Dünyada yaşanan her önemli politik gelişmenin mutlaka emperyalizmle bir bağı vardır. Çünkü emperyalizmin etki etmediği, yönlendirmediği, üzerine paylaşım mücadelesi vermediği bir ülke ya da toprak parçası yoktur. Emperyalist-kapitalist sistemde; ekonomik, politik, askeri her önemli gelişme o veya bu emperyalist devletin çıkarı temelinde biçim alıyor. Dünyanın ekonomik kaynaklarını yağmalama, askeri-politik nüfuz alanları oluşturma rekabeti, kısaca emperyalist devletler arası çelişki dünya siyasetine yön veriyor.
Bundan yıllar öncesine kadar ABD ve AB emperyalist devletleri bir ülkeyi işgal ettiklerinde çeşitli gerekçelerle gerçeklerin üstünü örtmek isterlerdi. Ya “demokrasi götürülürdü” ya “terörizm” bahane edilirdi ya da başka bir neden ileri sürülüp ideolojik, politik manipülasyon yoluna girilirdi. Bunlarla birlikte, kimi uluslararası “sivil toplum kuruluşları” aracılığıyla dev ekonomik fonlamalar yapılır, yarı sömürgelerin toplumsal yapısına etki edilmeye çalışılırdı.
Ama özellikle D. Trump’ın 2. başkanlık dönemi sonrası ABD emperyalizmi tüm bunlara ihtiyaç duymadan hareket ediyor. Uluslararası kuruluşlardan çekiliyor, emperyalist saldırganlık siyasetini açıktan dile getiriyor. Pratik önleyici askeri politik manevralarla emperyalizmin vahşi çıplak yüzünü tüm yakıcılığıyla gösteriyor.
Elbette tüm bunlar nedensiz değildir. ABD emperyalist Çin’i durduramıyor. Çin yükselişini devam ettirdiği oranda ABD’nin de gerilediği görülüyor. Nüfuz alanlarını kaptırmak istemeyen ABD daha çok saldırganlaşıyor. Ek gümrük vergilerini tehdit olarak kullanıyor, yaptırımlarla ülkeleri dize getirmeye çalışıyor. Gelişmiş askeri varlığını üst düzeyde harekete geçirerek işgal tehditleri savuruyor. Venezuela’da devlet başkanı Maduro’yu kaçırması, ABD’nin paylaşım mücadelesinde ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi.
İçinden geçilen süreç emperyalist devletler arası çelişkinin keskinleştiği, şiddetlendiği bir dönemdir. Çin ekonomik gelişmişlik düzeyi ile ABD’nin yarı sömürge nüfuz alanlarına girdikçe, rekabette öne geçtikçe paylaşım mücadelesi sertleşiyor. Savaş eğiliminin güçlendiği III. emperyalist paylaşım savaşına gidildiği sürecin hızlandığını görüyoruz. ABD, askeri önlemlerini artırıyor, Güney Amerika’dan Orta Doğu’ya kadar ittifak ilişkilerine yeniden biçim vermeye çalışıyor.
ABD saldırganlığı hep vardı, paylaşım mücadelesi de emperyalist devletler arası çelişkinin varlığına bağlı olarak sürekliydi. Bugün geriden gelen emperyalist Çin’in sıçramalı yükselişi, yine Rusya’nın emperyalist hesapları çelişmeyi şiddetlendiriyor. D. Trump’ın Kanada’yı 51. eyaleti sayması, Grönland’ı topraklarına katmak istemesi, Panama Kanalı üzerinde kontrol sağlamak istemesi çelişkinin ne kadar derinleştiğini gösteriyor. Çünkü NATO ittifak gücünü çatırdatacak politik hesaplar yapıyor ABD. Macron’un yıllar önce “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” yönlü söylemi, Grönland nedeniyle açıktan restleşmeler NATO’nun geleceğini de tartıştırıyor.
