NEO-OSMANLICILIĞIN ÇÖKÜŞÜNDEN DÜZEN SİYASETİNİN İFLASINA: DAVUTOĞLU’NUN VEDASI VE İŞBİRLİKÇİ TEKELCİ KAPİTALİST DÜZENİN KRİZİ

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Eski Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun aktif siyasetten çekildiğini ve Gelecek Partisi’nin siyasal faaliyetlerini sonlandırdığını açıklaması, burjuva medyanın sunmaya çalıştığı gibi sıradan bir siyasi istifa değildir. Bu gelişme, yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’yi yöneten işbirlikçi tekelci kapitalist egemen sınıfların siyasal krizinin, düzen içi çözülmenin ve burjuva parlamenter siyasetin giderek tükenen meşruiyetinin yeni bir göstergesidir. Aynı zamanda, AKP iktidarının ideolojik mimarlarından biri olarak sunulan Ahmet Davutoğlu’nun, bizzat inşa edilmesine katkı sunduğu siyasal düzen karşısında yaşadığı tarihsel iflasın ilanıdır.

Bugün “ahlak”, “liyakat”, “hukuk”, “erdemli siyaset” ve “kurumsal çürüme” üzerine konuşan Davutoğlu, uzun yıllar boyunca tam da bugün eleştirdiği siyasal yapının kurucuları ve uygulayıcıları arasında yer aldı. Çürüyen düzenin mimarlarından biri şimdi enkazın başında kendisini sistemin dışında göstermeye çalışmaktadır. Oysa tarih, kişilerin son açıklamalarını değil, temsil ettikleri sınıfları ve uyguladıkları politikaları yazar.

Bilinir bireyler tarihi tek başlarına yapmaz; ancak belirli tarihsel dönemlerde egemen sınıfların çıkarlarını temsil ederek önemli roller üstlenirler. Davutoğlu da Türkiye’de işbirlikçi tekelci burjuvazinin bölgesel yayılmacı hedeflerinin ideolojik sözcülerinden biri olmuş, AKP iktidarının dış ve iç politikalarının şekillenmesinde belirleyici sorumluluk taşımıştır.

Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adıyla ortaya koyduğu tez, akademik bir dış politika önerisinden çok, Türkiye egemen sınıflarının bölgesel nüfuzunu genişletme arayışının teorik çerçevesiydi. “Komşularla sıfır sorun”, “merkez ülke”, “oyun kurucu devlet” ve “medeniyet havzası” gibi kavramlarla süslenen bu yaklaşım, gerçekte Osmanlı mirasını yeniden siyasal nüfuz alanına dönüştürmeyi hedefleyen Neo-Osmanlıcı bir perspektifi ifade ediyordu.

Ancak kısa sürede “komşularla sıfır sorun” politikası, neredeyse bütün komşularla diplomatik kriz ve çatışmaya dönüştü. Türkiye, emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki hesaplaşmalarında daha aktif rol üstlenirken, bölgesel nüfuz mücadelesi esas alındı.

Davutoğlu’nun en ağır siyasal sorumluluklarından biri Suriye politikasıdır.

2011 sonrasında AKP hükümeti, Suriye’de iktidarın kısa sürede değişeceği hesabıyla hareket etti. Türkiye, bölgesel ve uluslararası aktörlerle birlikte rejim değişikliğini hedefleyen politikanın en güçlü savunucularından biri oldu. Bu süreçte izlenen çizgi, Suriye savaşının derinleşmesine, ülkenin parçalanmasına, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve büyük bir insani felaketin büyümesine katkıda bulundu.

Bugün Suriye’de ortaya çıkan siyasal tablo; emperyalist müdahalelerin, bölgesel güçlerin rekabetinin ve yıllarca sürdürülen vekâlet savaşlarının ürünüdür. Türkiye’nin o dönem izlediği dış politikanın da bu sürecin oluşmasında önemli bir siyasal sorumluluğu bulunmaktadır. Sonraki dönemde Suriye’de yaşanan iktidar değişikliklerine uzanan süreç, yalnızca tek bir aktörün değil; emperyalist güçlerin, bölgesel devletlerin ve silahlı grupların müdahaleleriyle şekillenmiştir. Ancak AKP’nin ve bu politikanın başlıca mimarlarından Davutoğlu’nun izlediği çizgi, bu sürecin önemli halkalarından biri olmuştur.

“Emevi Camii’nde namaz kılacağız” söylemi ise, Neo-Osmanlıcı yayılmacılığın ve gerçeklikten kopuk bölgesel hesapların sembolü olarak hafızalara kazınmıştır.

Davutoğlu’nun sorumluluğu yalnızca dış politikayla sınırlı değildir. AKP iktidarı boyunca Türkiye’de devlet aygıtı, işbirlikçi tekelci kapitalist egemenliğin ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden yapılandırılmış; daha merkezi, daha otoriter ve baskıcı bir yönetim modeli adım adım inşa edilmiştir.

Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlığı dönemlerinde yürütme organı giderek güçlendirilmiş, devlet aygıtı merkezileştirilmiş, güvenlikçi anlayış siyasal yaşamın temel eksenlerinden biri haline gelmiştir. Bu süreç, sonraki yıllarda Saray merkezli tek adam yönetiminin kurumsallaşmasına zemin hazırlayan önemli aşamalardan biri olmuştur.

Bu dönemde demokratik hak ve özgürlükler giderek daraltılmış, gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar, sendikacılar, siyasal muhalifler ve devrimciler üzerindeki baskılar yoğunlaşmıştır. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve kayyum uygulamalarının yaygınlaşması, siyasal alanın daha da daraltıldığı bir dönemin simgeleri olmuştur. Yargı, giderek siyasal iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda işleyen bir araç haline gelirken, hapishaneler düşüncelerinden dolayı yargılanan gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler ve devrimcilerle doldurulmuştur.

Bugün “hukuk devleti”, “özgürlük” ve “demokrasi” üzerine konuşan Davutoğlu’nun, bu dönüşümün yaşandığı dönemde devletin en üst yönetim kademelerinde yer almış olması, tarihsel ve siyasal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

AKP’den ayrıldıktan sonra kurduğu Gelecek Partisi, düzen içi restorasyonun yeni adresi olarak sunuldu. “Ahlak”, “erdem”, “şeffaflık”, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ve “temiz siyaset” söylemleriyle halkın karşısına çıkan bu hareket, kapitalist sömürü düzenini, emperyalizme bağımlılığı ve işbirlikçi tekelci sermaye egemenliğini sorgulamadığı için toplumsal karşılık üretemedi.

Millet İttifakı ve Altılı Masa deneyimi de düzen içi güç paylaşımı tartışmalarının ötesine geçemedi. Bugün Gelecek Partisi’nin siyasal olarak dağılması ve milletvekillerinin farklı partilere yönelmesi, burjuva siyasetinin ilkesizlik, koltuk pazarlıkları ve çıkar ilişkileri üzerine kurulu karakterini bir kez daha ortaya koymaktadır

Davutoğlu bugün yaşanan çürümeyi “ahlaki yozlaşma” ile açıklamaktadır. Oysa sorun birkaç siyasetçinin dürüst olmaması değildir. Sorun birkaç kurumun bozulması değildir.

 *Sorun işbirlikçi tekelci kapitalist düzenin, emperyalizme bağımlı ekonomik yapının ve bu yapıyı koruyan devlet aygıtının kendisidir.

 Kapitalizm sömürü üretir.

 Emperyalizm savaş üretir.

Egemen sınıflar kriz dönemlerinde baskıyı artırır, demokratik hakları sınırlar ve devlet aygıtını daha otoriter biçimde yeniden örgütler. Bugün Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, hayat pahalılığı, kadın emeğinin daha fazla sömürülmesi, gençliğin geleceksizliği ve halkların baskı altında tutulması bu düzenin yapısal sonuçlarıdır. Davutoğlu’nun siyasetten çekilmesi bu gerçekleri değiştirmemektedir.

Bugün kapanan yalnızca bir siyasi kariyer değildir.

 Çöken; Neo-Osmanlıcı yayılmacılık hayalleridir.

  Çöken; “Stratejik Derinlik” doktrinidir.

 Çöken; düzen içi restorasyon projeleridir.

 Çöken; halkı seçimden seçime umut tacirliğiyle oyalayan burjuva siyasetinin bir başka maskesidir.

İşçi sınıfının, yoksul köylülüğün, kadınların, gençlerin, ezilen ulusların ve tüm emekçi halkın kurtuluşu; düzen siyasetinin yeni aktörlerinde değil, kendi bağımsız, örgütlü ve devrimci mücadelesindedir.

Tarih göstermiştir ki hiçbir sömürü düzeni kendi iradesiyle iktidardan çekilmez. Hiçbir egemen sınıf iktidarını gönüllü olarak terk etmez. Gerçek toplumsal dönüşümler, örgütlü halkın mücadelesiyle gerçekleşir.

Ahmet Davutoğlu’nun vedası, bir dönemin ideologlarından birinin siyaset sahnesinden çekilişidir. Ancak onu var eden işbirlikçi tekelci kapitalist düzen ayaktadır. Devrimcilerin görevi, düzen içi hesaplaşmaların peşine takılmak değil; işçi sınıfının öncülüğünde ezilen halkların örgütlü mücadelesini büyütmek, sömürüye, emperyalizme, faşizme ve her tür gericiliğe karşı devrim mücadelesini yükseltmektir. Tarihin son sözünü düzen siyasetçileri değil; örgütlü işçi sınıfı ve ezilen halklar söyleyecektir!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.