DEMİRTAŞ’IN “BİRLİKTE KAZANMAK” ÇAĞRISI: HANGİ SİYASET, KİMİN KAZANIMI?

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Reel politik gerekçeler, silahsızlanma çağrısı ve çözüm sürecine uyum arayışı

Selahattin Demirtaş’ın 3 Kasım 2026 tarihinde yayımladığı “Birlikte Kazanmak” başlıklı açıklaması, Kürt sorununun çözümü ve yürütülen süreç bakımından önemli siyasal değerlendirmeler içeriyor. Demirtaş, silahlı mücadelenin “zamana yenildiğini” savunuyor; Abdullah Öcalan’ın örgütü ve devleti aynı anda değişime çağırdığını belirtiyor; PKK’nin silahsızlanma aşamasına hız vermesini ve sürecin bütün aktörlerinin ortak sorumluluk üstlenmesini istiyor.

İlk bakışta karşılıklı sorumluluk, demokratikleşme ve ortak kazanım çağrısı olarak sunulan bu yaklaşımın temelinde ise tartışılması gereken önemli bir siyasal yönelim bulunuyor: Mevcut güç dengelerinin ve devletin belirlediği siyasal çerçevenin esas alınması, silahlı mücadelenin tarihsel ve siyasal işlevinin sorgulanması ve çözümün giderek silahsızlanma ekseninde tanımlanması.

Burada asıl mesele barışın istenip istenmemesi değildir. Mesele, barışın hangi siyasal koşullarda, hangi haklar temelinde ve hangi güç ilişkileri içerisinde kurulacağıdır.

SİLAHLI MÜCADELE “ZAMANA YENİLDİ” Mİ?

Demirtaş, açıklamasında Abdullah Öcalan’ın uzun süredir silahlı mücadelenin “zamana yenildiğinin” farkında olduğunu belirtiyor. Bu ifade, yalnızca taktik bir değerlendirme olarak geçiştirilemez. Çünkü bir mücadele biçiminin tarihsel olarak işlevini yitirdiğini ileri sürmek, aynı zamanda o mücadelenin dayandığı siyasal stratejinin ve hedeflerin yeniden değerlendirilmesini gerektirir.

Ancak burada temel bir soru yanıtsız kalıyor: Silahlı mücadelenin koşullarının değiştiği iddiasından hareketle hangi yeni siyasal mücadele hattı öneriliyor? Bu yeni hattın temel hedefleri, örgütlenme biçimleri ve devlet karşısındaki bağımsızlığı nasıl güvence altına alınacak?

Mücadele biçimleri tarihsel koşullardan bağımsız değildir. Değişen koşullar yeni değerlendirmeleri zorunlu kılabilir. Fakat bu değerlendirme, devletin dayattığı sınırları esas alarak yürütüldüğünde, stratejik değişim ile siyasal geri çekilme arasındaki sınır belirsizleşir.

Silahsızlanmanın kendisini çözümün merkezine yerleştirmek, demokratikleşmenin ve halkın temel haklarının hangi somut güvencelerle sağlanacağını ikinci plana itme riski taşır. Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca silahların bırakılması değil, silahsızlanma sonrasında ortaya çıkacak siyasal düzenin niteliğidir.

REEL POLİTİK: GERÇEKLİĞİ ANALİZ ETMEK Mİ, MEVCUT DENGELERE UYUM MU?

Demirtaş’ın açıklamasında öne çıkan bir diğer başlık reel politik değerlendirmesidir. “İlkeli siyaset, meşru siyaset reel politiğe teslim olmaz, boyun eğmez ancak reel politiği görmezden gelme saflığına da düşmez” ifadesi, açıklamanın siyasal yaklaşımını anlamak bakımından önemlidir.

Elbette siyaset somut koşullardan, güç ilişkilerinden ve bölgesel gelişmelerden bağımsız yürütülemez. Ancak reel politiği hesaba katmakla mevcut güç dengelerini değişmez kabul etmek aynı şey değildir.

Devrimci siyaset açısından gerçeklik, yalnızca mevcut güç ilişkilerinin kabul edilmesi değil, bu ilişkilerin hangi sınıfsal ve siyasal temeller üzerinde kurulduğunun çözümlenmesidir. Devletin güvenlik politikaları, bölgesel çıkarları ve iktidar hesapları, ezilen halkların özgürlük taleplerinin ölçüsü haline getirilemez.

Bu nedenle “reel politik” gerekçesiyle mücadele hedeflerinin daraltılması, siyasal taleplerin mevcut iktidarın kabul edebileceği sınırlara çekilmesi ve örgütlü mücadelenin bu çerçeveye uyarlanması eleştirel biçimde sorgulanmalıdır. Gerçekçi siyaset, egemenlerin çizdiği sınırları kabullenmek değil, bu sınırları değiştirecek toplumsal ve siyasal gücü örgütlemektir.

SİLAHSIZLANMA ÇAĞRISI VAR; PEKİ SOMUT DEMOKRATİK GÜVENCELER NEREDE?

Demirtaş, devletin demokratikleşme sorumluluğu ile örgütün silahsızlanma sorumluluğunun birbirinin yerine geçemeyeceğini özellikle vurguluyor. Bu ayrım önemlidir. Ancak açıklamanın devamında PKK’nin silahsızlanma aşamasına hız vermesi açık bir çağrı olarak öne çıkarken, devletin demokratikleşme yükümlülüklerinin hangi somut adımlarla ve hangi takvimle yerine getirileceği aynı açıklıkta ortaya konulmuyor.

