Tasfiye, Teslimiyet ve Hiçleşme: “Ne Kazandık?” Sorusunun Gerçek Cevabı

Nurettin-Demirtas

Nurettin Demirtaş’ın Yeni Özgür Politika’da yayımlanan “Ne kazandık?” başlıklı yazısı, silahlı mücadelenin tasfiyesini, parti fesihlerini ve “demokratik siyasal mücadele” adı altında yürütülen entegrasyon sürecini meşrulaştırma çabasının tipik bir örneğidir. Devrimci-radikal bir perspektiften bakıldığında yazı; yarım yüzyıllık direnişin biriktirdiği siyasal ve moral değerlerin tasfiye edilmesini, Türk devletinin hukuki-siyasi sınırları içine hapsedilmesini ve tarihsel hafızanın aşındırılmasını “barış” söylemiyle örtme girişimidir.

Demirtaş’ın “Eskiden ‘niye savaşıyorsunuz’ diyenler, şimdi ‘niye savaşı bitirdiniz’ diyor” demagojisi, bugün sorulması gereken temel soruyu geçersiz kılamaz: Ne kazandınız? Çünkü savaşın da barışın da sınıfsal ve siyasal bir karakteri vardır. Her barış ilerleme, her savaş devrimci sonuç üretmediği gibi; silahlı mücadelenin koşulsuz tasfiyesi de kendiliğinden özgürlük ve kazanım anlamına gelmez.

Yazıda “son” kelimesine takılmak yerine “yeni başlangıç” vurgusu öne çıkarılıyor. Oysa belirleyici olan kavramların nasıl adlandırıldığı değil, somut siyasal sonuçlardır.

Silahlı mücadele stratejisine “geri dönüş olmayacak” biçiminde son verilmesi, yalnızca bir yöntem değişikliği olarak görülemez. Devrimci mücadelenin temel araçlarından birinin tek taraflı biçimde devre dışı bırakılması, siyasal güç dengelerinin hangi yönde değiştiği sorusunu zorunlu kılar.

“Demokratik ulus”, “toplumsal inşa” ve benzeri kavramlar, somut güç ilişkileri sorgulanmadığında egemen devlet düzeniyle bütünleşmenin ideolojik ambalajına dönüşebilir. Devletçi paradigmanın aşıldığı iddia edilirken, fiilen egemen sistemin sınırları içinde siyaset yapmaya razı olunuyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır.

“Varlığımızı kazandık, daha ne istiyoruz?” yaklaşımı da aynı çelişkiyi gizlemektedir. Varlık, özgür ve bağımsız bir siyasal iradeye dayanmadığında, egemenin tanıdığı ve denetlediği bir varoluşa indirgenebilir. Özgürlük ise egemen düzenin izin verdiği sınırlar içerisinde tanınan bir statü değil, halkların kendi kaderini tayin hakkını fiilen kullanabilmesidir.

Demirtaş, elli yıllık mücadelenin yarattığı birikimi savunuyor görünürken, aslında bu birikimin siyasal içeriğini boşaltmaktadır.

“Barışı bir dava olarak görmemek ne anlama geliyor? Devlet kurmak dışında başka bir dava olamaz mı?” sorusu, tartışmayı yapay bir ikileme sıkıştırmaktadır. Kimse devrimci bir hareketin mutlaka klasik anlamda bir ulus-devlet kurmasını zorunlu tutmuyor. Ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını, özsavunmasını, siyasal özgürlüğünü ve bağımsız iradesini tasfiye edip egemen sistemin sınırları içinde kalmayı “özgürlük” diye sunmak kabul edilemez.

On binlerce insanın yaşamına mal olmuş tarihsel bir mücadeleyi yalnızca “barış onarıcıdır” söylemiyle sonuçlandırmak, o mücadeleyi hangi siyasal hedeflerin taşıdığı ve bugün hangi sonuçların ortaya çıktığı sorularını ortadan kaldırmaz.

Barış; eşitlik, özgürlük ve halkların haklarının güvence altına alınmasıyla anlam kazanır. Teslimiyetin adı barış olduğunda ise barış kavramı, tasfiyenin ideolojik örtüsüne dönüşür.

Yazının en sorunlu yönlerinden biri, Abdullah Öcalan’ın geçmişteki savunmalarından yapılan uzun alıntıların bugünkü sürece meşruiyet zemini olarak kullanılmasıdır.

Öcalan’ın tarihsel direniş figürleriyle kurduğu bağ; Hz. İbrahim’den Demirci Kawa’ya, Mahirlerden Denizlere ve Mazlumlara uzanan bir direniş hafızasına işaret etmektedir. Bu mirası bugünkü tasfiyenin ideolojik dayanağına dönüştürmek ise ciddi bir tarihsel çarpıtmadır.

