MEKKE İTTİFAKI: TÜRKİYE, PAKİSTAN VE SUUDİ ARABİSTAN ARASINDA ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI

OIPMEKKEITTIFAKI

Üç ülke arasında imzalanan anlaşma TBMM Dışişleri Komisyonu’ndan geçti. Ortak savunma, askeri işbirliği ve istihbarat paylaşımını kapsayan ittifakın bölgesel güç dengeleri üzerindeki etkileri tartışılıyor.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, 27 Ekim’de TBMM Dışişleri Komisyonu’nda kabul edildi. AKP, MHP ve CHP anlaşmaya evet oyu verirken DEM Parti, İYİ Parti, Yeni Parti ve Yeni Yol temsilcileri hayır oyu kullandı.

16 maddeden oluşan anlaşma, taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırının bütün taraflara yapılmış sayılmasını öngörüyor. Saldırıya uğrayan ülkeye askeri imkânlar da dahil olmak üzere karşılıklı yardım sağlanması düzenleniyor.

Anlaşma yalnızca ortak savunmayla sınırlı değil. Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji transferi, askeri lojistik, mühimmat ve silah tedariki ile istihbarat paylaşımı da anlaşmanın kapsamına alınıyor. İttifakın daimi sekretaryasına Suudi Arabistan ev sahipliği yapacak; ilk genel sekreter Pakistan’dan olacak.

Anlaşmanın TBMM Komisyonu’nda görüşülmesinden bir gün önce ittifak ülkelerinin güvenlik temsilcilerinin Tahran’da İranlı yetkililerle görüşmesi de dikkat çekti. Türkiye tarafı, bu temasın ittifakın İran’a yönelik bir tehdit olarak görülmediğini anlatmak bakımından önemli olduğunu belirtti.

Mekke İttifakı, Ortadoğu ve Asya’daki güç ilişkilerinin yeniden düzenlendiği bir dönemde ortaya çıkan yeni bir askeri ve siyasi yapılanmadır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma adı altında bir araya gelmesi, bu devletlerin yalnızca ikili ilişkilerini geliştirmesi olarak okunamaz. Anlaşma; askeri kapasite, savunma sanayisi, istihbarat ve bölgesel nüfuz alanlarında ortak hareket etmenin kurumsal zeminini oluşturuyor.

Burada temel soru şudur: Bu ittifak hangi sınıfsal ve siyasal çıkarları koruyacak, bölge halklarının hangi sorunlarına çözüm üretecektir?

Emperyalist sistemin bölgesel güç mücadeleleri, askeri ittifaklar ve güvenlik anlaşmaları üzerinden yeniden biçimlendiği koşullarda, devletlerin savunma ve güvenlik politikaları halkların güvenliğiyle özdeşleştirilemez. Askeri kapasitenin artırılması, silah üretiminin ortaklaştırılması ve istihbarat mekanizmalarının genişletilmesi, aynı zamanda bölgesel rekabetin yeni araçlarını yaratmaktadır.

Türkiye’nin bu ittifaktaki rolü ayrıca değerlendirilmelidir. NATO üyesi olan Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la geliştirdiği askeri ortaklık, Ankara’nın Ortadoğu ve Güney Asya’daki bölgesel güç arayışının bir parçasıdır. Bu ilişkinin NATO, ABD, Çin, Rusya ve İran’la kurulan dengeler üzerindeki etkileri de izlenmelidir.

İttifakın İran’a yönelik bir tehdit olmadığının açıklanması, bölgedeki çelişkilerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, farklı güç merkezlerinin birbirleriyle hem rekabet hem diplomatik temas yürüttüğü karmaşık bir tablo söz konusudur.

Halkların güvenliği, devletler arasındaki askeri bloklaşmaların genişlemesinde değil; emperyalist müdahalelere, savaş politikalarına, sömürüye ve bölgesel hegemonya mücadelelerine karşı bağımsız halk mücadelesinin geliştirilmesindedir.

Mobil sürümden çık