MAZLUM ABDİ’NİN “FESİH” İLANI: ROJAVA’NIN TASFİYESİ Mİ, EMPERYALİST PROJENİN SON PERDESİ Mİ?

1000116958

Devrimci Demokrasi

25 Ağustos 2026’da Şam’daki Halk Sarayı’nda Mazlum Abdi’nin kameralar karşısına geçerek “Suriye Demokratik Güçleri’nin bağımsız askeri güç olarak görevini tamamladığını ve feshedildiğini” ilan etmesi, sıradan bir askeri düzenleme değildir. Bu açıklama, Kuzey ve Doğu Suriye’de yaklaşık on yılı aşkın süredir sürdürülen fiili özerkliğin ve onun askeri omurgasının Şam’daki yeni devlet yapılanmasına devredilmesinin ilanıdır. SDG güçlerinin Suriye ordusunun bünyesindeki tugaylara katılmasıyla birlikte yalnızca bir silahlı yapı ortadan kalkmamış; ona bağlı güvenlik, idari ve ekonomik mekanizmalar da giderek merkezi devletin bünyesine alınmıştır.

Mazlum Abdi bunu “barışa geçiş”, “yeniden inşa” ve “yeni Suriye” söylemiyle sunuyor. Washington ise gelişmeyi “tarihi bir dönüm noktası” olarak selamlıyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın daha önce öne çıkardığı “bir ordu, bir hükümet, bir devlet” formülü tam da bu tablonun özünü ortaya koyuyor.

Öyleyse soruyu açık soralım:

Bir halkın kendi askeri ve siyasal gücünü dağıtıp merkezi devletin kurumlarına katılması gerçekten bir kazanım mıdır? Yoksa emperyalist himaye altında oluşturulan bir düzenin, koşullar değiştiğinde merkezi devlet lehine tasfiye edilmesi midir?

Bizler açısından bu gelişme, halkların devrimci kurtuluşunun değil, bağımsız siyasal ve askeri iradenin tasfiyesinin ilanıdır.

SDG, 2015’te IŞİD’e karşı savaş koşullarında ortaya çıktı. YPG ve YPJ’nin belirleyici askeri omurgasını oluşturduğu bu yapı, ABD emperyalizminin hava gücü, silahı, istihbaratı ve lojistik desteğiyle büyüdü.

Kuşkusuz IŞİD’e karşı savaşta ağır bedeller ödendi. Kobani başta olmak üzere birçok alanda savaşan savaşçıların fedakârlıkları küçümsenemez. Kadınların silahlı mücadeledeki rolü, yerel meclisler, farklı halkların birlikte örgütlenmesi ve bazı sosyal kazanımlar bölge açısından önemli gelişmeler yarattı.

Fakat devrimci politika, yalnızca ortaya çıkan sonuçlara bakarak değil, bu sonuçların hangi sınıfsal ve siyasal zeminde üretildiğine bakarak değerlendirme yapmak zorundadır.

SDG’nin tarihsel açmazı tam burada başladı.

Bir tarafta halkların özsavunma ve örgütlenme deneyimi vardı.

Diğer tarafta bu güç, giderek ABD emperyalizminin bölgesel stratejisinin askeri bileşenlerinden birine dönüştü.

ABD için mesele Rojava’nın toplumsal kurtuluşu değildi. Mesele IŞİD’i yenmek, Suriye üzerindeki nüfuzunu korumak, İran ve Rusya’ya karşı mevzi kazanmak ve bölgenin stratejik kaynakları üzerinde etkisini sürdürmekti.

Nitekim IŞİD’in askeri yenilgisi sonrasında Washington’un SDG’ye bakışı da değişti. Emperyalist devletler için hiçbir askeri ittifak “ebedi dostluk” temelinde kurulmaz. Gereksinim ortadan kalktığında ittifakın biçimi de değiştirilir.

Bugün yaşanan tam olarak budur.

EMPERYALİZMİN DOSTLUĞU DEĞİL, ÇIKAR İLİŞKİSİ VARDIR

Emperyalizm halkları önce kendi çıkarları doğrultusunda silahlandırır, örgütler, destekler; koşullar değiştiğinde ise aynı güçleri pazarlık masasının konusu haline getirir.

SDG’nin bugün geldiği nokta bunun çarpıcı örneğidir.

