Türkiye’de Derinleşen Bunalım, İşçi Katliamları ve Sınıf Savaşımı

IMG_3808


Sermaye düzeninin yapısal krizleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da emekçi sınıfların üzerine her geçen gün daha ağır bir yük bindirmektedir. Son dönemde patlak veren finansal sarsıntılar ve fon krizleri, geniş yoksul kitlelerin alım gücünü eritirken; madenlerde ve fabrikalarda peş peşe yaşanan iş cinayetleri, mevcut sistemin niteliğini açıkça gözler önüne sermektedir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da toplumsal ve siyasal yapıyı doğru anlamak, bu tabloyu münferit ihmaller veya geçici iktisadi türbülanslar olarak değil; Marksist-Leninist-Maoist (MLM) bir perspektifle, egemen sınıf gerçekliği ve devlet yapısı üzerinden okumayı zorunlu kılar.

Fon Krizleri ve Sömürünün Boyutu

Mevcut fon krizleri ve ekonomik çalkantılar, emperyalist finans kapitalin ve onun yerli işbirlikçisi komprador burjuvazinin kâr hırsının doğrudan bir sonucudur. Üretim araçlarını elinde tutan egemen sınıflar, kendi krizlerinin faturasını enflasyon, ağır vergiler ve güvencesizlik yoluyla yoksul halk kitlelerinin omuzlarına yıkmaktadır. Emekçi halk, sermayenin büyüme ve spekülasyon hırsı uğruna açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilirken; artı-değer transferi emperyalist merkezlere ve yerli ortaklarına akmaya devam etmektedir. Devletin çürümüş bürokrasi ve seçilmişleri halkın gözünün içine baka baka emeklerini sömürmekte.

Madenlerdeki Katliamlar ve İşçi Sınıfının Kıyımı

Maden ocaklarında ve ağır sanayi kollarında hayatını kaybeden işçiler, “kaza” ya da “kader” sonucu değil; azami kâr güdüsüyle hareket eden üretken sermayenin kurbanlarıdır. MLM teorinin vurguladığı üzere, komprador burjuvazi daha fazla artı-değer elde etmek için iş güvenliğini, insan hayatını ve ekolojik dengeyi maliyet unsuru olarak görür. İşçilerin canı pahasına sürdürülen bu üretim çarkı, emeğin en vahşi biçimde sömürülmesine dayanır.

Devletin Sınıf Niteliği ve 100 Yıllık Gerçeklik

Türk devletinin 100 yılı aşkın tarihsel varlığı incelendiğinde, temel yapı taşının geniş halk kitleleri üzerindeki baskı ve egemenlik olduğu görülür. Türk devletinin güncel sözcüleri faşist Kemalist anlayışın sürdürücüleridir. Saraylarda oturanlar, yasama, yargı erkini oluşturanlar faşist Kemalist diktatörlüğün güncel görevlerini yerine getiren emperyalistlerin işbirlikçi uşaklarıdır. Devlet aygıtı ve onun dümenindeki hükümetin görevlerini doğru temelde anlamaz ve ona göre gardımızı almazsak, faşist Kemalist devlet aygıtının niteliğini de arka plana atmış oluruz. 

Devlet, işbirlikçi faşist Kemalist gelenek ve onun günümüzdeki ardılları ile komprador burjuvazinin ve emperyalizmin çıkarlarını koruyan bir baskı aygıtı olarak işlev görmektedir. Faşist diktatörlük egemenliğinde yönetilen bu yapı, emekçilerin en temel hak arayışlarını, grevlerini ve örgütlenme girişimlerini zora başvurarak bastırmayı ana politika haline getirmiştir. Ezilen, yok sayılan azınlık milliyet ve inançlar üzerinde son süreçte dilde ve pratikte baskı, asimilasyon politikası artmış durumdadır. 

Demokratik Mücadele ve Sosyalizm Yolu

Türkiye’de egemen yönetim biçimi hiçbir zaman gerçek anlamda halk demokrasisi olmamıştır. Geçmişten günümüze kazanılmış ve sınırlı dönemlere sıkışmış biçimsel haklar, egemenlerin bir lütfu değil; komünist, devrimci ve demokratik dinamiklerin ağır bedeller ödeyerek yürüttüğü mücadelesinin bir sonucudur.

Demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesi, MLM anlayışta nihai hedef değil; sosyalist devrime giden yolda işçi sınıfının örgütlenmesi, bilinçlenmesi ve güç toplaması için hayati bir avantajdır. Burjuva demokrasisinin sınırlarını zorlamak ve komprador burjuvazi ile emperyalist hegemonya karşıtı demokratik mevziler kazanmak, sosyalist mücadelenin gelişimini hızlandırır. 

Sonuç olarak; finansal fon krizleri, madenlerdeki iş cinayetleri ve derinleşen yoksulluk, aynı madalyonun iki yüzüdür. Bu tablo karşısında çözüm, sistem içi restorasyonlarda değil; komprador burjuvaziye, ve emperyalizme karşı halkın kendi öz örgütlülüğüyle yürüteceği kesintisiz devrimci mücadelede yatmaktadır.

Exit mobile version