zira, Babil’in düşüncesinde Karadeniz, yalnızca haritada işaretlenmiş yeni bir alan değildi; tarihsel hafızanın, yeni bir siyasal yönelimin ve geleceğe ilişkin büyük bir iddianın Halk Savaşı ile buluşma noktasıydı. Dersim’den Almus’a uzanan yolun anlamı tam da burada ortaya çıkıyordu: “Bir Dersim yetmez.” Çünkü devrimci miras, yalnızca doğduğu topraklarda korunmak için değil; yeni alanlarda, yeni kuşaklarla buluşarak çoğalmak için vardı.
Yoldaşlık Sevgisi, Eşitlik ve Sırtlanan Yük
Babil’in önderlik anlayışı; masa başlarında, bürokratik kurul odalarında ya da kâğıt üzerindeki görev tanımlarında değil, dağın en dik yokuşunda, dondurucu ayazında sınanırdı. Karadeniz’de, savaş siperlerinin yol açtığı o büyük yoldaşlık hukukunu her anında yaşatır; komuta ettiği savaşçıları derin bir devrimci sevgiyle bağrına basardı. Onun ilişkilerinde tepeden bakan bir kasılma, rütbeden beslenen bir yabancılaşma asla var olamazdı. Ortak bir işte, bir mevzi kazılacaksa ilk kazmayı vuran, ağır bir yük taşınacaksa ilk omuz veren daima o olurdu.
Günün birinde, karakol baskını öncesinde kış koşullarında kullanılacak barınak için hazırlıklar sürerken, uzak bir köyden ağır bir kuzine soba taşınması gerekiyordu. Babil, hiç tereddüt etmeden sobayı sırtına aldı. Yanındaki genç yoldaşına sevgi dolu bir tebessümle bakarak:
“Yoldaş, sen kleşi taşı; soba ağır, ben taşırım.”
dedi ve dağın yokuşuna vurdu.
Yük ağırdı, yol çamurlu ve engebeliydi. Bir süre sonra dağın en sarp bölümünde durdu. Eliyle alnındaki birikmiş teri sildi, derin bir nefes aldı. Sonra yanında yürüyen genç yoldaşına dönerek konuşmaya başladı.
Halk Savaşı’na uzaktan bakan dönemin “ünlü” 2. MK’cı revizyonist önderliğinin “olmaz”, “yapılamaz” diyerek mücadeleyi küçümseyenlerinin, önce gelip bu sobayı sırtlamaları gerektiğini anlatıyordu. Dağın yokuşunu çıkmadan, ter dökmeden, mücadeleyi bizzat yaşamadan verilen masa başı hükümlerin ne kadar kolay ve altı boş olduğunu söylüyordu.
Sonra sobayı yeniden omuzladı.
Omuzlarken nereden bilebilirdi ki; otuz altı yıl sonra bu revizyonist geçmişin günümüzdeki artıklarının, kendisinin de kanıyla, teriyle ilmek ilmek ördüğü bu tarihin üzerine tüneyen akbabalar gibi çökeceğini… O tarihin üzerine sahte eksperler, araştırmacı-yazar maskeli tarih uzmanları olarak kurulacaklarını… Her haltı yiyip girdiği her politik mahallede iflas eden, hiçbir alıcı bulamayan politik tüccarlar gibi dönüp dolaşıp Kürkçü Dükkânı’na gelen ve ellerindeki lekeli postu pahalıya pazarlamaya çalışan sahtekârlara dönüşeceklerini…
Onlarca yıl sonrasının bu ironik ihanetinden habersiz, dev adımlarıyla Almus’un Dumanlı Dağı’na kazılan barınağa doğru tırmanmaya devam etti komutan.
