Dün, PKK tarafından katledilen babam ve kız kardeşlerim için Ali Çiçek’in yaptığı besteyi dinlerken, canım yana yana babamla konuştum. Bu yıl rüyama gelmedi… Belki de haklı olarak bana kızgındır, bilemiyorum. Ben hayatımda en çok babamı sevdim. Hiç kimseyi onu sevdiğim gibi sevemedim…
İçimde kalabalıklar çoğalıyor, hayal dünyamla birlikte rüyalarım da fakirleşti. Haklı olmanın ağırlığı, zamanla bir felakete dönüşerek zehirliyor beni. Anlatılacak o kadar çok şey var ki, vahşi bir kuşun ölüm çığlığı gibi kulakları tırmalıyor.
İnsan bazen incelmiş bir camın üzerinde yürümenin tedirginliğini yaşar. Haksızlığa karşı çıkarken, haksızlığı dile getirirken, hiçbir suçu olmayanları da incitmeme hassasiyetidir bu.
Yaşanan bütün haksızlıklara yanıyorum. Doğru zaman kaçtı. Kabzasından tuttuğum kılıç yalnızca beni mi sadece yaralıyor?
Ne yenilgisinin sorumluluğunu üstlenen var ne de suçun. Bu kabul edilemez. Bunca insan neden bu kadar derin bir ölüm sessizliğinin içinde debelenip duruyor?
Evet, bunları Behzat FİRİK ve Bülent FİRİK için söylüyorum…
Aslında her biri birer roman konusu olabilecek bu hayatların birkaç satırla ifade edilmesi bile başlı başına acıdır. Fakat en azından bizler, kendi kendimize yazılı bir tanıklık bırakmalıyız. İşte bunun için bu satırları şimdi okuyorsunuz.
Bugün, 1981 yılında askerler tarafından yakılarak öldürülen Behzat Firik’in ölüm yıl dönümü. Bu vahşetin başında, “Kulaksız Yüzbaşı” olarak anılan kişi bulunur. Behzat’ın kederi, âdeta Bülent’in de kaderi olur.
Burada uğradıkları vahşeti anlatmayacağım; bunu zaten biliyorsunuz. Ben, karşı mahallede yapılan sorumsuzluğun zaman içinde nasıl içinden çıkılmaz bir suça dönüştüğünü birkaç başlık altında sıralayacağım.
1. Behzat’ın yer söylememesi ve müdahale edilmeyişi
Behzat’tan, firarilerin saklandığı sığınağın yerini göstermesi istenir. Behzat yeri bilir ama söylemez. Behzat abisini, “abi ben konuşmayacağım, sen de konuşma,”der. Bu son sözleri olur.
Behzat’a işkence yapılırken orada bulunan grup durumu görür. Aralarında müdahale edilmesi gerektiği yönünde bir tartışma yaşanır. Ancak müdahale etmeleri hâlinde kendilerinin de “imha” edilebileceği endişesiyle harekete geçmezler. Behzat, gözlerinin önünde katledilir.
Benim için orada seyirci kalanlar da o gün artık “yaşamıyorlar.” Onlar da Behzat’la birlikte öldüler. Fakat bir farkla; Behzat yüreklerde ölümsüzleşti.
Lafı dolandırmaya gerek yok:
Seni korumak için canını veren birinin ölümüne seyirci kalmak, kelimenin tam anlamıyla affedilemez bir suç ortaklığıdır.
2. Ailenin yalnız bırakılması
Sonrasında aileyle doğru, sürekli ve gerekli ilişkiler kurulamadı. İlişkiler çıkar ilişkileri üzerinden sürdürüldü; aile yalnız bırakıldı. Aile, yalnızca anma günlerinde bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı.
En önemlisi nedir, biliyor musunuz?
Bu sorumsuz, pasif ve devrimci olmayan tarz, bizi devletin ve PKK’nın kucağına attı. Omuzdaşlarını, sofrasını açanları ve kendilerini seven ve koruyanları koruyamadı. Kendi içindeki en zeki ve yiğit insanları karşı tarafa yem etti. Bir kavganın meşru, haklı, onurlu ve temiz sayfasını kirletti.
Bu “ama”cı ve “fakat”çı iğrenç tarz, zamanla bir kültür hâline geldi. Bugün bizi yoran en pespaye ve düşmanca tarz budur. Dostlarını ve yoldaşlarını yem eder; dedikodu ve güvensizlik yayar, güven duygusunu zedeler ve itibar suikastları düzenleyerek karşı tarafı cesaretlendirir. Evindeki aslanı sokaktaki uyuz kediye boğdurur!
