Haber-Yorum | Devrimci Demokrasi
Hindistan’da faşist karakteri giderek belirginleşen Modi hükümeti, uzun yıllardır sürdürdüğü kapsamlı karşı-devrim stratejisini yeni operasyonlarla derinleştirmeye devam ediyor. Son olarak, Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Politbüro üyesi ve örgütün önde gelen isimlerinden Misir Besra’nın Jharkhand eyaletinde güvenlik güçleri tarafından yakalandığı açıklandı. Aynı süreçte çok sayıda Maoistin “teslim olduğu” yönünde resmi açıklamalar yapıldı ve bu gelişmeler devlet ile burjuva medya tarafından “Maoist hareketin sonu” biçiminde sunuldu.
Ancak egemen sınıfların her büyük operasyon sonrasında tekrarladığı “hareket bitirildi” propagandası yeni değildir. Hindistan devleti onlarca yıldır farklı adlar altında yürüttüğü askerî operasyonlar, psikolojik savaş yöntemleri, istihbarat faaliyetleri ve teslimiyet kampanyalarıyla Maoist hareketi tasfiye etmeye çalışmaktadır. Buna rağmen, ülkenin geniş kırsal alanlarında sınıfsal çelişkileri besleyen ekonomik ve toplumsal koşullar ortadan kalkmadığı için çatışmalar ve silahlı mücadele de tamamen sona ermemiştir.
Hindistan’ın zengin maden yataklarının bulunduğu Jharkhand, Chhattisgarh, Odisha, Maharashtra ve çevre bölgelerindeki askeri operasyonlar yalnızca “güvenlik” gerekçesiyle açıklanamaz. Bu bölgeler aynı zamanda demir cevheri, kömür, boksit ve diğer stratejik maden rezervlerinin yoğunlaştığı alanlardır. Çok uluslu şirketlerin ve Hindistan tekelci burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda yürütülen madencilik projeleri, milyonlarca Adivasi’nin (yerli halkların), yoksul köylünün ve orman emekçisinin yaşam alanlarını tehdit etmektedir. Bu nedenle devletin yürüttüğü askerî operasyonlar, yalnızca bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda sermayenin ihtiyaç duyduğu coğrafyaların denetim altına alınmasının da aracıdır.
Narendra Modi hükümeti son yıllarda “Naksalizmi bitirme” hedefi doğrultusunda binlerce asker, paramiliter birlik, CoBRA birlikleri, insansız hava araçları, elektronik gözetim sistemleri ve gelişmiş istihbarat teknikleriyle kapsamlı operasyonlar yürütmektedir. Son operasyonlar da bu stratejinin devamı niteliğindedir.
Ancak Marksist-Leninist-Maoist perspektiften bakıldığında devrimci hareketler yalnızca silahlı birliklerden ya da tek tek önder kadrolardan ibaret değildir. Bir devrimci hareketin gerçek gücü, onu ortaya çıkaran sınıfsal ve toplumsal koşullarda yatar. Topraksız köylülük sürdükçe, milyonlarca işçi ağır sömürü koşullarında yaşamaya devam ettikçe, Adivasi halkları topraklarından sürüldükçe ve emperyalist tekeller doğal kaynakları yağmalamayı sürdürdükçe, bu çelişkilerin yeni direniş biçimleri üretmesi kaçınılmazdır.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Çin Devrimi, Peru, Filipinler, Nepal ve Hindistan’daki halk savaşları farklı dönemlerde ağır darbeler almış; önder kadrolarını, savaşçılarını ve mevzilerini kaybetmiştir. Ancak hiçbir devrimci hareket yalnızca önderlerinin yakalanmasıyla tarihten silinmemiştir. Devrimci mücadelelerin kaderini belirleyen temel unsur, halk içindeki siyasal kökleri ve örgütlenme kapasitesidir.
Burjuva medya ise her operasyonun ardından aynı propagandayı tekrar etmektedir: “Son kale düştü”, “örgüt çöktü”, “isyan bitti”… Oysa bu söylemler geçmişte de defalarca dile getirildi. Gerçeklik ise çok daha karmaşıktır. Bir yandan devlet operasyonları Maoist harekete önemli darbeler vururken, diğer yandan Hindistan’ın derin sınıfsal eşitsizlikleri, toprak sorunu, kast sistemi, yerli halkların maruz kaldığı ayrımcılık ve sermayenin saldırıları varlığını sürdürmektedir.
Bilinmelidir ki meseme sadece Besra’nın yakalanması değildir. Asıl mesele, emperyalizmin ve işbirlikçi egemen sınıfların dünya ölçeğinde yürüttüğü karşı-devrim stratejisidir. Filistin’den Türkiye’ye, Kürdistan’dan Hindistan’a kadar ezilen halkların her direnişi; askerî operasyonlar, siyasi yasaklar, kitlesel tutuklamalar, özel savaş yöntemleri ve yoğun propaganda mekanizmalarıyla bastırılmaya çalışılmaktadır. Çünkü egemen sınıflar çok iyi bilmektedir ki kriz derinleştikçe halkların öfkesi de büyümektedir.
Bugün Hindistan devleti, bir yandan operasyonları yoğunlaştırırken diğer yandan “teslimiyet” politikalarını öne çıkarmaktadır. Teslim olan kadrolar üzerinden yürütülen psikolojik savaşın temel amacı yalnızca silahlı güçleri zayıflatmak değil; devrim fikrinin yenildiği algısını yaratmaktır. Oysa tarih, hiçbir büyük toplumsal kurtuluş mücadelesinin yalnızca askerî yöntemlerle ortadan kaldırılamadığını göstermektedir.
Devrimci hareketler yenilgiler yaşayabilir, geri çekilebilir, ağır kayıplar verebilir. Ancak onları yeniden üreten toplumsal zemin ortadan kaldırılmadığı sürece mücadele farklı biçimlerde yeniden filizlenmeye devam eder. Bu nedenle bugün Hindistan’da yaşanan gelişmeler yalnızca bir güvenlik operasyonu olarak değil; sermaye ile emek, sömüren ile sömürülen, emperyalizm ile ezilen halklar arasındaki tarihsel çelişkinin güncel bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
Misir Besra’nın yakalanması kuşkusuz CPI (Maoist) açısından önemli bir gelişmedir. Ancak bunu “halk savaşının sonu” ya da “devrimci mücadelenin bittiği” şeklinde yorumlamak, hem Hindistan’ın toplumsal gerçekliğini hem de dünya devrim tarihinin deneyimlerini görmezden gelmek olur.
Bugün yapılması gereken; egemen sınıfların zafer naralarını değil, bu çatışmaları doğuran toplumsal ve sınıfsal gerçekliği anlamaktır. Çünkü halkların kurtuluş mücadelesi, yalnızca bireylerin değil; sömürüye, yoksulluğa, emperyalizme ve baskıya karşı ayağa kalkan milyonların eseridir. Devrimci mücadelelerin geleceğini belirleyecek olan da tek tek operasyonlar değil, bu tarihsel çelişkilerin nasıl gelişeceği olacaktır.