Bu küçük sahne, Babil’in önderlik karakterini uzun teorik metinlerden çok daha yalın açıklıyordu. O; bugün yoldaşını bir rakip gibi gören, bürokratik-elitist bir küstahlıkla kitlelere ve yoldaşlarına tepeden bakan, kendi konumunu arşa çıkarıp kendisini “müteahhit”, yoldaşlarını ise “maraba” gören küçük burjuva önderlik tiplerine çekilmiş en keskin çizgiydi. Kaypakkayacı komünist gelenekten ve Maoizmden özünü almış gerçek bir parti önderi, Halk Kurtuluş Ordusu’nun gerçek bir komutanıydı. Tepeden tırnağa dava insanı olmanın, iddialı bir devrimci hattı Halk Savaşı ciddiyetiyle sırtlamanın canlı örneğiydi.
Babil’in komutanlık karakterini özetleyen bir diğer an ise Sivas üzerinden yapılan tehlikeli bir yolculukta yaşandı. Bir yoldaşıyla birlikte Divriği’ye gitmiş, dönüş yolunda silahlı ve ağır yük taşıyan iki gerilla olarak akşam saatlerinde Sivas’a ulaşmışlardı. Kent içindeki riskler nedeniyle otobüs saatini beklemek üzere Cumhuriyet Üniversitesi kampüsü önündeki bir parka geçtiler. Gazete kâğıdı üzerine peynir, domates ve ekmek koyup sessizce yerken, resmi bir polis aracı yanlarında durdu. Arka cam yavaşça açıldı; polisin bakışları üzerlerinde gezindi. O birkaç saniyelik gerilimde Babil, tereddüt etmeden yanındaki genç yoldaşına fısıldadı:
“Yoldaş, kimlik için çağırırlarsa sıkacağız.”
Gerisi söze dökülmedi. Araç bir süre sonra uzaklaştı. Bu an, Babil’in kriz anlarında donup kalmayan, anlık karar verebilen, inisiyatif alan ve yanındaki yoldaşının canını korumayı en büyük sorumluluk sayan sarsılmaz komutanlık refleksini gösteriyordu.
Gümelönü Karakol Baskını: Geceyi Yaran Komünist Cüret
16 Eylül’ü 17 Eylül 1990’a bağlayan gece, Tokat-Almus’a bağlı Gümelönü Jandarma Karakolu’na yönelik eylem başladığında, Babil her zaman olduğu gibi yine en ön saftaydı. Karakola yaklaşan gerilla birliği, Babil’in hamlesiyle nöbetçiyi anında etkisiz hale getirdi. Ardından Babil’in geceyi keskin bir bıçak gibi bölen ihtilalci haykırışı asker koğuşunda yankılandı:
“İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu’na teslim olun!”
Bu çağrının hemen ardından karakolun içine dondurucu bir ölüm sessizliği çöktü. Ancak bu sessizliği aniden patlayan iki el ateş sesi yardı. Bel hizasından, matarasını delerek bedenine giren iki kurşunla yaralanan Babil, en ufak bir duraksama yaşamadan sloganlarını daha gür atarak Kaleşnikof’unu seriye bağladı ve ateşin geldiği noktayı taradı. Karakolu yeniden derin bir sessizlik kaplamıştı.
Aldığı iki ağır kurşun yarasına rağmen metanetini bir an olsun kaybetmedi. Birlikte karakola girdiği yoldaşının koluna girdi; nöbetçi askerden kamulaştırılan G3 piyade tüfeği ve kendi silahıyla aksayarak dışarı çıktı. Karakol duvarının arka hizasında bekleyen iki yoldaşını görünce, vakur ve kendinden emin bir ses tonuyla sadece şu söz döküldü dudaklarından:
“Ben vuruldum yoldaş…”
Tel örgülerin dışına çıkarılan Babil, tarladaki tahtalardan alelacele yapılan derme çatma bir sedyeye yatırıldı. En ufak bir panik, sızlanma ya da şikâyet emaresi göstermeksizin, komutanlık sorumluluğuyla derhal askeri taktiği devreye soktu: “Komuta İsmail yoldaşta.”
Yoldaşları, karakolun önünden akan Yeşilırmak’ı geçerek onu omuzlarında ormanlık bir derenin içine taşıdılar. Yanına bir miktar yiyecek bırakıp daha hâkim üst bir tepeye konumlandılar. İçlerinden bir yoldaşlarını hemşire ve doktor temin etmek üzere milislerin bulunduğu köye gönderip, gün batımında aynı noktada buluşmak üzere ayrıldılar.
