Yönelimler netleşiyor, emperyalist hegemonyanın ve bölgesel gericiliklerin Ortadoğu’yu içine sürüklediği yangın her geçen gün yeni cephelerle genişliyor. 19 Eylül’de Husilerin Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad ve kritik enerji limanı Yanbu’yu füzeler ve İHA’larla hedef alması, Yemen’deki savaşın boyutlarını yeniden doğrudan Körfez gericiliğinin merkezine taşıdı. Ancak bugün yaşanan çatışmayı, ne yalnızca Suudi topraklarına yönelik tekil bir misillemeyle ne de dar bir iç savaş anlatısıyla kavramak mümkündür.
Fotoğrafın bütünü; 2015’ten bu yana Yemen’i yıkıma sürükleyen Suudi müdahalesini, Husilerin Kızıldeniz-Filistin hattındaki anti-siyonist söylem üzerinden kurduğu bölgesel nüfuz stratejisini ve Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlüsünün oluşturduğu gerici savunma paktının kirli hesaplarını açığa çıkarmaktadır.
2015 Müdahalesinden Bugüne: Suudi Gericiliğinin Yemen Yenilgisi
Bugün Riyad yönetiminin “egemenlik ve güvenlik” çığlıkları atması, tarihsel gerçeklerin üzerini örtemez. Birleşmiş Milletler verilerine de yansıyan ağır insani krizin, altyapı yıkımlarının ve katledilen binlerce sivilin baş sorumlusu; 26 Mart 2015’te dönemin kukla cumhurbaşkanı Mansur Hadi’nin çağrısıyla Yemen’e askeri müdahale başlatan Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyondur.
Riyad, ABD desteği ve devasa hava gücüyle Husileri ezerek Sana’da kendi denetiminde bir rejim kurmayı hedeflemişti. Fakat dokuz yılı aşan savaş, Suudi gericiliğinin askeri ve siyasi başarısızlığını tescilledi. 2022’deki ateşkes kalıcı bir çözüme evrilmedi; aksine, çözümsüz bırakılan bu haksız savaş bugün çok daha geniş bir coğrafyaya yayılma potansiyeli taşıyarak yeniden patlak verdi.
Gazze’den Babülmendep’e: Filistin Davası ve Kızıldeniz Cephesi
Yemen’deki dinamikleri bölgesel denklemden bağımsız düşünmek olanaksızdır. Siyonist İsrail rejimi Gazze’de eşi benzeri görülmemiş bir soykırım sürdürürken, Husiler 2023 sonundan itibaren Kızıldeniz’de İsrail bağlantılı gemileri hedef almaya başladı. Babülmendep Boğazı’nın kilitlenmesi, küresel deniz ticaretini ve Süveyş güzergâhını sekteye uğratırken, Filistin halkıyla dayanışma söylemi Husilere bölgesel bir meşruiyet ve manevra alanı kazandırdı.
Burada temel siyasal ayrışma nettir: Husiler eylemlerini anti-siyonist bir direniş hattı olarak sunarken; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan blogu bu eylemleri enerji güvenliğine ve emperyalist ticaret yollarına yönelmiş doğrudan bir tehdit olarak tanımlamaktadır. İsrail ile resmi diplomatik ilişkisi olmasa da Washington’un güvenlik mimarisine göbekten bağlı olan Suudi krallığı, bölgesel statükoyu koruma pahasına siyonist projeyle aynı hizaya gelmiştir.
Ankara’nın “Emperyal” Arayışları Ve Mekke Paktı
Bu denklemde Türkiye’deki saray rejiminin tutumu “emperyal” , hırsların ve bölgesel pazar pay kapma yarışının somut göstergesidir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 19 Eylül’de yaptığı “Suudi Arabistan’ın askeri düzeydeki teknik ihtiyaçlarını karşılamaya hazırız” açıklaması tesadüf değildir.
Bu hamlenin zemini, 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile atılmıştır. Bir tarafa yapılan saldırıyı üç ülkeye yapılmış sayan bu konsept, 31 Ağustos’taki üst düzey askeri ve diplomatik zirveyle somutlaştırılmıştır. Türkiye egemenleri, bir yandan iç kamuoyuna “Filistin sevdalısı” retorikleri satarken, diğer yandan Filistin’e yönelik soykırıma göz yuman Suudi rejimine askeri ve teknolojik kalkan olmaya soyunmaktadır.
Ancak bu ittifak sorunsuz değildir. Mekke Paktı’nın diğer ortağı Pakistan, Suudi taahhütlerine bağlılığını bildirip doğrudan askeri müdahaleye çekinceli yaklaşarak daha temkinli bir hat izlemektedir. Husilerin “Türkiye ve Pakistan müdahale ederse sert karşılık veririz” açıklaması ise, Ankara’nın Körfez’deki macera arayışlarının Türkiye halklarını nasıl bir çatışma riskinin ortasına attığını gözler önüne sermektedir.
Sonuç: Savaş Ağalarının Hesabı, Halkların Yıkımı
Yemen’den Gazze’ye, Riyad’dan Ankara’ya uzanan bu kirli denklemde unutulmaması gereken tek yalın gerçek var: Emperyalist güçlerin ve bölgesel gericiliklerin nüfuz savaşlarının bedelini her zaman ezilen halklar ödemektedir.
2015’ten beri süren askeri müdahalelerin hiçbir toplumsal veya siyasal çözüm üretmediği, aksine yıkımı derinleştirdiği tarihsel bir ders olarak önümüzde durmaktadır. Bugün yapılması gereken;
-Ankara’nın Körfez gericiliğiyle kurduğu askeri ve ticari suç ortaklıklarına karşı çıkmak,
-Filistin halkının meşru direnişini bölgesel güçlerin pazarlık masalarına meze ettirmemek,
-Ve Yemen’den Filistin’e kadar coğrafyamızı kan gölüne çeviren emperyalist müdahalelere, siyonist işgale ve işbirlikçi bölge rejimlerine karşı halkların birleşik mücadelesini büyütmektir.
Savaş lordlarının ve sermayenin ittifakına karşı, ezilen halkların devrimci dayanışması galip gelecektir.
