KOMÜNİST ÖNDER BABA ERDOĞAN: MUNZURLAR’DAN KARADENİZ’E KANAT ÇIRPAN BÜYÜK DAĞ KARTALI (1)

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bazı hayatlar vardır; bir dönemin çelişkilerini, bir halkın acısını ve fırtınalı bir çağın ruhunu kendi bedeninde taşır. Bazı insanlar ise bir isim olmaktan çıkar, bir kuşağın devrimci arayışına ve bir mücadele çizgisinin karakterine dönüşür.

1972 Nisan’ında Türkiye ve Kuzey Kürdistan semalarında doğan 24 Nisan Güneşi, uluslararası proletaryanın bu topraklardaki komünist mevzisi olan, bugün Maoist Komünist Partisi’nin önceli TKP(ML)’nin kuruluşuyla yeni bir tarih başlattı. O günden bugüne uzanan mücadele tarihimizde; önder yoldaşlardan parti genel sekreterlerine, komünist önder kadrolardan parti üyelerine, komutan ve savaşçılara, sempatizanlardan parti taraftarlarına kadar yüzlerce yoldaşımız, komünizm davası uğruna yürütülen kavganın içinde ölümsüzleşti. Her birinin önünde bağlı yoldaşlık duygularımız ve derin saygımızla eğiliyoruz.

Ancak bu ölümsüzler toplamı içinde, taşıdıkları tarihsel ve sembolik değerle yalnızca kendi yaşamlarını değil, içinde yer aldıkları mücadele tarihinin karakterini de kendi yaşamlarında yoğunlaştıran isimler vardır. Onlardan söz etmek, yalnızca bir devrimcinin yaşamını anlatmak değildir. Aynı zamanda o yaşamı var eden tarihsel yürüyüşten, onun değerler bütününden ve komünist mücadelenin kolektif hafızasından söz etmektir.

İşte komünist önder Baba Erdoğan, yoldaşlarının gönlüne kazınan adıyla Babil, böylesi bir tarihsel yoğunluğu kendi yaşamında ve devrimci pratiğinde taşıyan yoldaşlardan biridir. Onun hayatı, Munzurlar’ın sarp yamaçlarından Karadeniz’in sisli dağlarına uzanan uzun bir yürüyüştür. Bir çocuğun Dersim’in yoksul köylerinden başlayan yaşamının, bir komünist savaşçının dağlarda süren mücadelesine; zindanlarda sınanan iradeden yeniden dağlara dönüşe uzanan hikâyesidir.

Munzurlar’ın Gölgesinde Büyüyen Çocukluk

Babil, 2 Ocak 1960’ta Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Sırtkan (Sırtikan) köyünde, yoksul bir Alevi-Kürt ailenin sekiz çocuğundan altıncısı olarak dünyaya geldi. Dersim’in taşına toprağına sinmiş yoksulluk, çocukluğunun sessiz tanığıydı. Ama onun çocukluğu yalnızca yoksullukla örülmedi. 1937-38 Dersim katliamının acısı henüz çok tazeydi. Devlet şiddetinin bıraktığı yaralar, yalnızca mezarlıklarda değil; ağıtlarda, suskunluklarda, ailelerin hafızasında ve kuşaktan kuğa aktarılan direniş hikayelerinde yaşamaya devam ediyordu. Munzurlar’ın gölgesinde büyüyen çocuklar, dağların dilini erken öğreniyordu. Babil de o çocuklardan biriydi. Dağların sertliği, yoksulluğun ağır koşulları ve Dersim halkının tarihsel hafızası onun kişiliğinin şekillenmesinde derin izler bıraktı.

1968’de köyünde başlayan eğitim hayatı, onu önce Elazığ’a, ardından başka kentlere taşıdı. O yıllarda okulun adı Devrim Ortaokulu idi. Türkiye’nin dört bir yanında faşist saldırıların yükseldiği, gençliğin sokaklarda karşı karşıya geldiği bir dönemdi. Babil de bu çatışmalı atmosferin içinde yerini aldı. Fiziksel dayanıklılığını geliştirmek için boksa yöneldi. Disiplinli çalışması, mücadeleci karakterinin başka bir yönünü besledi. Kentlerde gelişen devrimci gençlik hareketi ve özellikle Dev-Genç’in yarattığı siyasal atmosfer, onun dünyasında yeni kapılar açmaya başladı.

İbrahim Kaypakkaya Düşüncesi ve İlk Kavgaya Atılış

Ardından Erzurum Horasan ve İstanbul Güngören İzzet Ünver Lisesi geldi. Ve İstanbul… İstanbul’da ağabeyinin kaldığı yurt çevresinde oluşan devrimci ilişkiler aracılığıyla İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı. Bu karşılaşma, Babil’in yaşamında geri dönüşü olmayan bir eşik oldu. Artık önünde yalnızca kişisel bir gelecek değil, toplumun bütününü değiştirme iddiası taşıyan bir devrimci mücadele yolu vardı.

1 Mayıs 1977’de Taksim’de Partizan saflarında yer aldı. O meydanda yükselen devrimci irade, onun genç yaşamında silinmez bir iz bıraktı. 1979’da liseyi tamamladıktan sonra Dersim’e, köyüne döndü. Deşt’teki toprak işgali eylemlerinde ve Dersim’deki 1 Mayıs çalışmalarında aktif biçimde yer aldı. Artık şehir ile köy, gençlik hareketi ile köylü mücadelesi, düşünce ile pratik arasında kendi yolunu örmeye başlamıştı.