Hâkim tepeye çıktıklarında, gün öğlene ulaşırken İsmail gruba dönerek:
“Yoldaşlar, Hasan yoldaş (Baba), partimizin Süleyman Cihan’dan sonraki en değerli kadrolarından biridir. Gerçek adı Babil / Baba Erdoğan’dır”
diyerek komutanlarının tarihsel kimliğini açıkladı. Bu açıklama üzerine birliğini ve komutanını koruma hırsıyla dolu genç yoldaş tepki gösterdi:
“Yoldaş, sen neden gerçek kimliğini deşifre ediyorsun ki? Yoldaşı yaşatacağız! Onu akşam Sivas Tıp Fakültesi’ne götüreceğiz… Orada gençlikten tıp okuyan yoldaşlar var, kurtaracağız onu!”.
İsmail bunun üzerine, “gözüm, o çok kan kaybetti. Yaşaması çok zor..”
Aynı genç gerilla, komutanını yaralı görmenin verdiği derin acı ve asilikle, İsmail’e eylemin taktiksel aksaklıklarını sorgulayan sorular sormaya devam etti:
“Yoldaş, nasıl vuruldu arkadan? Sen koğuş kapısına bakan arka taraftaki komutanın odasını tutacaktın. İçeri girer girmez de parolayla bizi çağıracaktın. Ne oldu?”
İsmail, sekter ve bu sıkıştırıcı sorulardan bunalmış kendine has edasıyla eylem anındaki o kritik kararı aktardı:
“gözüm, biz tek nöbetçi hesaplamıştık; iki nöbetçi vardı, sonra sigara içmeye üçüncüsü de çıktı. Ben ‘Geri çekilelim, Dersim’den gelecek desteği bekleyelim’ dedim. O ise ‘Tel örgüleri kesip içeri girdik. Düşman bizim olduğumuzu anlar, bütün planlamalar boşa çıkar’ dedi ve beni dinlemedi…”
Ardından keskin bir tavırla ekledi: “Herkes kendi işine baksın.” diyerek sekter asabi bit tavırla konuyu kapattı.
O saatlerde karakolun etrafında askeri hareketlilik hızla arttı; helikopter ve araç yoğunluğu gözle görülür şekilde çoğaldı. Akşam olunca Babil’in komutayı devrettiği İsmail, askerin G3 tüfeğini taşıyan genç gerillaya, “Sen önden git, biz geliyoruz” talimatını verdi. Komutanını bir an önce bulmak için koşarak sabah bıraktıkları yere ilerleyen genç gerilla, Babil’i beklenmedik bir yerde gördü. Babil, aşağıda yoldaki askeri hareketlilikten kaynaklı, yaralı haline rağmen müthiş bir irade ve efor harcayarak sabah bırakıldığı yerin daha yukarısına, emniyetli bölgeye doğru tırmanmıştı.
Genç gerilla karşısında komutanını bulduğunda, iç kanamanın ve ağır yaraların getirdiği yıkım Babil’in bedenini sarmıştı. İç kanamadan ötürü göz kapakları morarıp siyahlaşmış, dudakları susuzluktan çatlamıştı. Yarı sitem dolu bir edayla fısıldadı:
“Yoldaş, beni burada bırakıp nereye gittiniz?..”
Ardından boğazından dökülen susuzluk feryadıyla ekledi: “Su içmek istiyorum yoldaş… Su içip öleyim.”
Genç yoldaş, derin bir acıyla komutanına sarılırken geride kalan yoldaşları hatırlattı. Babil, iradesini son damlasına kadar zorlayarak başını salladı: “Onlar gelsin… Onlar geldikten sonra gideyim.”
Ormanın derinliklerinde sessiz bir bekleyiş başladı. Ancak arkadaki yoldaşların gecikmesi üzerine Babil isteğini yineledi: “Su içmek istiyorum. Su içip öyle öleyim… Bana su getir.”