Elbette hiçbir birlik ya da ittifak sonsuza kadar yaşamaz. NATO ittifak gücü içindeki çıkar çatışması hep vardı. Bu çelişkiler daha yumuşak ve kendini göstermiyordu. Ama artık çelişmeler açıktan dillendirilse de yine de bir ABD ile Çin ve Rusya çelişmesi kadar keskin değildir. Ama yeni bir durum, yeni bir sürecin ortaya çıkması açısından önemlidir. Davos’taki dünya ekonomik forumu, bu yeni durum için adeta bir platform niteliğindeydi. D. Trump’ın başkanlığında Gazze için kullanılan “barış kuruluna” AB üyesi ülkelerden sadece Macaristan’ın katılım sağlaması buna örnektir. AB emperyalist devletlerinin ABD’nin öncülüğünde kurulmak istenen yeni politik oluşumlara bir nevi mesafeli yaklaştığı görülüyor. İngiltere, Kanada gibi ülkelerin Çin’i ziyaretleri, geliştirmek istedikleri ekonomik ilişkiler kendi sıkışmışlıklarını giderme amacı taşıyor. ABD, yüzde yüzlük ek gümrük vergisi tehdidi savurarak olası anlaşmadan vazgeçmesini sağladı. Ama gümrük vergisi tehditlerinin de elbette bir sınırı vardır. Dolayısıyla Çin’i sınırlandırma hamleleri bir yere kadar başarı sağlasa da Çin’in emperyalist yayılmacılığı, diğer ülkelerle anlaşmalara varması engellenemez görülüyor.
Buradan hareketle, emperyalist devletler arası çelişmenin giderek şiddetleneceğini, paylaşım mücadelesinin kızgınlaşacağını söyleyebiliriz. ABD’nin İran’ı tehdidi en üst düzeye taşıması bunlardan bağımsız değildir ki saldırgan siyasetinde durmayacaktır. Diğer yandan öyle bir süreçten geçiriliyor ki gelişmeler çok hızlı, şiddetli ve kapsayıcı niteliktedir. Yetişmek bir yana bu politik gelişmeler hem yeni gerici ittifaklara yol açabiliyor hem de var olan ittifakları çatırdatabiliyor.
Peki ezilen halklar için esas mesele nedir? Nasıl bir tehlikeyle karşı karşıyayız? Ne tür bir siyaset izlenmelidir? Bu yönlü sorulara verilecek cevaplar, atılacak pratik adımlar elbette ezilen halkların mücadelesi için temel önemdedir. Aksi halde emperyalizmin o veya bu tehdidinden bahseden ama pratik politik adımlar atmayan düşünce ideologlarına dönüşülür.
Öncelikle antiemperyalist mücadelenin gerekliliği o kadar yakıcı ki tüm önemini gözler önüne seriyor. Hem teorik hem de pratik örgütleme ihtiyacı komünist hareketin uluslararası görevlerinden sadece biridir. Ezilen halkları birbirine kırdırtacak emperyalist savaş siyasetine karşı mücadele etmek, ezilen halkları birleştirmek, ortak mücadele hatlarını örmek enternasyonalizmin sorumluluğudur. Bunun yanı sıra emperyalist savaş gerçekliği sosyal-şovenist akımları da güçlendiriyor. “Kendi” burjuvazisine karşı sınıf mücadelesini yürütmek en temel görevlerden biridir. I. emperyalist paylaşım savaşı Ekim Devrimi’ni, II. emperyalist savaş ise Çin Devrimi’ni ve çeşitli demokratik devrimleri ortaya çıkardı. Dolayısıyla emperyalist savaşlar aynı zamanda krizleri tetikliyor, devrimci durumun yükselmesini getiriyor. Bunu fırsata çevirmek her ülkenin komünist devrimci hareketinin omuzlarındadır.
Ayrıca tekelci burjuvazinin bir kliğinin faşizme kayma eğilimi göstermesiyle antifaşist mücadelenin uluslararası boyutta önem kazanacağını vurgulayalım. D. Trump’ın ABD’de şehirlere indirdiği göçmenlik ve gümrük muhafaza polislerinin (ICE) sivilleri açıktan katletmesi, demokratik kazanımlara saldırması faşizmin ayak sesleri veya ön provası olarak ele alınabilir ki Avrupa’da halihazırda faşist partilerin yükselişi var. Dolayısıyla dünyada gelişebilecek faşizme karşı antifaşist cephe diğer sorundur. Proletaryanın ve uluslararası komünist hareketinin öncülerine büyük sorumluluklar düşüyor. Emperyalist savaş çığırtkanlığı ezilen halklar için büyük bir tehlikedir. Emperyalizme ve şovenist siyasete karşı pratik duruş sergilemek işçi ve emekçi sınıflar için hayati önemde bir sorumluluktur.
Devam edecek
