Tasfiyeye Giydirilen Kılıf: Entegrasyon. M.Ali Atila (Tekirdağ F Tipi Hapishanesi)

WhatsApp Image 2026-10-04 at 21.49.14M

Burjuva çözüm yöntemleriyle ulusal sorunun köklü biçimde çözülemeyeceğini, eşit ve özgür uluslar ilişkisinin yalnızca uzlaşma söylemiyle kurulamayacağını savunuyoruz. Emperyalist dünya sistemi eşitsizliklerin, yağmanın, talanın, baskının ve sömürünün sistemidir. Böyle bir sistem, ulusal burjuva hareketlerin bağımsız bir siyasi çizgi izlemesinin önüne çeşitli engeller çıkarır. Ulusal burjuva hareketler de güçlerinin belirli bir aşamasından sonra diplomatik ve siyasi ilişkiler geliştirerek farklı güçlere dayanma arayışına girebilirler. Bu yönelimi, burjuva ideolojisi ve kapitalist dünya sistemi içinde kendilerine yer edinme çabası belirler.

En nihayetinde burjuva ulusal hareketlerin genel siyasi eğilimi, kendi pazarları üzerinde hâkimiyet kurmak ve ulus-devlet oluşturmak doğrultusunda şekillenebilir. Uzlaşma çizgisi de bu sınıfsal ilişki ve hedeflerle bağlantılıdır. Dolayısıyla ulusal hareketlerin ulusal sorunu ele alış biçimi, önderliklerinin sınıfsal karakterinden ve benimsedikleri siyasi perspektiften bağımsız değerlendirilemez.

Emperyalizmin egemen olduğu günümüz dünyasında gerek yarı sömürgelerde gerekse kendi devletini kuramamış ezilen uluslar bakımından eşitsizlikler varlığını sürdürmektedir. İşbirlikçi burjuvazi, kendi çıkarları doğrultusunda ekonomik kaynakları denetim altına alırken sömürüyü ve baskıyı derinleştirebilmektedir. Dört parçadaki Kürt ulusal sorunu da tarihsel olarak emperyalist devletlerin çıkar çatışmalarından etkilenmiştir. Bununla birlikte Kürt ulusuna yönelik ulusal baskının temel sorumluluğunu, her parçadaki hâkim devlet ve ulus burjuvazilerinin politikalarından bağımsız ele almak mümkün değildir.

Emperyalist güçler arasındaki çıkar çatışmaları ve değişen güç dengeleri, ezilen ulusların önünde belirli siyasi olanaklar açabilir. Ancak bu olanaklar, tek başına ulusal eşitsizliğin ortadan kalkmasını sağlamaz. Ezilen bir ulus kendi devletini kurma aşamasına ulaşsa bile emperyalist bağımlılık ilişkileri içinde kalabilir. Bu nedenle ulusal statü elde etmek ile gerçek siyasi ve ekonomik bağımsızlığa ulaşmak aynı şey değildir.

Irak Kürdistanı’nda kurulan federal yapı bu açıdan önemli bir örnektir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY), Irak’ın federal sistemi içinde belirli bir statü elde etmiş olsa da Irak merkezi hükümetiyle, komşu devletlerle ve uluslararası güçlerle kurduğu ilişkilerden bağımsız değildir. Ekonomik ve siyasi bağımlılık ilişkileri, bölgenin kendi geleceği üzerinde tam bir serbestliğe sahip olmasını sınırlamaktadır.

25 Eylül 2017’de IKBY’de gerçekleştirilen bağımsızlık referandumu, ulusal talepler ile bölgesel ve uluslararası güç ilişkileri arasındaki çelişkiyi açık biçimde ortaya koymuştur. Türkiye, İran ve Suriye’nin yanı sıra Irak merkezi hükümeti de referanduma karşı çıkmış; ABD de bağımsızlık girişimine destek vermemiştir. Dönemin IKBY Başkanı Mesut Barzani ise referandumu siyasi sonuçlarını göze alarak gerçekleştirdiklerini belirtmiştir. Referandumun ardından yaşanan gelişmeler, ulusal taleplerin yalnızca halk iradesiyle değil, bölgesel ve uluslararası güç ilişkileriyle de karşı karşıya geldiğini göstermiştir.

Suriye’deki gelişmeler de benzer çelişkileri ortaya çıkarmıştır. ABD’nin PYD/YPG’ye ve daha sonra SDG bünyesindeki güçlere sağladığı askerî destek, Türkiye ile ABD arasındaki gerilimin önemli başlıklarından biri olmuştur. Türkiye, bu yapıları ulusal güvenliği açısından tehdit olarak değerlendirmiş; Suriye’nin kuzeyinde Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları dâhil çeşitli askerî operasyonlar gerçekleştirmiştir. Türkiye bu operasyonları sınır güvenliği ve terörle mücadele gerekçeleriyle açıklarken, söz konusu müdahaleler Suriye’deki askerî ve siyasi güç dengelerini de etkilemiştir.