Bu yakarış üzerine genç gerilla, Babil’in belindeki palaskadan matarayı çıkardı. Su bulabilmek için karakola çıkan tehlikeli yola doğru saklanarak indi. Aralıksız geçen askeri araçların seyrekleştiği ilk anda çeşmeye koşup matarayı doldurmaya başladı. Ancak mataranın altından sular sızıyordu… Babil’in bedenine saplanan o iki kurşun, belindeki matarayı da delip geçmişti.
Genç gerilla, mataranın kurşun deliklerinin altında en dipte kalan azıcık suyla tırmanıp Babil’in kurumuş, morarmış dudaklarını yavaşça ıslattı, damla damla su verdi. Babil orada hemen ölümsüzleşmedi; ağır iç kanamaya rağmen komünist bir savaşçının iradesiyle yaşama tutunmaya devam ediyordu.
Sabah saatlerinde bir doktor ya da hemşire bulmak üzere köye gönderilen yoldaşın gelmesi bekleniyordu. Genç yoldaş, Babil’in gözlerinin içine bakarak haykırdı:
“Yoldaş, sen ölmeyeceksin! Seni kurtaracağız. Seni Sivas Tıp Fakültesi’ne götüreceğiz… Orada tedavi olup kurtulacaksın!”
Babil, bu adanmış sözleri derin bir sessizlikle dinledi. Ancak zaman Babil’in aleyhine işliyordu. Sabah gönderilen yoldaş hâlâ dönmemişti. Genç yoldaş daha fazla beklemeyerek İsmail’e döndü:
“Yoldaş, sabah giden yoldaş gelmedi, gecikti. Babil kan kaybediyor, durumu çok kötüleşiyor. Bir an önce yola inelim, ilk geçen arabaya zorla el koyup Babil’i direkt Sivas’a götürelim!”
İsmail, çaresizlikle “Tamam” dedi. İki gerilla yola indi. Bir araç geçti ancak durdurulmadı. Genç yoldaş öfkeyle “Niye durdurmadın?” diye sorunca İsmail, “Gözüm görmedin mi, sivil polisti onlar. Nasıl durduralım?” yanıtını verdi. Bunun üzerine genç gerilla ısrar etti: “O zaman gidelim İsmail! Sabah gönderdiğimiz arkadaşın gittiği köye gidelim, bakalım niye gelmedi…”
Yaklaşık iki saatlik zorlu bir yürüyüşün ardından köye ulaştılar. Ancak köy harmanına vardıklarında karşılaştıkları tablo sarsıcıydı: Sabah hemşire getirmesi için gönderilen gerilla, bir milisin evine ait harmanında ki ot yığınının içine uzanmış sızıp uyuyordu.
Bunun üzerine İsmail, derin bir öfkeyle uyuyan kişiye sert bir tekme attı:
“Biz seni bekliyoruz! Sen burada ne yapıyorsun?!”
Uyuklayan mahcupça mırıldandı: “Ben Almus’a arkadaşı gönderdim, hemşire getirmesini bekliyorum. Gelmedi… Ben ne yapayım yoldaş?” İsmail, an ki duruma uymayan bu ciddiyetten uzak tutuma sert ve hakaretamiz sözlerle yüklendi. Ardından durumu toparlamak adına, daha önceden tanıdıkları bir traktörcüyü yukarıdaki yayladan getirip Babil’i taşımak amacıyla aynı kişiyi tekrar yukarı yaylaya gönderdi. Köyde gerilimli bir bekleyiş başladı.
“Yine gelmedi, yine bekletiyor!” diyerek öfkelenen İsmail ve genç yoldaş, tam Babil’in yanına dönmek üzere yola çıkacakken gecenin karanlığını bir traktörün patpat sesi yardı. Traktörcü gelmişti ama büyük bir korku içindeydi; “Beni yaklaştırmayın karakola, kurban olayım!” diye yalvarıyordu. Gerillalar netti: “Önemli bir görevimiz var, bir yoldaşımız ölmek üzere. Onu Sivas’a yetiştirmek zorundayız!”