Washington, yıllarca SDG’yi IŞİD’e karşı “en etkili kara gücü” olarak destekledi. Fakat Suriye’de yeni dengeler ortaya çıktığında, aynı Washington bu kez Şam yönetimiyle entegrasyonu destekledi. Ocak 2026’daki anlaşma sonrasında ABD bunu “tarihi dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Burada şaşılacak hiçbir şey yoktur.

Emperyalizm açısından halkların özgürlüğü değil, emperyalist çıkarların sürekliliği esastır.

Bugün Washington’un “bir ordu, bir devlet” formülünü savunması, dün neden SDG’yi desteklediği sorusunun da yanıtıdır.

Dün ihtiyaç duyduğu için destekledi.

Bugün ihtiyaç duyduğu için tasfiyeyi destekliyor.

Sorun yalnızca Washington’un ikiyüzlülüğü değildir. Daha derindeki sorun, bir halk hareketinin kendi bağımsız devrimci gücünü yaratmak yerine emperyalist bir gücün askeri ve siyasi korumasına yaslanmasıdır.

İşte bugünkü teslimiyetin stratejik zemini burada aranmalıdır.

Burada devrimci hareketin özellikle dikkat etmesi gereken bir ayrım vardır.

Kadınların mücadeledeki rolünü, kadınların örgütlenmesini, halkların birlikte yaşama deneyimlerini, yerel meclisleri, kültürel hakları ve IŞİD’e karşı direnişi savunmak başka şeydir;

bunların üzerinde yükselen siyasal çizgiyi devrimci ve anti-emperyalist bir model olarak kutsamak başka şeydir.

Rojava deneyiminde ilerici ve savunulması gereken toplumsal kazanımlar bulunabilir. Ki  vardır. Fakat bu durum, gelinen yerde bütün siyasal çizginin devrimci olduğu anlamına gelmez.

Bir hareketin kadın savaşçıları olması onu otomatik olarak devrimci yapmaz.

Yerel meclisler kurması onu otomatik olarak anti-kapitalist yapmaz.

ABD ile askeri ittifak kurması da “taktik” denilerek sınırsız biçimde meşrulaştırılamaz.

Çünkü emperyalist bağımlılık, yalnızca ekonomik bağımlılık biçiminde ortaya çıkmaz. Askeri, siyasi ve diplomatik bağımlılık da emperyalist ilişkinin parçalarıdır.

Ve bugün SDG’nin bağımsız askeri gücünü feshederek Şam’ın ordusuna katılması, bu bağımlılık ilişkisinin ulaştığı sonucu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Öyle ise soralım,

ŞAM’IN “BİRLEŞİK SURİYE”Sİ KİMİN BİRLİĞİDİR?

Şimdi de diğer cepheye bakalım.

Şam yönetiminin “tek devlet, tek ordu, ulusal birlik ve istikrar” söylemi ilerici bir slogan gibi sunuluyor.

Oysa devrimciler devletin “birliği” kavramına sınıfsal içeriğinden bağımsız bakamaz.

Bir devlet kimin devletidir?

Ordu kimin ordusudur?

Ekonomik kaynaklar kimin denetimindedir?

Siyasi iktidar hangi sınıfın elindedir?

Bunlar cevaplanmadan “ulusal birlik” söylemi yalnızca burjuva devletinin merkezileşmesini meşrulaştırır.

Ocak 2026’daki entegrasyon anlaşması yalnızca askeri birliktelik öngörmüyordu. Sivil kurumların Şam’a bağlanması, sınır kapıları ile petrol ve doğalgaz sahalarının merkezi devletin kontrolüne geçmesi ve güvenlik güçlerinin İçişleri Bakanlığı yapısına alınması da anlaşmanın parçalarıydı.

Bugün gelinen noktada ise eğitim, sağlık, elektrik, sınır kapıları, petrol ve gaz altyapısı dahil olmak üzere Kuzeydoğu’daki çok sayıda kurum merkezi devlet yapısına aktarılmış durumdadır.

Dolayısıyla mesele yalnızca “SDG’nin feshi” değildir.

Mesele bir siyasal alanın, ekonomik kaynakların, askeri gücün ve idari mekanizmaların merkezi devlet içinde eritilmesidir.

Buna “barış” demek, sürecin sınıfsal ve siyasal karakterini değiştirmez.

Devrimci hareket açısından en kritik sorun buradadır.

Bir halkın elindeki silahlı gücün merkezi devlet ordusuna katılması, eğer bu güç üzerinde bağımsız komuta ve siyasal denetim ortadan kalkıyorsa, basit bir “entegrasyon” değildir.

