GÜLİSTAN DOKU CİNAYETİNİN HATIRLATTIKLARI: KAYBOLAN SADECE KADINLAR DEĞİL,ADALETİN İZİNDE BİR ÜLKE…

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye’de kadın cinayetleri tartışması çoğu zaman sayılar üzerinden yürütülse de, bu meselenin asıl ağırlığı tek tek hayatların yarım kalmış hikâyelerinde hissedilir. İstatistikler artışı gösterir; ama adalet arayışını diri tutan şey, isimlerdir. Her biri farklı şehirlerde, farklı koşullarda yaşanmış olsa da, birbirine benzeyen bir ortak kaderin parçaları gibi duran bu hikâyeler, kadınlara yönelik şiddetin ve cezasızlık tartışmasının en somut yüzünü oluşturur.

Bu hikâyelerden biri, Gülistan Doku’ya aittir. Genç bir üniversite öğrencisi olarak hayatına devam ederken 2020 yılının başında ortadan kayboldu. Ardında ne bir veda, ne de kesin bir iz bıraktı. Ancak geride kalanlar için asıl yıkıcı olan, kayboluşun kendisinden çok sonrasında yaşanan belirsizlik oldu. Ailesi yıllardır aynı soruyu soruyor: “Gülistan nerede?” Bu soru, yalnızca bir kayıp vakasının değil, etkin yürütülmeyen soruşturmaların, geciken adaletin ve cevapsız bırakılan dosyaların sembolü hâline geldi. Gülistan’ın hikâyesi, bir cinayetin aydınlatılamamasının da bir tür adaletsizlik olduğunu açıkça gösteriyor.

Benzer bir belirsizlik ve şüphe atmosferi, Rojin Kabaiş dosyasında da kendini gösterdi. Genç bir kadının hayatını kaybetmesi, ilk andan itibaren net bir açıklığa kavuşturulamadı. Olayın nasıl gerçekleştiği, kimlerin sorumlu olduğu soruları uzun süre yanıtsız kaldı. Bu tür vakalarda sıkça karşılaşılan “şüpheli ölüm” kategorisi, aslında birçok sorunun üzerini örten gri bir alan yaratıyor. Rojin’in hikâyesi, yalnızca bir ölümün değil; gerçeğe ulaşmanın ne kadar zorlaştırılabildiğinin de bir göstergesi.

Rojvelat Kızmaz vakası ise şiddetin çoğu zaman görünmeyen, birikimli doğasına işaret eder. Kadın cinayetleri genellikle son anıyla konuşulur; oysa öncesinde uzun süreli bir baskı, tehdit ve kontrol süreci vardır. Bu süreç çoğu zaman çevre tarafından fark edilmez ya da ciddiye alınmaz. Rojvelat’ın yaşadıkları, şiddetin adım adım nasıl normalleştirildiğini ve müdahale edilmediğinde nasıl ölümcül bir sonuca ulaştığını düşündürür.
Türkiye’de kadın cinayetleri denildiğinde en çok hatırlanan isimlerden biri ise Özgecan Aslan’dır. Onun hikâyesi, toplumun geniş kesimlerinde derin bir sarsıntı yarattı. Bir üniversite öğrencisi olarak evine dönmeye çalışırken uğradığı vahşi saldırı, yalnızca bir cinayet değil; kadınların kamusal alanda bile ne kadar güvensiz olabileceğinin acı bir göstergesiydi. Özgecan’ın öldürülmesi sonrası Türkiye’nin dört bir yanında yükselen tepkiler, bu olayın bir dönüm noktası olarak görülmesine neden oldu. Ancak yıllar geçse de benzer cinayetlerin devam etmesi, toplumsal öfkenin kalıcı bir dönüşüme dönüşmekte zorlandığını gösteriyor.

Bu tabloya eklenmesi gereken en çarpıcı ve sembolik vakalardan biri de Güldünya Tören’dir. 2004 yılında İstanbul’da, kendi ailesi tarafından “töre” gerekçesiyle öldürülen Güldünya’nın hikâyesi, kadın cinayetlerinin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda geleneksel ve toplumsal baskılarla da bağlantılı olduğunu gözler önüne serdi. Güldünya, hamile kaldığı için ailesi tarafından hedef alınmış, korunmak için hastaneye sığınmıştı. Ancak hastanede bile güvende olamadı; kardeşleri tarafından vurularak öldürüldü. Bu olay, devletin koruma mekanizmalarının yetersizliğini en çıplak hâliyle ortaya koydu. Aynı zamanda “namus” ya da “töre” adı altında işlenen cinayetlerin aslında kadınların yaşam hakkına yönelik açık bir ihlal olduğunu topluma güçlü bir şekilde hatırlattı.

Bu örneklerin her biri farklı gibi görünse de aslında aynı yapısal sorunun parçalarıdır. Kadınların yaşam hakkı, erkek şiddeti karşısında yeterince korunamamakta; hukuk sistemi ise her zaman beklenen hız ve etkinlikte işlememektedir. Cezasızlık algısı da tam burada güçlenir. Çünkü adalet geciktiğinde ya da eksik kaldığında, yalnızca geçmişteki suçlar değil, gelecekte işlenebilecek suçlar için de zemin hazırlanmış olur.

Özellikle “iyi hâl” ve “tahrik” indirimleri gibi uygulamalar, kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık yaratmaktadır. Failin davranışlarına odaklanmak yerine mağdurun yaşam tarzının sorgulanması, adalet duygusunu zedeleyen en önemli unsurlardan biridir. Bu durum, kadınların yalnızca hayatta kalmak için değil, aynı zamanda yargılanmamak için de mücadele etmek zorunda bırakıldığını gösterir.
Kadın cinayetlerinin önlenebilir olduğu gerçeği ise bu tartışmanın en kritik noktasıdır. Birçok vakada daha önce yapılmış şikâyetler, alınmamış önlemler ya da görmezden gelinmiş tehditler bulunmaktadır. Güldünya Tören örneğinde olduğu gibi, kimi zaman devlet koruması altındayken bile bu cinayetler engellenememektedir. Bu da sorunun yalnızca cezalarla değil, koruyucu mekanizmaların etkinliğiyle de ilgili olduğunu açıkça ortaya koyar.

Sonuç olarak Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Rojvelat Kızmaz, Özgecan Aslan ve Güldünya Tören gibi isimler, yalnızca bireysel trajedileri değil; aynı zamanda Türkiye’de kadınların karşı karşıya olduğu sistematik riskleri temsil eder. Bu hikâyeler, unutulmaması gereken bir gerçeği sürekli hatırlatır: Adalet yalnızca sağlandığında değil, zamanında ve eksiksiz sağlandığında anlamlıdır.

Bu nedenle kadın cinayetleriyle mücadele, yalnızca suçluları cezalandırmakla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda bu hikâyelerin tekrar etmesini engelleyecek bir toplumsal ve hukuki dönüşümü hedeflemelidir. Aksi halde her yeni isim, aynı cümlenin içine eklenen bir başka kayıp olarak kalmaya devam edecektir.

Rojda Ünsal

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.