Bu yıllarda yoldaşı Orhan Bakır’ın (Armenak Bakırcıyan) Karakoçan’da katledilmesi, Babil’in yaşamında ayrı bir iz bıraktı. Yeni doğan oğluna Orhan adını vermesi, bir yoldaşın anısını kendi yaşamında taşımanın ifadesiydi. Çünkü onun için yoldaşlık, yalnızca aynı safta yürümek değildi. Yoldaşlık, ölümsüzleşenlerin adını yaşamın içinde taşımaktı.

Askerî Cüret, İşkencehanelerde Kızıl Direniş ve Bayrampaşa Firarı

1985 yazında gerillaya katıldı. Dağın sert koşulları içinde kısa sürede askerî kavrayışı, politik birikimi ve inisiyatif geliştirme yeteneğiyle öne çıktı. Onun açısından gerilla savaşı yalnızca silahlı çatışma değildi; siyasal amaçla, halkla ve örgütlü mücadeleyle birlikte ele alınması gereken bütünlüklü bir mücadele alanıydı.

1987’de parti içindeki ayrışma döneminde DABK çizgisini savundu. Aynı yıl DABK Sekreter Yardımcılığı ve Bölge Komutanlığı görevlerini üstlendi. 12 Eylül darbesinin ardından ağırlaşan devlet baskısı, kırsal alanlardaki daralma ve gerilla mücadelesinin ağır kayıplarla karşı karşıya kaldığı koşullarda Babil, mücadelenin farklı alanlarında sorumluluk üstlendi. Hozat Cezaevi ve Çemişgezek Askerî Şubesi’ndeki eylemlerde öncü roller aldı; seçim sandıklarının imha edilmesine yönelik eylemlerde yer aldı.

1987’nin sonlarına doğru Marmara’ya geçti. 10 Ocak 1988’de Kandıra 196. Piyade Alayı’na yönelik baskında yaralanmasına rağmen geri çekilmedi. Askerlerle politik propaganda yürüttü. Böylece askerî pratiği siyasal amaçla birleştiren anlayışını sahada somutlaştırdı.

Ancak devlet kuşatması giderek daralıyordu. Ve Babil yakalandı. Gözaltında devlet tarafından katledilen yoldaşı Manuel Demir’in ardından yaptığı mahkeme savunması, sıradan bir hukuki savunmanın sınırlarını aşıyordu. Mahkeme salonunu, devletin karşısında komünist düşünceyi, partiyi, devrimi ve halkı savunduğu politik bir kürsüye dönüştürdü. Manuel’in katledilmesini de bu çerçevede teşhir etti.

Zindanlar onun için teslimiyetin mekânı olmadı. Daha ilk günden kendisine şu soruyu sordu: “Nasıl çıkacağım? Cezamı çekerek mi, kaçarak mı?” Cevap belliydi. Özgürlük, yalnızca dışarıda olmak değildi. Mücadelenin içinde yeniden yerini almaktı.

Bayrampaşa Cezaevi’nde de bu düşünce peşini bırakmadı. Duvarların ardında bile gelecekteki kaçışın ve özgürlüğün hesaplarını yapıyordu. Karadenizli tutuklularla ilişkiler kuruyor, bölgeyi anlamaya, insanlarını tanımaya, olası mücadele zeminlerini kavramaya çalışıyordu. Bayrampaşa’nın duvarları Karadeniz’i göremiyordu. Ama Babil görüyordu.

“Bir Dersim Yetmez, Hedef Bin Dersim Olmalı!”

1989’da DABK’ın 3. Konferansı’nda Onursal MK Üyesi seçildi. Bu süreçte onun düşüncesinde bir cümle giderek daha belirgin hale geldi: “Bir Dersim yetmez, hedef bin Dersim olmalı!” Bu yalnızca bir slogan değildi. Dersim’de oluşan devrimci birikimin başka alanlara taşınması, yeni mücadele alanlarının yaratılması ve Halk Savaşı’nın daha geniş bir coğrafyada örgütlenmesi düşüncesinin ifadesiydi.

Mayıs 1990’da Devrimci Sol ile birlikte gerçekleştirilen ortak Bayrampaşa firarı, özgürlük eylemi ile hapishane duvarlarını aştı. Özgürlük yeniden dağların yolunu gösteriyordu.

Babil, Dersim’e döndü. 1 Haziran 1990’da Ovacık Çalbaşı köyünde bir askerî birliğin kuşatılmasına yönelik eylemi komuta etti. Ardından Dersim köylerinde yeniden karşılandı. Dağların ve köylerin hafızasında bıraktığı iz, onu yeniden mücadele alanının merkezine taşıyordu.

Haziran 1990’da gerçekleştirilen TKP(ML) MK Olağanüstü Toplantısı’nda Genel Sekreter Yardımcılığı ve MK Siyasi Büro üyeliğine seçildi. Artık “Bir Dersim yetmez” sözü, düşünsel bir yönelimin ötesinde somut bir mücadele perspektifine dönüşüyordu.

Munzurlar’ın ardından başka dağlar çağırıyordu. Başka köyler. Başka insanlar. Başka mücadele alanları… Babil’in yönü artık belliydi: Karadeniz.

Ve Munzurlar’ın sarp yamaçlarından havalanan büyük dağ kartalı, yüzünü Karadeniz’in sisli dağlarına çevirdi.

(Devam edecek)

Sercan AYDIN

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.