Denizlerin, Mahirlerin, Mazlumların ve dağlarda yaşamını yitiren binlerce insanın mücadelesi; teslimiyetçi bir entegrasyon projesinin önünü açmak, örgütsel yapıları feshetmek veya egemen düzenin sınırları içerisinde erimek için verilmedi.

Geçmişte söylenmiş sözleri bugünkü siyasal dönüşüme kalkan yapmak yerine, o sözlerin hangi tarihsel koşullarda, hangi mücadele anlayışıyla ve hangi hedefler doğrultusunda söylendiğini tartışmak gerekir. Tarihsel miras, bugünkü politikaya peşinen kefalet vermez.

Sürecin tartışılması gereken bir başka boyutu da hapishanelerden ve gerilla alanlarından gelen kadroların karşılaştığı denetim, entegrasyon ve “tretman” olarak nitelenen süreçlerdir.

Bir hareketin en ağır bedelleri ödemiş kadrolarının sistemin güvenlik, hukuk ve rehabilitasyon mekanizmaları içinde yeniden biçimlendirilmesi söz konusuysa, bunun devrimci bir kazanım olarak sunulması mümkün değildir.

Silahlı mücadeleyi sonlandırmak başka, mücadele insanlarının sistem tarafından yeniden tanımlanması başkadır. Birincisi stratejik bir tercih olarak savunulabilir; ikincisi ise o tercihin hangi siyasal sonuçlara yol açtığını sorgulamayı zorunlu kılar.

Dolayısıyla mesele yalnızca “silahların susması” değildir. Asıl mesele, silahların sustuğu yerde halkın siyasal iradesinin güçlenip güçlenmediğidir.

Sonuç: “Ne Kazandık?” Sorusu Tarihsel Bir Hesaplaşmadır

“Ne kazandık?” sorusu, kafası karışıkların ya da geçmişi inkâr edenlerin sorusu değildir. Bu soru; bedel ödeyenlerin, zindanlarda direnenlerin, dağlarda yaşamını yitirenlerin, sürgünlerin ve bütün bir halkın tarih önünde sorma hakkına sahip olduğu sorudur.

Partileri feshedenler, silahlı mücadeleyi tek taraflı tasfiye edenler, mevzileri boşaltanlar ve bütün bunları “yeni başlangıç” olarak sunanlar, tarihsel sonuçlardan kaçamazlar. Çünkü tarih yalnızca niyetleri değil, somut sonuçları da kaydeder.

Bugün yapılması gereken, tasfiyeyi “zafer”, teslimiyeti “barış”, sistemle bütünleşmeyi “demokratikleşme” olarak adlandırmak değil; ortaya çıkan gerçek tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koymaktır.

Bu süreç bir zafer değil; devrimci açıdan bakıldığında tasfiye, teslimiyet ve siyasal iradenin daraltılması sürecidir.

Ancak bu tespit, Kürt ulusal direnişinin tarihsel birikiminin ve enerjisinin ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Kürt halkının yüzyıllara yayılan direniş hafızası, devlet eliyle sunulan sınırlı reformlarla, çevre-tasarılarıyla, kontrollü açılımlarla ve bunların ardından gelebilecek ödül-ceza mekanizmalarıyla bütünüyle söndürülemez. Bu enerji bugün geri çekilebilir, bastırılabilir, farklı biçimlere yöneltilebilir veya tasfiyeci politikalarla sönümlendirilmeye çalışılabilir. Fakat ulusal boyunduruğun, inkârın ve sömürgeci-faşist tahakkümün maddi koşulları ortadan kaldırılmadığı sürece, bu tarihsel çelişkinin yeniden üretilmesi de kaçınılmazdır.

Biz buna inanıyoruz: Kürt ulusal direnişinin tarihsel birikimi, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, kendi küllerinden yeniden ateşlenme potansiyelini taşımaktadır. Modern Dehakların zulüm düzenleri, inkâr ve ulusal boyunduruk üzerine kurulu olduğu sürece, halkların özgürlük iradesini sonsuza kadar zincir altında tutamaz.

Bugün sönümleniyor görünen enerji, yarının yeni mücadelelerinin mayası olabilir. Ve tarih bize göstermiştir ki hiçbir zulüm düzeni sonsuz değildir. Er ya da geç, halkların özgürlük iradesi o zincirleri kıracak; inkâr, boyunduruk ve sömürü üzerine kurulan düzenleri aşacaktır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken yalnızca “Ne kazandık?” değildir.

Asıl soru şudur:

Ne kaybettik, neden kaybettik ve yeniden kazanmak için hangi devrimci yolu kuracağız?

Tarihsel görev tam da burada başlamaktadır.

Exit mobile version