İkna olan traktörcüyle yola çıkıldı. Askeri konvoylar geçtikçe traktörün ışıkları söndürülüp saklanılarak ilerlendi. Karakolun yakınına gelindiğinde traktörcü korkudan kilitlendi. Genç yoldaş aşağı inip Babil’in yanına tırmandı ve müjdeledi: “Yoldaş, traktör getirdik! Seni Sivas’a götüreceğiz, kurtaracağız!”
Ölümsüzleşmesinden sadece 5-10 dakika önce olan Babil; ölüm karşısındaki o muazzam korkusuzluğundan en ufak bir ödün vermeden dingin ve gerçekçi bir tespitte bulundu:
“Ben yetişemem yoldaş… Çok kan döküldü, ben ölürüm.”
Yoldaşları onu ayağa kaldırmaya çalıştıklarında, fısıldadı: “Bırakın beni… Başım dönüyor, bırakın beni.”
Genç yoldaş, Babil’in yürüyemeyeceğini görünce traktörü biraz daha yanaştırmak üzere aşağı koştu. Tam o sırada bir askeri aracın ışıkları belirdi. Yoldaşları Babil’i yol kenarında siper etti. İşte o an, bilinci kapanmak üzere olan Babil’in dudaklarından komünist bir gerilla komutanının askeri disiplinini özetleyen en son sözleri döküldü:
“Ayaklarımı içeri alın… Düşman beni görmesin.”
Askeri araç geçip gitti. Hemen ardından Babil’in başucundaki yoldaşlar, traktörün yanında bekleyen genç gerillaya acı haberi verdiler: “Yoldaşı kaybettik…”
Babil’in cansız ama gururlu bedeni traktörün arkasına yatırıldı. Komutan Babil, Almus’un dumanlı dağlarına doğru son yolculuğuna çıktı. Köyden temin edilen kazma ve kürekle, Karadeniz dağlarının bağrında bir mezar kazıldı. Kızıl yıldızlı bayrağın gölgesinde, mezarı başında askeri mini bir tören düzenlendi. Babil, Karadeniz’in sisli dağlarına ve tarihsel devrimci hafızaya emanet edildi.
Gecenin sonunda traktörcü, askerlerin kendisinden şüphelenmesini önlemek amacıyla karakola giderek, “Teröristler gece beni zorla aldılar…” diyerek durumu bildirdi. Faşist devlet güçleri Babil’in naaşını ertesi gün çıkararak Dersim’e götürdü. 21 Eylül 1990’da doğduğu Sırtkan köyünde, Munzurlara bakan bir tepede toprağa verildi.
Böylece başladığı yere döndü. Dersim onu çocukken bağrına almıştı; Karadeniz ise gençliğinin son durağında onu devrimci hafızaya teslim etti.
Ancak Babil’in hikâyesi mezarında bitmedi. Çünkü bazı hayatlar toprağa girerken tamamlanmaz; başka kuşakların namlularında ve kavgasında yürümeyi sürdürür. Nitekim Gümelönü karakol eyleminin ardından tutuklanan ve bu eylemden yargılanarak zindana konulan o genç yoldaş, zindan duvarlarını Babil’in komünist cüretiyle zorlayacaktı. 11 yoldaşıyla birlikte zindanın altından özgürlüğe kazdıkları tünelin çıkışına yerleştirdikleri imza, burjuvazinin ve faşist kuvvetlerinin yüzüne inen tarihsel bir tokat oldu: “Komünist Önder Baba Erdoğan Yaşıyor, Savaşıyor! TKP(ML)-TİKKO” Pankartı tünelin ağzında rüzgârla dalgalanırken, geride kalan bu devrimci meydan okuma burjuva basını tarafından halktan özenle saklandı, sansürlendi ve karartılmak istendi. Fakat burjuvazinin sansür çarkları dahi o eylemli mirasın, duvarları yıkan devrimci iradenin üstünü örtmeye yetmedi. Babil’in adı, zindan firarlarıyla bir kez daha özgür dağların doruklarına kazındı.
(Devam edecek)
Sercan AYDIN
