Avrupa’nın sermaye çevreleri, hükümetleri ve onların sağcı-ırkçı yancıları haftalardır uykusuz gece nöbetlerinde. Fransa’dan İtalya’ya, Almanya’dan Belçika ve İspanya’ya kadar uzanan coğrafyada; barınma krizine, devasa sosyal kesintilere, eğitim bütçelerindeki deliklere ve çığ gibi büyüyen hayat pahalılığına karşı gençliğin ve işçi sınıfının öfkesi sokaklara taşıyor.
Devrimci teorinin defalarca kanıtladığı yalın gerçek bir kez daha karşımızda: Nerede baskı ve sömürü varsa, orada direnme ve isyan vardır!
Emperyalist Çatışmalar ve “İç Savaş” Korkusu
Ukrayna ve Orta Doğu’daki emperyalist paylaşım savaşlarının faturası, rekor düzeydeki askeri harcamalar ve NATO bütçeleri aracılığıyla doğrudan işçi sınıfının ve emekçi gençliğin sırtına yıkıldı. “Silahlanmaya bütçe var, eğitime ve sağlığa yok” diyen kitlelerin sokaklara dökülmesi, burjuvazinin maskesini bir kez daha düşürdü.
Fransa’da Polis Terörü ve Sokağa Çıkma Yasakları: 17 Ekim’den bu yana polisin gençlere yönelik acımasız saldırıları, gözaltı ve tutuklamaları karşısında sermaye medyası her zamanki iki yüzlülüğüyle kitlelerin meşru meşru müdafaasını “kriminalize” etmeye çalışıyor. İçişleri Bakanı Laurent Nunez’in istifasını reddeden Emmanuel Macron; Paris, Nice ve Lille’de gece sokağa çıkma yasakları ilan ederek devleti tam teşekküllü bir baskı aygıtı olarak sahaya sürdü.
“Farkımız Yoktur” Korosu: Irkçı Marine Le Pen ile Macron’un adeta aynı stüdyoda çekilmişçesine arka arkaya yaptıkları ve kitleleri “yıkıcı güçler” ilan eden açıklamaları; faşizm ile burjuva demokrasisinin, işçi sınıfının öfkesi karşısında aynı madalyonun iki yüzü olduğunu kanıtladı.
İtalya ve Almanya’da Irkçılık ve Sol Düşmanlığı: Giorgia Meloni’nin İtalya’da çıkardığı baskı kararnameleri ve Almanya Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ile AfD Eş Başkanı Alice Weidel’in göçmenler ile radikal solcuları hedef gösteren koro halindeki açıklamaları, sermayenin kitle hareketini bölmek için ırkçılığı nasıl bir emniyet supabı olarak kullandığını açıkça gösteriyor.
Tüm bu çabalara rağmen; 20 Kasım’da “Fight for our future, not their wars!” (Onların savaşları için değil, geleceğimiz için mücadele edelim!) sloganıyla tüm Avrupa’yı saracak olan üniversite boykotları ve grevler, rüzgarın artık burjuvazinin yelkenlerinden çekildiğini müjdeliyor.
Pervasız Burjuvazi ve Türkiye’deki “Ölü Toprağı”: Bu Sessizlik Neden?
Şimdi iğneyi başkasına batırırken çuvaldızı kendimize, yani kendi coğrafyamıza batırma zamanı.
Fransa’da kiralara gelen zamlar ve eğitim kesintileri için yüz binler sokakları zapt ederken, Almanya’da 175 bin işçi kısıtlamalara karşı şalter indirirken; enflasyonun rekor kırdığı, kiraların maaşları aştığı, gençliğin geleceksizlikle boğuştuğu Türkiye’de bu derin, bu hüzünlü sessizlik de neyin nesi?
”Avrupalı genç geleceği çalınmasın diye polisin barikatına yüklenirken; bizim memleketin insanı neden kaderine razı bir derviş gibi köşesinde zam kararnamelerini okuyup derin derin iç çekiyor?”
Bu Sessizliğin Bilimsel ve Toplumsal Anatomisi:
1. Faşist Kurumsallaşma ve Yoğun Yoğunlaştırılmış Baskı: Türkiye’deki egemen sınıf, halkın en ufak hak arama mücadelesini dahi şafak operasyonları, kayyumlar ve tutuklama terörüyle bastırarak toplumsal muhalefeti adeta felç etmiştir.
2. Sarı Sendikalar ve Düzen İçi Muhalefet İllüzyonu: Kitlelerin öfkesini sandığa ve pasif bir “bekleme odasına” hapseden reformist anlayış, işçi sınıfının öz gücüne olan inancını tırpanlamıştır. “İlk seçimde gidecekler” ninnisiyle uyutulan kitleler, sokağı ve meşru mücadeleyi bir “tuzak” olarak görmeye zorlanmıştır.
3. Örgütsüzlük ve Kendiliğindenlik: Avrupa’daki eylemler, tarihsel bir sendikal ve örgütlü gelenek ile birleştiği için kitleselleşmektedir. Coğrafyamızda ise işçi sınıfının ve gençliğin öncü kurmayından yalıtılmış olması, yaşanan ağır ekonomik krizin isyana değil, bireysel çaresizliğe ve depresyona dönüşmesine yol açmaktadır.
Tarih Beklemez, Dalga Dalga Geliyor!
Avrupa’da yükselen bu meşru ve devrimci dalga gösteriyor ki; burjuvazinin ne polise dayalı sokağa çıkma yasakları ne de AfD ve Le Pen gibi faşist piyonları kitlelerin örgütlü öfkesini durdurmaya yetmeyecektir.
Türkiye’deki emekçilere ve devrimci gençliğe düşen görev ise, başını öne eğip kederli kederli “Bizde neden tık yok?” diye ağıt yakmak veya histerik çığlıklar atmak değildir! Görev; bu öfkeyi örgütlemek, sokaktaki meşru mücadeleyi sınıf bilinciyle buluşturmak ve Avrupa’da yanan o kıvılcımı bu topraklara taşımaktır.
Çünkü bilimin ve tarihin değişmez yasası söyler: Örgütsüz halk köledir, örgütlü halk ise geleceğin tek yaratıcısıdır!
M.KARACA
