Mêrdîn’in Qoser (Kızıltepe) ilçesinde 9 Eylül sabahı düzenlenen ev baskınlarında S. A., R. K. ve R. L. gözaltına alındı. Gözaltıların gerekçesine dair resmi bir açıklama yapılmazken, kişiler Kızıltepe İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.
Baskının en dikkat çeken boyutu ise R. K.’nin Turgut Özal Mahallesi’ndeki evinde yaşananlardı. Ev sakinlerinin kaydettiği bilgilere göre; özel harekât polisleri uzun namlulu silahlarla eve girmiş, aralarında çocukların da bulunduğu ev halkı yere yatırılarak yüksek sesli talimatlarla arama gerçekleştirilmiştir. Çocukların yaşadığı büyük korkuya rağmen operasyon sürdürülmüştür.
Bu tablo, faşist devletin güvenlik politikasının gündelik hayattaki somut karşılığıdır. Bir insanın evinin basılması, ailesinin silahlı operasyonun ortasında bırakılması ve suçlamanın kamuoyundan gizlenmesi, “güvenlik” kavramının baskı aracına dönüştüğünü gösterir. Hukuk devletinin ölçüsü; devletin operasyonel gücü değil, bu gücün denetlenebilir ve gerekçeli olmasıdır.
Söylem ile Sahadaki Gerçeklik Arasındaki Uçurum
İktidarın öne sürdüğü “Terörsüz Türkiye” ve “normalleşme” söylemleri ile Kürt illerindeki sabah baskınları, gözaltılar ve ağır silahlı operasyonlar çelişmektedir. Söylem değişirken devletin faşist baskı aygıtı aynı kalıyorsa gerçek bir normalleşmeden söz edilemez. Sürecin niteliği, Ankara’daki açıklamalarla değil, Qoser’de insanların kapısına dayanan haydut devlet gücüyle ölçülmelidir.
Kürt illerinde yıllardır uygulanan kayyum politikaları, seçilmiş belediyelerin görevden uzaklaştırılması ve siyasal faaliyetlerin soruşturmalarla kriminalize edilmesi aynı hattın ürünleridir. Sandıktaki irade kayyumla etkisizleştirilmekte, sokaklar ve evler operasyon alanına dönüştürülmektedir. Ancak asgari de olsa demokratik hakların ölçüsü, devletin kendi belirlediği güvenlik tanımı değil; halkın örgütlenme, siyaset yapma, seçme ve seçilme hakkının güvence altında olmasıdır.
Operasyonun çocukların önünde yapılması geçiştirilemez bir boyuttur. Ağır silahlı polisleri gören ve ailesinin yere yatırılmasına tanıklık eden çocukların hafızasındaki korku, toplumsal hafızanın parçası haline gelir. Bölgedeki travmaların kuşaktan kuşağa aktarılmasını önlemenin yolu, faşist devlet baskısını normalleştirmek değil ortadan kaldırmaktır. Barış; yalnızca silahların susması değil, insanların evlerinde korkusuzca yaşaması ve çocukların özgürce büyümesidir.
Qoser’deki olay, “Terörsüz Türkiye” söyleminin sahadaki sınamasıdır. Gerçek bir yeni dönemden söz edilecekse operasyonlar değil, özgürlükler genişlemelidir. Gözaltı gerekçeleri açıklanmalı, hukuki süreçler şeffaf yürütülmeli ve insan onuru esas alınmalıdır.
Qoser’deki sabah baskını; söylem ile gerçeklik arasındaki mesafenin, çocukların korkusunun ve halkın iradesine yönelik baskının devamlılığının göstergesidir. Gerçek barış, baskınların değil özgürlüklerin çoğaldığı yerde başlar. Ki bu da faşizm koşullarında bir devrim sorunudur.
QOSER’DEKİ BASKILARA SON!
SİYASAL GÖZALTILARA VE KAYYUM REJİMİNE SON!
HALKLARIN ÖZGÜR İRADESİNE SAYGI!