VE BÜLENT FİRİK
Okyanuslar kadar derin gözleri olan Bülent’in gözlerine bakıyorum. Orada harcanmış bir emek, katledilmiş bir umut, ihanete uğramış bir dava ve yüzüstü bırakılmış bir halkın ahı, sırtüstü yerde yatıyor.
Bülent, İstanbul’da üniversite öğrencisiyken Karadeniz’deki gerilla birliğine katıldı. Kardelen Harekâtı sırasında, baş işkenceci – Elbette burada suçu bireyselleştirmiyorum- olarak anılan kişi tarafından onur kırıcı bir işkenceli sorguya alındı. Bir ay sonra ise infaz edildi.
Ölüm haberi ailesine geç verildi.
Cenazesi ailesine teslim edilmedi.
Bu süreç, tam anlamıyla zamana yayılan bir psikolojik işkenceye dönüştü.
Başta babası imam amca ve ailenin diğer bireyleri, Bülent’in akıbetini öğrenmek ve cenazesini teslim almak için arayışlarını sürdürdüler. Ancak taleplerine doğru, etkili ve dürüst cevaplar verilmedi.
İmam amca, gözleri açık, evlat acısıyla geçen yıl hayata gözlerini yumdu.
Ailenin talepleri ve haklı eleştirileri bana da yöneldi. Yerden göğe kadar haklıdırlar.
Bu vesileyle yıllara yayılan bir çabanın ve araştırmanın içine girdim. O dönemde orada bulunanlarla iletişim kurdum. Aldığım cevaplar muğlaktı; sorumluluktan kaçan, meseleyi başkasına havale eden ve topu taca atan bir anlayış hâkimdi.
DÜRÜSTLÜĞÜN TEMEL İLKESİ, SUÇUNA SAHİP ÇIKMAKTIR
Kendi davanızı mı savunmak istiyorsunuz?
Bu soruya verilecek cevap, muhtemelen kocaman bir EVET olacaktır.
Öyleyse şunu da kabul etmek zorundasınız:
İşkence, bir insanlık suçudur. Bir insanın suçu ne olursa olsun —ki Bülent suçsuz yere katledildi— cenazesini ailesine teslim etmemek, ailenin yas tutma hakkını ihlal etmektir.
Çıkıp şöyle demek yeterlidir:
“Evet, bunu ben yaptım ya da biz yaptık. Bu bir suçtu.”
Bu kadar.
Dürüst, sorumlu ve mert tavır budur. Gerisi hikâye!
Bu suç, yalnızca kurbana ve ailesine yapılmış bir saygısızlık değildir; taraf olan herkesi çürüten ve kirleten bir sorumsuzluktur.
ÇAĞRI
Bülent’in başına gelenleri bilenler hayatta. Aile mezar yerini arıyor. Bildiklerinizi söyleyin. Bu aileye gidin. Diz çökün ve özür dileyin.
Bu sizi küçültmez; aksine, insanlığınızı ve ahlaki büyüklüğünüzü ortaya koyar.
Bir hatayla yüzleşmek, bir suçu kabul etmek ve mağdur bir ailenin karşısında özür dilemek bir zaaf ve yenilgi değildir. Asıl yenilgi, bütün bunları yapabilecek cesareti gösterememektir.
Adalet, yalnızca kendi kayıplarımızın hesabını sormak değildir. Adalet, kendi tarafımızda yaşanan haksızlıklarla da yüzleşebilmektir, diyor;
ablam Zeynep ile Behzat Firik için yazdığım ONUR MERASİMİ adlı şiirimden bir bölümü, Bülent FİRİK’in anısına istinaden paylaşıyorum:
“…Su içmeden
Derê Garedesi mezrasından geçiyor
Telaşlı,
soylu
ve narin atlar.
Kolları olmayan yetim çocuklar,
ağlıyor rüyasında,
inliyor Vacuğ (Ovacık),
belli belirsiz fısıltılarla.
Gözlerini sulardan alıp
gökyüzüne dikiyor Firik Dede:
“Be qirrayisê heneniya
‘lacê mı’ va ke,
tı vana herd u asmên ebe sımsera kerd lete”
Cevap alamayınca,
kendisine ceza verdi,
yas tuttu,
bir daha yıkanmadı,
elbisesini değiştirmedi,
suya küstü
ve
kül döktü sakalına.
…”
10 EKİM 2026
Murat KAHRAMAN
