Giriş: Emperyalist Fırsatçılık ve Burjuvazinin İttifak Laboratuvarı
Kapitalizmin genel bunalımının derinleştiği, emperyalist hegemoni savaşlarının sertleştiği her tarihsel kesitte; egemen sınıflar devrimci potansiyeli bastırmak ve kitlelerin bilincini bulandırmak için en gerici, en çürümüş yapılara sarılır. Burjuva siyaset bilimcilerinin “Siyasi Fırsat Yapıları” veya “araçsal akıl” diyerek somut sınıfsal özünü gizlemeye çalıştığı olgu; gerçekte emperyalizmin ve faşizmin kendi varlığını sürdürebilmek adına başvurduğu pragmatik ve araçsal ittifak stratejisinden başka bir şey değildir.
Bugün Almanya merkezli olarak ortaya çıkan tablo; kağıt üzerinde birbirine taban tabana zıt görünen neo-faşist AfD (Alternative für Deutschland), cemaatçi-ortaçağ artığı Süleymancı yapılanma (VIKZ) ve Türkiye’deki revizyonist/ulus-şovenist Doğu Perinçek çizgisinin nasıl aynı emperyalist/reaksiyoner bataklıkta buluştuğunu gözler önüne sermektedir. Bu durum tesadüf veya ideolojik bir sapma değil; emperyalist devlet mekanizmasının ve faşizmin tarihsel genetiğinde var olan sınıfsal bir sürekliliktir.
1. Hitler Faşizminin Pragmatik İslam Tasavvuru ve Tarihsel Temeller
Alman faşizminin önderi Hitler’in İslam dünyasına ve Orta Doğu’ya yaklaşımı, hiçbir zaman dini bir sempati değil; tamamen faşist işgalciliğin ve askeri hırsların gerektirdiği araçsal bir pragmatizm olmuştur. Hitler, İslam’ın dini/teolojik boyutuyla değil; hiyerarşik, mutlak itaate dayalı, disiplinli ve savaşçı yapısıyla ilgilenmiştir.
Nazi kurmayları, İslam’ın bu biat mekanizmalarını Müttefik emperyalistlere (İngiliz ve Fransız sömürgeciliği) ile Sosyalist Sovyetler Birliği’ne karşı bir gayrinizami harp aygıtı olarak kurgulamıştır. Bu süreçte Alman faşizmi, Doğu coğrafyalarında anti-emperyalist duyguları istismar ederek reaksiyoner ve dinci odaklarla dirsek teması kurmuş, kendi faşist hegemonyası için kullanışlı aparatlar yaratmıştır.
2. Soğuk Savaş Konsepti ve Süleymancıların Sınıfsal/Tarihsel Kökenleri
İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi artıklarını devralan Batı Almanya istihbaratı (BND) ve ABD emperyalizmi, Soğuk Savaş konsepti çerçevesinde bu faşist yöntemi rafine etmiştir. “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında, Avrupa’ya göç eden Müslüman emekçi kitleleri devrimci ve komünist fikirlerden uzak tutmak, işçi sınıfı içinde enternasyonalist bilincin gelişmesini engellemek amacıyla muhafazakar, dinci ve getto tipi cemaat ağları bizzat Alman burjuva devleti eliyle beslenip büyütülmüştür.
Süleymancılar (İslam Kültür Merkezleri Birliği – VIKZ) yapılanmasının geçmişte Alman devlet mekanizmalarıyla kurduğu dirsek teması ve kazandığı “kurumsal korunak” tam da bu tarihsel/sınıfsal zemine oturmaktadır:
Geçmişteki Dirsek Teması ve “Uslu Cemaat” İllüzyonu:
II. Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler, Albert Speer’in anılarında da aktarıldığı üzere, Hristiyanlığı “zayıf ve uysal” bularak eleştirmiş; buna karşın İslam’ın disiplinli, savaşçı ve şehadeti teşvik eden yapısını Nazi pragmatizmiyle takdir etmiş ve “Müslüman olsaydık dünyayı fethederdik” düşüncesini dile getirmiştir.
Bu yaklaşımın askeri sahadaki somut tezahürü ise tam olarak Nureddin Nemangani figürüyle gerçekleşmiştir: Hitler’in talimatıyla Sovyetler’e karşı kurulan Nazi Türkistan Lejyonu’nda komutanlık ve tabur imamlığı yapan Nemangani, savaştan sonra Türkiye’ye gelerek Süleyman Hilmi Tunahan’dan doğrudan dini eğitim almış ve cemaat hiyerarşisine katılmıştır. Edindiği bu birikimle 1957’de Batı Almanya’ya dönen Nemangani, Soğuk Savaş konjonktüründe Alman devleti tarafından “Baş İmam” atanarak Türk işçileri örgütlemiş ve Süleymancılar cemaatinin Almanya’daki ilk cami ve dernek altyapısını (VIKZ) kurmuştur.
Hitler’in, Tunahan ile (“cemaat söylentilere göre”) gizli yazışma görüşmeleri sonrası, İslam’ın askeri/disiplinel yönüne duyduğu pragmatik sempati, savaş sahasında Nemangani gibi lejyoner figürlerin istihdamına; bu durum ise savaştan sonra Nemangani’nin Tunahan’dan aldığı icazetle Almanya’da cemaat yapılanmasının temellerini atmasına zemin hazırlamıştır.