ABD’nin Suriye’deki Kürt güçleriyle kurduğu ilişki, iki NATO müttefiki arasındaki çıkar çatışmalarının görünür örneklerinden biri olmuştur. Türkiye’nin PYD/YPG’ye yönelik silah desteğinin kesilmesi talebi ile ABD’nin bölgedeki askerî ortaklarıyla iş birliğini sürdürmesi arasındaki çelişki, ittifak ilişkilerinin ortak çıkarlara rağmen kendi içinde çatışmalar barındırdığını göstermektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye ve Irak politikalarını yalnızca resmî güvenlik söylemleri üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bölgesel istikrar, sınır güvenliği ve mültecilerin geri dönüşü gibi başlıkların yanında, devletlerin askerî ve siyasi çıkarları, nüfuz alanları ve bölgesel güç dengeleri de dikkate alınmalıdır. Suriye’deki yeni gelişmeler ve merkezi devlet yapısının yeniden şekillenmesi, Kürt ulusal hareketinin geleceği bakımından da belirleyici sonuçlar doğurabilecek bir süreçtir.

Ancak ulusal sorunun çözümünü yalnızca merkezi devletlerin yeniden yapılandırılmasında, diplomatik uzlaşmalarda ya da mevcut örgütlerin sisteme entegrasyonunda aramak, sorunun temelindeki ulusal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz. Entegrasyon, eşit haklar ve özgür irade temelinde gerçekleşmediği sürece mevcut iktidar ilişkilerine uyum sağlama ve bağımsız siyasi iradeyi sınırlandırma sonucunu doğurabilir.

Demokratikleşme Söylemi ve Sınıfsal Gerçeklik

Peki, iddia edildiği gibi Türkiye’de ulusal sorunun ve diğer toplumsal sorunların çözümü bakımından köklü bir değişim yaşanabilir mi? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca mevcut iktidarın söylemleriyle değil, devletin kurumsal yapısı, sınıfsal ilişkiler ve uygulanan politikalar üzerinden şekillenmelidir.

Türkiye’de ulusal eşitsizliğin ve toplumsal baskı ilişkilerinin ortadan kalkması, yalnızca iktidar değişikliğiyle ya da diyalog çağrılarıyla açıklanamaz. Devletin ulusal soruna yaklaşımında, temel hak ve özgürlüklerin uygulanmasında ve farklı toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkilerde somut değişiklikler gereklidir. Bu değerlendirme yalnızca mevcut iktidarın uygulamalarıyla sınırlı tutulamaz. Muhalefetin de ulusal sorun, demokrasi ve özgürlükler konusundaki yaklaşımı, söylemleri ile pratikleri arasındaki ilişki üzerinden eleştirel biçimde incelenmelidir.

Toplumsal uzlaşı, diyalog kültürü, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygı gibi ilkeler elbette önemlidir. Ancak bunların yalnızca genel demokratikleşme çağrıları olarak dile getirilmesi, ulusal sorunun ve sınıfsal eşitsizliklerin köklü çözümü için yeterli değildir. Bu ilkelerin hangi sınıfsal ilişkiler içinde uygulanacağı, devletin niteliğini ve egemenlik ilişkilerini ne ölçüde dönüştüreceği de sorgulanmalıdır.

Burjuva demokrasisinin sınırları içinde yürütülen reformlar, bazı hakların genişlemesini sağlayabilse de kapitalist sömürü ilişkilerini ve ulusal baskının maddi temellerini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bu nedenle ulusal sorunun çözümü, yalnızca mevcut kurumların daha demokratik işlemesi talebiyle sınırlanamaz. Ezilen ulusun eşitlik ve özgürlük talepleri, işçi ve emekçilerin sömürüye karşı mücadelesiyle birlikte ele alınmalıdır.

Sonuç olarak, “iç cepheyi güçlendirme” siyaseti yalnızca devletin güvenlik politikalarına ilişkin bir yönelim değildir. Bu siyaset, Kürt ulusal sorununun yeni koşullar altında yeniden düzenlenmesini, bölgesel güç ilişkilerinin merkezî devletler lehine yapılandırılmasını ve emekçi sınıfların mevcut düzen içinde tutulmasını kapsayan daha geniş bir siyasi çerçeveye sahiptir.

“Entegrasyon” söylemi altında yürütülen süreçlerin gerçek niteliği, hangi hakların tanındığı kadar hangi siyasi ve örgütsel kazanımların sınırlandırıldığına da bakılarak anlaşılabilir. Ulusal sorunun çözümü, ezilen ulusun kendi geleceğini özgürce belirleyebilmesini ve eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Bu koşullar sağlanmadığı sürece uzlaşma ve entegrasyon söylemleri, mevcut egemenlik ilişkilerinin yeniden üretilmesinin araçları hâline gelebilir.

Bu nedenle devrimci hareketin önündeki temel görev, emperyalist savaşlara, ulusal baskıya ve kapitalist sömürüye karşı mücadeleyi birbirinden koparmadan ele almak; işçi ve emekçilerin bağımsız sınıf siyasetini geliştirmek ve devrimci hareketin örgütsel dağınıklığını aşacak bir mücadele hattı oluşturmaktır. Ulusal sorunda eşitlik ve özgürlük, yalnızca devletler arası pazarlıkların ya da burjuva siyasi uzlaşmaların sonucu olarak değil, ezilen ulusun ve emekçi sınıfların kendi mücadeleleriyle kazanılabilecek haklar olarak ele alınmalıdır.

Exit mobile version