Devletin demokratikleşmesi soyut bir beklenti değildir. Siyasi tutsakların durumu, seçilmiş temsilcilerin iradesine yönelik müdahaleler, kayyım uygulamaları, anadil hakkı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, Kürt halkının ulusal ve demokratik hakları somut başlıklardır.

Bu başlıklar çözülmeden silahsızlanmanın hangi siyasal güvenceler üzerinde ilerleyeceği sorusu ortada durmaktadır. Devletin sorumluluğunu kabul etmek yeterli değildir; bu sorumluluğun yerine getirilmesini sağlayacak bağlayıcı mekanizmalar ve somut sonuçlar ortaya konulmalıdır.

Aksi durumda karşılıklı sorumluluk söylemi, pratikte bir tarafın atacağı adımların belirginleştiği, diğer tarafın yükümlülüklerinin ise geleceğe bırakıldığı bir sürece dönüşebilir.

Demirtaş, açıklamasında Abdullah Öcalan’ın rolünü yerine getirebileceği statünün, imkânların ve koşulların netleştirilmesini sürecin en acil adımı olarak tanımlıyor. Ayrıca DEM Parti başta olmak üzere muhalefetin yapıcı bir dil kullanmasını ve PKK’nin silahsızlanma aşamasına hız vermesini istiyor.

Öcalan’ın koşullarının ve iletişim imkânlarının tartışılması, sürecin işleyişi bakımından önemli bir başlıktır. Ancak çözümün geleceğini tek bir aktörün rolü ve statüsü etrafında yoğunlaştırmak, daha geniş bir siyasal ve toplumsal tartışmayı gölgede bırakabilir.

Kürt halkının iradesi, yalnızca devlet ile örgüt yönetimi arasındaki görüşmelerin konusu olarak ele alınamaz. İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, siyasi tutsaklar ve farklı toplumsal kesimler çözümün edilgen izleyicileri değil, kendi gelecekleri hakkında söz ve karar sahibi olması gereken öznelerdir.

Toplumun barışın öznesi olması gerektiğini söylemek önemlidir. Fakat bunun gerçek karşılığı, halkın yalnızca sürece destek vermeye çağrılması değil; taleplerini bağımsız biçimde ifade edebileceği, örgütlenebileceği ve karar süreçlerine katılabileceği demokratik koşulların yaratılmasıdır.

“BİRLİKTE KAZANMAK” SÖYLEMİNİN YANITSIZ BIRAKTIĞI SORULAR

Demirtaş’ın açıklamasındaki “ortak kazanım” vurgusu, sürecin hangi hedeflere dayanacağı sorusunu gündeme getiriyor. Türkiye’nin, Kürtlerin ve Ortadoğu halklarının ortak kazanımından söz edebilmek için öncelikle bu halkların eşitlik ve özgürlük taleplerinin nasıl karşılanacağı açıklığa kavuşmalıdır.

Kazanımın ölçüsü, devletin güvenlik kaygılarının giderilmesi veya bölgesel jeostratejik fırsatların değerlendirilmesi olamaz. Ölçü; inkâr ve asimilasyon politikalarının sona ermesi, ulusal ve demokratik hakların tanınması, siyasi özgürlüklerin güvence altına alınması ve halkların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasıdır.

Açıklamada bölgesel ve küresel gelişmeleri süreci tıkamak için kullandığı ileri sürülen çevrelere yönelik eleştiri de yer alıyor. Ancak sürece ihtiyatla yaklaşan kesimlerin geçmiş deneyimlerden kaynaklanan güvensizliğinin hangi somut nedenlere dayandığı yeterince tartışılmıyor. Her eleştirel yaklaşımı değişime direnç olarak değerlendirmek, haklı kaygılarla süreci tıkama girişimleri arasındaki ayrımı bulanıklaştırabilir.

Barışın toplumsal desteğe dayanması isteniyorsa, eleştirel tutumlar bastırılacak veya peşinen olumsuzlanacak engeller olarak değil, yanıtlanması gereken siyasal sorular olarak ele alınmalıdır.

SONUÇ: BARIŞIN ÖLÇÜSÜ SİLAHSIZLANMA DEĞİL, HALKLARIN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR

Demirtaş’ın “Birlikte Kazanmak” açıklaması, yürütülen sürecin siyasal önceliklerini ve çözüm anlayışını tartışmak için önemli bir metindir. Açıklamada devletin demokratikleşme sorumluluğuna işaret edilmesi ve geçmişin yarattığı güvensizliğin kabul edilmesi dikkat çekmektedir. Bununla birlikte silahsızlanmaya hız verilmesi çağrısının açık biçimde öne çıkarılması, reel politik vurgusunun mevcut güç dengeleri karşısındaki sınırları ve demokratik güvencelerin somutlaştırılmaması önemli tartışma başlıklarıdır.

Devrimci demokratik bir çözüm tartışması, barışı yalnızca çatışmanın sona ermesine ve silahların bırakılmasına indirgeyemez. Barışın toplumsal, ulusal, sınıfsal ve demokratik içeriği açıkça ortaya konulmalıdır. Devletin baskı ve inkâr politikalarının sona ermesi, halkların eşit haklarının tanınması ve demokratik örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması bu tartışmanın merkezinde bulunmalıdır.

Asıl soru şudur: Sürecin sonunda halkların özgürlük ve eşitlik talepleri mi güvence altına alınacak, yoksa mevcut devlet düzeni yeni koşullara uyarlanarak mı sürdürülecek?

“Birlikte kazanmak” ancak bu soruya verilecek somut yanıtla anlam kazanabilir.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.