Süleymancılar cemaati, henüz Soğuk Savaş yıllarından itibaren Alman devlet nezdinde kendisini “en uslu, en entegre, siyasetle uğraşmayan” yapısı olarak pazarlamıştır. Alman burjuva devleti de bu içe kapalı, biatçı yapıyı işçi sınıfı örgütlenmesini parçalamak ve sol/devrimci dinamikleri pasifize etmek için örtülü bir “tampon” olarak konumlandırmış, yapıya geniş bir hareket alanı açmıştır.
Devlet Desteği ve Kayıt Dışı Sermaye Birikimi: Köln’deki devasa finansal kompleksler ve milyarlarca avroluk altyapı yatırımları, Alman burjuva devletinin “Diyanet/Ankara kontrolüne alternatif yaratma” hamlesinin somut ürünleridir. Alman devleti, göçmen emekçileri bu gerici cemaatlerin kucağına iterek kontrol altında tutmayı hedeflemiştir.
Paralel Finans ve Karatopyalar: Süleymancılar, emekçi halkın dini duygularını sömürerek kurduğu kayıt dışı sermaye ağları, ulaklar ve getto tipi örgütlenmeyle devasa bir rant ve istihbarat mekanizması yaratmıştır. Alman devleti bu yapılara hukuki zırh sağlarken, konjonktürel olarak Türkiye egemen sınıflarıyla yaşadığı it dalaşlarında bu cemaatleri bir şantaj ve pazarlık kozu olarak yedekte tutmaktadır.
3. Neo-Faşizm (AfD), Avrasyacı Şarlatanlık ve Simbiyotik İttifak
Almanya’da ırkçı, göçmen düşmanı ve neo-faşist söylemlerle tırmanışa geçen AfD ile dinci-gerici cemaatler ve Türkiye’deki Avrasyacı/ulus-şovenist odakların (Doğu Perinçek çizgisi) kesişimi, burjuva siyasetinin kokuşmuşluğunu tescillemektedir. Bu kirli tezgah üç ana sınıfsal dinamikle yürümektedir:
1. Emperyalist İçi İt Dalaşı ve Sahte Anti-Atlantikçilik: Doğu Perinçek gibi dönek/kemalist burjuva artığı aktörlerin AfD’nin eyalet seçimlerindeki başarısını kutlaması ve Türkiyeli göçmenlere faşist AfD’ye oy verme çağrısı yapması tam bir siyasi ahlaksızlıktır. Bu çizgi, anti-emperyalizm maskesi altında Rus ve Çin sosyal-emperyalizminin payandalığını yapmaktadır. AB/NATO karşıtlığı görünümünde neo-faşistlerle el sıkışmak, halkların özgürlük mücadelesine ihanettir.
2. Simbiyotik Beslenme (Karanlığın Birbirini Beslemesi): AfD’nin ırkçı ve göçmen düşmanı kışkırtmaları, Süleymancı gibi gerici cemaatlerin tabanını konsolide etmesi için biçilmiş kaftandır. Cemaat bürokrasisi, göçmen kitleleri “AfD korkusu” ile kendi karanlık gettosuna hapsederken; AfD de bu kapalı, entegre olmayan gerici odakları göstererek ırkçı propagandasını meşrulaştırmaktadır. Yani neo-faşizm ile dinci gericilik birbirini üreten ve yaşatan ikiz kardeşlerdir.
3. Gerçek Düşman İşçi Sınıfı ve Halklardır: Ne faşist AfD ne gerici cemaatler ne de Perinçek gibi Avrasyacı şarlatanlar halkların çıkarını savunabilir. Bunların tek derdi, emperyalist sistemin sunduğu çatlaklardan yararlanarak kendi dar sınıfsal ve siyasal rantlarını büyütmektir.
Özcesi ve Görevlerimiz
Hitler faşizminden günümüz burjuva demokrasisine ve otokrasisine uzanan çizgide değişmeyen şey; egemen sınıfların halkları bölmek, işçi sınıfının enternasyonalist birliğini parçalamak için dinci, faşist ve şovenist yapıları pazarlık konusu yapmasıdır.
Alman burjuva devletinin geçmişte “kontrollü din” siyasetiyle yol verdiği Süleymancı gericilik, bugün devasa bir finansal güç haline gelmiştir. Avrasyacı/Ulus-şovenist çizgilerin neo-faşistlerle kurduğu bu utanmaz ittifak ise revizyonizmin ve şovenizmin varacağı son durağı göstermektedir.
Almanya’da ve Türkiye’de işçi sınıfı ve ezilen halklar; ne Alman burjuva devletinin sahte “entegrasyon” yalanlarına, ne AfD’nin ırkçı-faşist kuşatmasına, ne cemaatlerin gerici karanlığına, ne de Avrasyacı şarlatanların sahte anti-emperyalizmine teslim olacaktır!
Kahrolsun Emperyalizm, Faşizm ve Her Türden Gericilik!
Yaşasın Halkların Enternasyonal Mücadelesi!
Mehmet Karaca
