Medyascope adlı burjuva/liberal medya aparatında yayınlanan Duran Kalkan röportajı, Kürt ulusal hareketinin ulaştığı ideolojik tıkanıklığı, tasfiyeciliği ve burjuva yasallığına sığınma arayışını bir kez daha çıplak bir şekilde gözler önüne sermiştir. Bizler Marksist-Leninist-Maoist’iz; toplumsal olayları, politik gelişmeleri ve bunları belirleyen süreçleri başka sınıfların öznel ölçüleriyle değil, kendi bilimsel devrim bilimimizle değerlendirir, doğru sonuçlara buradan ulaşırız. Bu perspektiften bakıldığında, “barış ve demokratik toplum süreci” adı altında pazarlanan bu söylemler, ezilen halkların kurtuluş mücadelesine değil, emperyalist statükoya ve hâkim sınıfların icazetine eklemlenme çabasına işaret etmektedir.
Ulus devletin reddinden “Demokratik Entegrasyon” illüzyonuna uzanan süreç, Öcalan’ın paradigma iflasıyla tescillenmiştir.
Röportajda öne çıkan en vahim iddialardan biri, “ulus devlet istemiyoruz, statü talebimiz yok” diyerek sunulan “paradigma değişimi” savunusudur. Maoizm, ulusların kendi kaderini tayin hakkını (UKKTH) ezilen ulus milliyetçiliğinin dar sınırlarına, konjonktürel çıkarlarına hapsetmez; ancak bu hakkı emperyalizme ve komprador-tekelci kapitalizme karşı mücadelenin organik bir parçası olarak görür.
D. Kalkan’ın “silahlı mücadele stratejisini sona erdirdik, artık sadece demokratik siyaset yürüteceğiz” beyanı, gerilla savaşının ve silahlı kitle seferberliğinin tasfiyesinden başka bir şey değildir. Silahlı mücadeleyi taktiksel bir araç olarak görüp, burjuvazinin meclis kürsülerine ve yasal zeminlerine (“Türkiye’ye gelip yasal siyaset yapmak” özlemi) endekslemek, tarihsel olarak tüm revizyonist ve reformist hareketlerin düştüğü “parlamenter kretinizm” bataklığıdır. Hâkim sınıfların (faşist Devlet Bahçeli veya AKP klikleri) insafına, çıkaracağı yasalara endeksli bir “çözüm” arayışı, eğip bükmeden doğrudan net bir söylemle, kitlelerin devrimci enerjisini pasifize etmek demektir.
Elbette savaşanların onurlu ve hakikate dayalı barışı olur. İnsanlık tarihi sonsuz bir savaş tanımıyor. Ancak, hâkim sınıflarla uzlaşmanın, onlara el kaldırıp kellesini onların sunak taşında kurban etmenin adı barış olamaz. Bu, ideolojik tasfiyeciliğin, politik iflasın ve teslimiyetin ta kendisidir.
Kalkan’ın faşist klik lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışlarını “barışı savaşanlar getirir, bu çıkış doğrudur” şeklinde rasyonalize etmesi, sınıf işbirlikçiliğinin vardığı boyutu özetlemektedir. MLM bize öğretir ki, burjuva devletlerin “barış” hamleleri hiçbir zaman ezilenlerin hayrına olmamıştır. Bu hamleler, ya kitle hareketini silahsızlandırıp teslim almak için bir taktik (tasfiye planı) ya da emperyalist paylaşım savaşlarında iç cepheyi tahkim etme hamlesidir.
”Her şey savaşla çözülmez, siyaset çözer” tezi, her yönüyle liberal bir sapmadır. MLM çizgiye göre siyaset kan dökülmeyen savaştır; savaş ise kan dökülen siyasetdir. Savaş ve siyaset birbirinin zıddı değil, birbirinin devamıdır. Emperyalizm ve faşizm koşullarında ezilenlerin elinden silahı almak, onları egemen sınıfın insafına terk etmektir. “Saldırı olmadıkça silah patlatmayacağız” pasifizmi, devrimci şiddetin kurucu ve dönüştürücü rolünü inkâr etmektir.
Bu bağlamda bölgesel gelişmeler ve emperyalist güçlerle kurulan ilişkilerden çıkan Rojava derslerini de öğrenmek gerekir.
Röportajda Rojava’daki ABD/İsrail ittifakına dair yapılan “taktik ilişkilerdi, yanlış anlaşıldı” savunması, proleter enternasyonalizmi ve anti-emperyalist bilinç açısından tam bir fiyaskodur. Emperyalizmle girilen hiçbir “taktik ittifak” ezilen halklara özgürlük getirmemiştir, getiremez. Trump dönemi ve sonrasındaki gelişmeler, emperyalizme bel bağlamanın halklar için nasıl bir yıkım ürettiğini göstermiştir.
Kalkan, Ortadoğu’da İsrail öncülüğünde gelişen yeni hegemonya savaşlarından bahsederken “ulus devlet statükosunun yıkılması Kürt dinamiğini açığa çıkarıyor” diyerek adeta emperyalist yeniden paylaşım savaşından nemalanma stratejisini meşrulaştırmaktadır. Oysa MLM, onlarca sınıf savaşı deneyiminden süzülen dersler temelinde net bir şekilde ortaya koymuştur: Emperyalizme karşı net bir tavır alınmadan, onun yarattığı klik savaşlarında bir tarafın veya “yeni statükonun” boşluklarından yararlanmaya çalışarak halkların kurtuluşu sağlanamaz.
Bizler bugünkü politik zayıflığın, umutsuzluğun, var olanı tüm zamanların değişmez gerçeği olarak teorize eden yenilgiye dayalı tasfiyeci çözülmeyle açığa çıkan ruh haliyle, egemenlerle tek taraflı uzlaşmayı ve teslimiyeti dün olduğu gibi bugün de reddetmeye, “Çözüm burjuva yasallığında değil, tüm pislikleri temizleyecek olan devrimdedir” demeye devam edeceğiz.
Duran Kalkan’ın “biz Türkiye toplumuna entegre olmaya, orada demokratik siyaset yapmaya hazırız” çırpınışları, dağdaki gerilla gücünü burjuva sisteminin rehabilitasyon süreçlerine (“rehabilite edelim, eğitilsinler” söylemi) teslim etme iradesidir. Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin mirasından dem vurarak bu tasfiyeciliği tarihselleştirmeye çalışmak ise en büyük çelişkidir; zira İbrahim Kaypakkaya yoldaş, hâkim sınıfların icazet sınırlarını paramparça ederek silahlı mücadeleyi ve faşizme karşı amansız savaşı seçmiştir.
Kürt ulus-halkının ve Türkiye işçi sınıfının kurtuluşu; ne İmralı-Ankara-Kandil hattındaki ortak mutabakat taslaklarında, ne meclis kapanmadan çıkacak burjuva yasalarında, ne de “kazan-kazan” ilkeli liberal politikalardadır. Çözüm; her milliyetten Türkiye ve Kürdistan halklarının, emperyalizme, komprador tekelci kapitalizme ve her türden gericiliğe karşı Halk Savaşı temelinde yürüteceği mücadelesindedir. Son çözümlemede silahları burjuva devletin yasalarına kurban edenler değil, halkın öz gücüne güvenenler kazanacaktır!
Sercan Aydın
