Küresel kapitalizmin askeri aygıtı ABD emperyalizminin, yerli işbirlikçileri ve bölgedeki ileri karakolu İsrail ile birlikte İran’a yönelik tırmandırdığı askeri saldırganlık ve ablukalar, Ortadoğu halklarını bir kez daha ucu buçuksuz bir felaketin eşiğine sürüklüyor. Ana akım burjuva medyasının “demokrasi”, “güvenlik” ve “nükleer tehdit” ambalajlarıyla sunduğu bu savaş tamtamları, gerçekte uluslararası sermayenin hegemonya kavgasından ve enerji koridorlarını denetim altına alma hırsından başka bir şey değildir.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, bombaların patladığı, yaptırımların gölgesinde nefes alınmaya çalışılan coğrafyalarda asıl faturayı egemenler değil, bölge halkları, işçi sınıfı ve yoksullar ödüyor.
Yaptırımlar ve Bombalar Altında Ekonomik Yıkım
Emperyalist kuşatmanın en vahşi silahlarından biri olan ekonomik yaptırımlar ve doğrudan askeri darbeler, İran ve çevre ülkelerdeki emekçilerin günlük yaşamını tam anlamıyla bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürmüş durumda.
Hiperenflasyon ve Açlık Sınırı: ABD’nin “maksimum baskı” politikaları ve askeri saldırıları sonucu İran riyali tarihinin en büyük değer kayıplarını yaşarken, ülkede gıda enflasyonu üç haneli rakamlara ulaştı. Halkın temel gıda maddelerine, süte ve ekmeğe ulaşması bile lüks haline geldi.
Kamu Kaynaklarının Silahlanmaya Akması: Emperyalist tehdit, bölgedeki otokratik rejimlere kendi halklarının sağlık, eğitim ve sosyal güvence payından çalarak bütçeyi militarizme aktarma bahanesi sunuyor. Hastanelerde ilaç bulunamazken, bütçeler savunma sanayisine feda ediliyor.
Alt Yapı Yıkımı ve Temel Hizmetlerin Çöküşü: Gerçekleşen hava saldırıları sadece askeri üsleri değil; enerji hatlarını, su rafinerilerini ve lojistik ağları vuruyor. Hürmüz Boğazı ve çevresinde sıkışan enerji krizi, bölge genelinde uzun süreli elektrik kesintilerine, dolayısıyla üretimin durmasına ve işsizliğin çığ gibi büyümesine yol açıyor.
Sosyal Yaşamın Tahribatı: Göç, Güvencesizlik ve Sınıfsal Yarılma
Sol perspektiften bakıldığında, bu saldırganlığın yarattığı en büyük tahribat toplumsal dokuda yaşanmaktadır. Savaş, sermaye sınıfı için yeni rant alanları ve “yeniden inşa” ihaleleri anlamına gelirken, emekçiler için tam bir mülksüzleşme sürecidir.
Savaşın Toplumsal Faturası: Zengin elitler varlıklarını güvenli limanlara ya da dövize kaçırarak krizden kâr devşirirken; fabrikası kapanan işçi, tarlasını ekemeyen köylü ve geleceği çalınan gençlik derin bir umutsuzluğa mahkum ediliyor.
Bölgede tırmanan şiddet, yeni bir kitlesel göç dalgasını tetikliyor. İran, Irak, Suriye ve Lübnan hattında yerinden edilen milyonlarca insan, sığınmacı konumuna düşerek gittikleri ülkelerde en güvencesiz, en ağır işlerde “ucuz işgücü” olarak sermayenin vahşi sömürüsüne maruz kalıyor. Bu durum, halklar arasında milliyetçilik ve şovenizm fitilini ateşlemek isteyen egemenlerin ekmeğine yağ sürüyor.
Bölge Halklarının Geleceği: Pranga mı, Ortak Mücadele mi?
ABD emperyalizminin bu saldırıları, bölgedeki teokratik ve baskıcı rejimlerin kendi iç çelişkilerini örtbas etmesine de yaramaktadır. İran’daki işçi grevleri, kadın hareketleri ve hak arayışları, “dış tehdit” ve “ulusal güvenlik” bahanesiyle kanlı bir şekilde bastırılıyor. Emperyalist müdahale, ezilenlerin kendi egemenlerine karşı yürüttüğü haklı sınıf mücadelesini felç ediyor.
Ortadoğu halklarının geleceği, ne Washington’ın bencil ve kanlı planlarına ne de bölgenin gerici diktatörlüklerinin insafına bırakılabilir.
Sonuç olarak; Emperyalizmin namluları gölgesinde ne demokrasi ne de ekonomik refah yeşerir. Ortadoğu’nun kurtuluşu; etnik ve mezhepsel boğazlaşmalarda değil, emperyalist işgale, yaptırımlara ve yerli sermaye düzenlerine karşı bölge halklarının (Türk, Kürt, Fars, Arap) ortak, anti-emperyalist ve sınıf eksenli dayanışmasında yatmaktadır. Savaş bar baronlarının değil, sokakları ve fabrikaları dolduran emekçilerin sesi yükselmediği sürece, coğrafyanın kaderi gözyaşı olmaya devam edecektir.