Bu, silahlı siyasal iradenin devlet aygıtı içinde eritilmesidir.

Bugün yaklaşık 10 bin SDG savaşçısının Suriye ordusuna dahil edildiği, toplam sayının yaklaşık 12 bine ulaşabileceğinin konuşulduğu bildiriliyor. Asayiş güçlerinin de İçişleri Bakanlığı bünyesine alınması sürecin diğer ayağını oluşturuyor.

Daha da önemlisi YPJ’nin geleceği dahi uzun süre tartışmalı kaldı. Şam, kadın savaşçıların bağımsız bir askeri birlik olarak korunmasına karşı çıktı; YPJ ise bireysel entegrasyona direnerek kendi örgütsel kimliğini korumaya çalıştı.

İşte burada “kazanımlar güvence altına alındı” söyleminin ne kadar kırılgan olduğu görülüyor.

Çünkü silahlı güç dağıtılmış, fakat kazanımların korunmasını sağlayacak bağımsız devrimci güç de ortadan kaldırılmışsa, geriye yalnızca devletin vereceği sözler kalır.

Abdi’nin açıklamasında Kürt dilinde eğitim hakkının korunmasına ilişkin olumlu ifadeler öne çıkarılıyor. Şam yönetiminin Kürtlerin bazı kültürel ve yurttaşlık haklarını tanıma yönünde adımlar attığı da bildiriliyor.

Fakat devrimci siyaset açısından soru şudur:

Haklar hangi anayasal ve siyasal mekanizmalarla güvence altına alınmıştır?

Bir devletin yöneticisinin verdiği söz ile halkların kendi kaderini tayin hakkının güvence altına alınması aynı şey değildir.

Kürt halkının demokratik ve ulusal hakları, Arap halkının hakları, Süryanilerin, Ezidilerin ve bölgedeki diğer halkların hakları bir yöneticinin “iyi niyetine” bırakılamaz.

Haklar mücadeleyle kazanılır ve mücadeleyle korunur.

Bu nedenle mesele yalnızca “Kürtçe eğitim olacak mı?” sorusu değildir.

Asıl soru:

Kürt halkı kendi siyasal iradesini hangi örgütsel ve toplumsal güçle savunacaktır?

Bu güç devlet aygıtının içinde eritiliyorsa, halkların geleceği devletin değişken politikalarına bağlanmış demektir.

PKK’NİN FESİH ÇİZGİSİYLE BİRLİKTE DÜŞÜNÜLMELİDİR

Bu gelişme Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki süreçten bağımsız ele alınamaz.

PKK’nin silahlı mücadeleden ve örgütsel varlığından geri çekilme yönünde geliştirdiği tasfiyeci çizgi ile Suriye’de SDG’nin merkezi devlet ordusuna entegrasyonu aynı tarihsel dönemin iki ayrı görüntüsüdür.

Bir tarafta silahlı mücadele stratejik bir araç olmaktan çıkarılıyor.

Diğer tarafta mevcut silahlı güç merkezi devletin ordusuna aktarılıyor.

Bir tarafta ulusal ve demokratik talepler burjuva devletlerinin “demokratikleşme” vaatlerine bağlanıyor.

Diğer tarafta emperyalist güçlerin himayesi altında elde edilen mevziler, yine emperyalistlerin desteklediği merkezi devlet yapılanması içinde eritiliyor.

Bütün bunlar bize aynı gerçeği gösteriyor:

Bağımsız devrimci strateji yerine emperyalist ve bölgesel güçler arasındaki dengelere yaslanan siyaset, sonunda kendi silahlı ve siyasal bağımsızlığını pazarlık konusu haline getirir.

Bu nedenle mesele yalnızca Mazlum Abdi’nin bugünkü kararı değildir.

Mesele, yıllardır kürt hareketi tarafından izlenen stratejik hattın vardığı sonuçtur.

Bizlerin tutumu bu noktada iki yönlü bir reddiye olmak zorundadır.

Bir yandan ABD emperyalizminin ve diğer emperyalist güçlerin bölge halkları üzerindeki hesaplarını reddediyoruz.

Diğer yandan Şam’daki merkezi devletin “ulusal birlik” adına halkların siyasal iradesini ve örgütlenme alanlarını kendi bünyesinde eritmesini reddediyoruz.

