Devrimci Demokrasi – Haber Yorum
Kulp’taki Ölümün Arkasındaki Yapısal Çürüme ve İhanet Cenderesi
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da “Geçici Köy Koruculuğu” adı altında kurumsallaştırılan yapı, sıradan bir güvenlik politikası değil; sömürgeci, faşist devlet aklının Kürt halkının özgürlük mücadelesini boğmak amacıyla hayata geçirdiği sistematik bir karşı-devrimci savaş aracıdır. 1980’lerin ortasında yürürlüğe konan bu mekanizma, devletin kırsal alandaki askeri yetersizliğini örtme ve savaşı halkın öz evlatlarına taşıyarak toplumsal yapıyı içeriden çürütme stratejisinin somutlaşmış halidir.
Bu sistemin altında yatan siyasal ve ideolojik mantık bellidir:
Halkı Halkla Vurdurmak: Devrimci dinamikleri ve halk direnişini zayıflatmak; yoksulluk, çaresizlik ve feodal gericiliği suistimal ederek toplumun bir kesimini maaş, silah ve devlet imtiyazlarıyla safına çekmek.
Toplumsal Dokuyu Parçalamak: Kürt halkının tarihsel ve sosyolojik bağlarını dinamitlemek, “Kürt’ü Kürt’e kır kırdır” politikasını kurumsallaştırarak kolonyal tahakkümü kalıcı kılmak.
Koruculuk; tarih boyunca emperyalist ve faşist rejimlerin halk hareketlerini bastırmak için başvurduğu “İşbirlikçi-Paramiliter” örgütlenme modelinin özgün bir uygulamasıdır. On yıllardır binlerce insan, sistematik devlet baskısı, yoksullaştırma politikaları ve feodal çıkar ağları üzerinden bu suça ortak edilmiştir. Sonuç; boşaltılan köyler, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler, gasp ve ağır insan hakları ihlalleriyle dolu bir toplumsal tahribattır.
Kulp’taki Ölüm Ne İfade Ediyor?
Kulp’ta yaşanan ve Mehmet Sevinç’in ölümüyle sonuçlanan olay, tekil bir “adli vaka”, basit bir “intihar” ya da “münferit bir cinayet” olarak ele alınamaz. Bu ölüm, faşizmin silahlandırdığı bireyi sürüklediği tarihsel yabancılaşmanın, toplumsal çürümenin ve kaçınılmaz trajedinin dışa vurumudur.
Kendi halkına, toprağına ve geleceğine karşı sömürgeci gücün tetikçiliğini üstlenmek; bireyi, kendi toplumsal gerçekliğinden kopararak faşist makinenin harcanabilir bir dişlisi haline getirir.
Elbette kendi halkına karşı devlete payanda olan, işbirlikçiliği bir yaşam biçimine dönüştüren bireylerin ve gerici-feodal unsurların tarihsel sorumluluğu bakidir.
Ancak radikal bir devrimci tutum, namluyu yalnızca tetikçiye değil, o tetiği halkına doğrultacak düzeneği kuran faşist devlete ve onun niteliğine yöneltmek zorundadır.
Faşist rejimler, kriz anlarında paramiliter ve işbirlikçi yapıları üretir, tepe tepe kullanır ve işi bittiğinde ya da çelişkiler derinleştiğinde bu unsurları kendi iç krizlerinin kurbanı haline getirir. Kulp’taki ölüm; silah, imtiyaz ve devlet desteğiyle sahte bir güç kazandığına inandırılan insanların, günün sonunda içine düştükleri ağır psikolojik yıkımın ve toplumsal tecridin neticesidir.
Sistemle Hesaplaşmadan Özgürlük Kazanılamaz!
Gericiliğin ve iktidarın bugün dolaşıma soktuğu “Terörsüz Türkiye” yalanları ve pasifikasyon söylemleri, halkı silahsızlandırıp devrimci direnci kırmaya dönük ideolojik bir manipülasyondur. Bu sahte söylemler pompalanırken, koruculuk sisteminin hâlâ muhafaza edilmesi ve tahkim edilmesi, faşizmin niteliğinde en ufak bir değişimin olmadığının en somut kanıtıdır.
Kulp’taki olay vesilesiyle sorulması gereken asıl radikal sorular şunlardır:
Sömürgeci devlet, onlarca yıldır neden kendi halkını birbiriyle çatıştıran bu kirli mekanizmaya ihtiyaç duymaktadır?
Bir toplumu kendi öz değerlerine yabancılaştıran bu paramiliter düzen neden hâlâ tasfiye edilmemiştir?
Cevap nettir: Koruculuk sistemi, faşizmin Kürt coğrafyasındaki işgal ve böl-yönet politikasının omurgasıdır. Bu mekanizma teşhir edilmeden, koruculuk kurumu tarihsel ve siyasal olarak mahkûm edilmeden ve onu besleyen faşist devlet cihazı parçalanmadan ne toplumsal barıştan ne de halkların özgürlüğünden söz edilebilir.
Sonuç Olarak;
Kulp’taki ölüm, koruculuk sisteminin yarattığı çürümeyi bir kez daha gözler önüne sermiştir. Devrimci görevin özü; bu kirli düzeni, onun işbirlikçi ağlarını ve onu üreten faşist iktidarı tüm mekanizmalarıyla birlikte tarihin çöpçatanlığına gönderme mücadelesini yükseltmektir.
