BRICS ülkeleri, Yeni Delhi’deki zirvenin ilk gününde Ortadoğu’daki savaşın tırmanmasından duydukları “derin endişeyi” açıkladı. Ortak bildiride taraflara “azami itidal” çağrısı yapılırken, sorunların diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesi savunuldu.
12 Eylül’de Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de başlayan BRICS Zirvesi’nde Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak bir deklarasyonda uzlaştı. Ortadoğu’daki savaşın büyümesinden duyulan kaygının dile getirildiği bildiride, sivillerin ve sivil altyapının korunması, devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi çağrısı yapıldı.
Zirvenin dikkat çeken yanlarından biri, aynı masada İran ile ABD’nin bölgedeki müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri’nin bulunmasına rağmen ortak bildiri üzerinde uzlaşılması oldu. BRICS ayrıca tek taraflı yaptırım ve gümrük uygulamalarının dünya ticaretini bozduğunu savundu.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ise BRICS’in Ortadoğu savaşında “barış yapıcı” bir rol üstlenmesi çağrısında bulundu. Zirvede Rusya ve Çin, Batı merkezli finansal ve siyasal yapılara bağımlılığın azaltılması ve daha “çok kutuplu” bir dünya düzeninin güçlendirilmesi yönündeki politikalarını öne çıkardı.
Ancak bütün bunları “BRICS emperyalizme karşı halkların cephesidir” biçiminde okumak büyük bir yanılgı olur. BRICS’in bileşenleri arasında farklı ekonomik ve siyasal çıkarlara sahip kapitalist devletler bulunmaktadır. Çin ve Rusya kendi sermaye ve devlet çıkarlarını büyütmeye çalışırken, Hindistan bölgesel bir güç olarak ağırlığını artırmakta; Brezilya ve diğer üyeler de dünya ekonomisindeki pazarlık güçlerini yükseltmeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla BRICS’in yükselişi, öncelikle ABD merkezli tek kutuplu hegemonyaya karşı yeni bir kapitalist güçler dengesinin oluştuğunu göstermektedir. Doların ağırlığını azaltma, ulusal para birimleriyle ticareti geliştirme, alternatif finans mekanizmaları oluşturma ve uluslararası kurumlarda daha fazla söz sahibi olma çabaları bunun parçalarıdır.
Bu gelişmenin arkasındaki temel dinamik ise emperyalist sistemin kendi içindeki çelişkilerin derinleşmesidir. ABD’nin yaptırımları ve ticaret savaşları, Rusya ve İran’a yönelik ekonomik kuşatma politikaları, Çin’in ekonomik yükselişi ve Hindistan’ın bölgesel güç olma iddiası, dünya kapitalizmini daha sert bir rekabet alanına dönüştürüyor.
Fakat emperyalist merkezlerin birbirleriyle rekabet etmesi, ezilen halkların kurtuluşu anlamına gelmez. ABD emperyalizminin hegemonyasına karşı çıkan her devlet otomatik olarak anti-emperyalist değildir. Çin ve Rusya’nın ABD’ye karşı çıkışını, onların kendi kapitalist ve jeopolitik çıkarlarından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.
Bugün ortaya çıkan tablo, eski tek merkezli dünya düzeninin aşındığını; ancak bunun yerine halkların özgürlük ve eşitliğine dayalı bir düzenin değil, birbirleriyle rekabet eden kapitalist güç merkezlerinin yükseldiğini gösteriyor.
Bu nedenle proletaryanın ve ezilen halkların perspektifi, emperyalist bloklardan birinin kuyruğuna takılmak değil, bütün emperyalist ve kapitalist güçlere karşı bağımsız sınıf çizgisini geliştirmektir.
BRICS’in Washington merkezli hegemonyaya meydan okuması önemlidir; fakat asıl mesele hangi emperyalist gücün dünya üzerinde daha fazla söz sahibi olacağı değil, işçi sınıfı ve ezilen halkların kendi tarihsel kurtuluş mücadelesini hangi bağımsız politik hatla geliştireceğidir.
TEK KUTUPLU EMPERYALİST DÜZENİN ÇÖZÜLÜŞÜ, ÇOK KUTUPLU KAPİTALİST DÜZENİ DEĞİL; HALKLARIN KENDİ İKTİDARINI HEDEFLEYEN MÜCADELEYİ GÜNDEME TAŞIMALI!