Kürt ulusu ve  halkının haklarını savunmak, SDG yönetiminin bütün politikalarını savunmak değildir.

Rojava’daki toplumsal kazanımları savunmak, ABD emperyalizminin bölgesel politikasını savunmak değildir.

Şam’ın merkeziyetçiliğine karşı çıkmak, Kürt milliyetçiliğinin ya da herhangi bir burjuva milliyetçiliğinin peşinden gitmek değildir.

Devrimci çizgi tam da burada ayrışır.

Emperyalizme karşı bağımsızlık!

Gerici devlet iktidarlarına karşı halkların özgürlüğü!

Her türden burjuva milliyetçiliğine karşı proletaryanın enternasyonalist çizgisi!

Halkların kendi kaderini tayin hakkı!

25 Ağustos’ta Şam’daki görüntü son derece semboliktir.

Bir zamanlar kendi silahlı gücüyle sahada bulunan SDG lideri, şimdi o gücün sona erdiğini devlet başkanının sarayında ilan ediyor.

Bu görüntünün kendisi bile yaşanan dönüşümün niteliği üzerine düşünmek için yeterlidir.

Bir dönemin silahlı yapısı sona eriyor.

Bir dönemin özerk idari mekanizmaları merkezi kurumlara bağlanıyor.

Ekonomik kaynaklar devlet denetimine geçiyor.

Sınır kapıları merkezi yönetime devrediliyor.

Savaşçıların önemli bölümü devlet ordusuna katılıyor.

Ve bütün bunlar “barış”, “istikrar”, “yeniden inşa” ve “yeni Suriye” söylemi altında gerçekleştiriliyor.

Oysa devrimciler için mesele, savaşın bitip bitmemesinden daha derindir.

Nasıl bir barış?

Kimin istikrarı?

Kimin devleti?

Kimin ordusu?

Kimin iktidarı?

Bu sorular sorulmadan “barış” kelimesinin arkasına saklanmak, sınıf mücadelesini görünmez hale getirmektir.

Mazlum Abdi’nin 25 Ağustos açıklaması, SDG’nin bağımsız askeri güç olarak varlığının sona erdiğini ilan ediyor. Fakat bundan daha önemli olan, bunun arkasındaki siyasal stratejinin açığa çıkmasıdır.

Emperyalist güçlerin desteğine yaslanarak oluşturulan hiçbir askeri-siyasi mevzi, halkların bağımsız devrimci gücünün yerini tutamaz.

Washington’un koruması halkların özgürlüğünü garanti etmez.

Şam’ın anayasal vaatleri halkların kendi kaderini tayin hakkının yerine geçmez.

Ankara’nın “terörsüz Türkiye” söylemi Kürt sorununun çözümü değildir.

Ve halkların özgürlüğü, emperyalistlerin bölgesel hesapları ile gerici devletlerin pazarlık masalarında belirlenemez.

Halkların kurtuluşu, halkların kendi örgütlü gücündedir.

Bu nedenle bizler açısından bugün savunulması gereken çizgi açıktır:

Ne Washington’un himayesi!

Ne Şam’ın merkeziyetçi devletçiliği!

Ne Ankara’nın sömürgeci inkâr ve tasfiye politikası!

Ne de emperyalist güçlerle uzlaşmayı “taktik başarı” diye sunan tasfiyeci çizgi!

Kürt halkı ve Suriye’nin bütün ezilen halkları, kendi kaderlerini emperyalistlerin, gerici devletlerin ve burjuva siyasal güçlerin pazarlıklarına bırakmamalıdır.

Gerçek çözüm; emperyalizme, sömürgeciliğe, gericiliğe ve kapitalist sömürüye karşı bağımsız, örgütlü ve birleşik halk mücadelesindedir.

Mazlum Abdi’nin ilanı bir dönemin kapanışını gösteriyor olabilir.

Fakat devrimciler açısından asıl mesele kapanan sayfaya ağıt yakmak değil, bu sayfanın neden böyle kapandığını doğru okumaktır.

Ve bu tarihsel deneyimin verdiği ders açıktır:

Halkların kendi bağımsız devrimci gücü yaratılmadan, hiçbir emperyalist ittifak, hiçbir devlet anlaşması ve hiçbir diplomatik garanti kalıcı özgürlük sağlayamaz.

Özgürlük saraylarda pazarlık edilerek değil, halkların kendi elleriyle kazanılır.

Exit mobile version