Türkiye’de Kadının Kurtuluşu Meselesinde Feminizm Çıkmazı: Kurtuluş Sosyalizm ve Komünizmde mi?

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye ve Kuzey Kurdistan’da kadın sorunu uzun yıllardır hem toplumsal hem siyasal mücadelelerin merkezinde yer alıyor. Kadın cinayetleri, güvencesiz çalışma, ev içi görünmeyen emek, dini-gerici baskılar ve erkek egemen kültür kadınların yaşamını kuşatmaya devam ediyor. Özellikle Kürt ulusuna mensup kadınlar yalnızca cins baskısına değil, aynı zamanda ulusal baskıya da maruz kalmaktadır. Kürt kadınları hem devletin inkâr ve asimilasyon politikalarının hem de erkek egemen feodal-kapitalist düzenin çifte baskısını yaşamaktadır. Anadilin yasaklanması, zorunlu göç, militarizm ve ulusal baskı politikaları kadınların yaşamındaki sömürüyü daha da ağırlaştırmaktadır. Bu tablo karşısında farklı çözüm yolları öne sürülmektedir. Liberal feminizm, radikal feminizm, sosyalist feminizm gibi çeşitli feminist akımlar kadın özgürlüğünü kendi perspektiflerinden açıklarken; marksist gelenek ise kadın sorununun temelinde sınıflı toplum yapısının bulunduğunu savunur. Türkiye’de özellikle son yıllarda feminist hareketin görünürlüğü artsa da, kadınların gerçek kurtuluşunun sınırları konusunda ciddi tartışmalar bulunmaktadır. Marksist yaklaşıma göre kadın sorunu yalnızca erkek egemenliğiyle değil, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkileriyle birlikte ele alınmalıdır. Bu nedenle kadınların tam kurtuluşu sosyalizm ve nihayetinde komünizm perspektifiyle mümkündür.

Feminizmin önemli katkıları olduğu inkâr edilemez. Kadına yönelik şiddetin görünür hale gelmesi, eşit işe eşit ücret talebi, beden politikaları ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele feminist hareket sayesinde geniş kitlelere ulaşmıştır. Türkiye Kuzey Kurdistan’da da kadınların sokakta, iş yerinde ve sosyal yaşamda uğradıkları baskılar feminist hareketin etkisiyle daha fazla tartışılır hale gelmiştir. Ancak marksist eleştiri, feminizmin özellikle liberal biçimlerinin sorunun kökenine inmediğini savunur. Çünkü kapitalist sistem devam ettiği sürece kadın emeği sömürülmeye devam eder.

Kapitalizm kadın emeğini iki yönlü kullanır. Birincisi, kadınları düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalıştırarak ucuz iş gücü yaratır. İkincisi ise ev içi ücretsiz emeği doğal bir görev gibi göstererek sistemin yeniden üretimini sağlar. Kadın evde çocuk bakar, yaşlılarla ilgilenir, yemek yapar ve ertesi gün yeniden çalışabilecek iş gücünü hazırlar; fakat bu emek çoğu zaman görünmezdir. Tarımda çalışan, köy yaşamı içerisinde feodal ilişkilerin baskısını yaşayan kadınların durumu ise daha ağırdır. Tarlada yoğun emek harcayan köylü kadın hem ücretsiz aile işçisi olarak sömürülmekte hem de geleneksel erkek egemen ilişkiler nedeniyle sosyal yaşamdan dışlanmaktadır. Birçok bölgede kadınların eğitim hakkına erişememesi, ekonomik bağımsızlık kuramaması ve aile içerisinde söz hakkından mahrum bırakılması bu özgül baskının sonucudur. Şehirlerde hizmet sektöründe, bürolarda, fabrikalarda çalışan kadın işçiler ise patron baskısı, düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve sistematik mobbing ile karşı karşıya kalmaktadır. Kadın emekçiler işe alımlarda ayrımcılığa uğramakta, taciz ve psikolojik baskıya maruz bırakılmakta, iş güvencesinden yoksun şekilde çalıştırılmaktadır. Feminist hareketin önemli bir bölümü bu durumu teşhir etse de, kapitalizmi aşmayı hedeflemeyen çözümler sorunun temelini değiştiremez. Yönetim kadrolarına daha fazla kadın gelmesi ya da şirketlerde kadın temsilinin artması, işçi kadınların sömürüsünü ortadan kaldırmaz. Patron kadın ile işçi kadın aynı çıkarları paylaşmaz.

Türkiye gibi yarı-feodal, arkaik ve ulusal-dinsel baskı biçimlerinin kapitalist ilişkilerle iç içe geçtiği ülkelerde kadın sorunu daha ağır yaşanmaktadır. Geleneksel aile yapısı, dini muhafazakârlık ve ekonomik bağımlılık kadınları daha fazla baskı altına almaktadır. Kadının “ailenin namusu” olarak görülmesi, erken yaşta evlilikler, kadın bedeninin denetlenmesi ve çalışma yaşamındaki eşitsizlikler bu yapının ürünüdür. Egemen sınıflar ise bu düzeni sürdürmek için kadın üzerindeki baskıyı kullanır. Çünkü itaatkâr aile modeli aynı zamanda itaatkâr toplum yaratmanın araçlarından biridir.

Marksizm ise kadın sorununun tarihsel kökenine iner. Friedrich Engels, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte kadının ikinci plana itildiğini savunur. Ailenin bugünkü biçimi, mirasın erkek soyundan aktarılması ihtiyacına dayanır. Böylece erkek egemenliği sınıflı toplumlarla birlikte kurumsallaşmıştır. Bu nedenle kadınların kurtuluşu yalnızca yasal reformlarla değil, özel mülkiyet düzeninin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

Sosyalizm perspektifi kadınların üretime eşit katılımını, ekonomik bağımsızlığını ve toplumsal yaşamın kolektifleştirilmesini savunur. Kreşlerin yaygınlaşması, ev işlerinin toplumsallaştırılması, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri kadın üzerindeki yükü azaltır. Tarihte sosyalist deneyimlerde kadınların eğitim, çalışma ve siyasal yaşama katılımında önemli ilerlemeler yaşanmıştır. Özellikle Ekim Devrimi sonrasında kadınlara seçme-seçilme hakkı verilmesi, boşanma hakkının kolaylaştırılması ve çalışma yaşamında eşitlik yönünde atılan adımlar bunun örnekleri arasında gösterilir.

Ancak marksist perspektife göre kadınların kurtuluşu yalnızca erkek egemen zihniyetle mücadeleyle sınırlı değildir. Kadınlar cins baskısına karşı mücadele ederken aynı zamanda kapitalist ücretli kölelik düzenine karşı da savaşmak zorundadır. Çünkü kadın emeğinin sömürüsü kapitalist sistemin temel dayanaklarından biridir. Bu nedenle kadın mücadelesi genel sınıf mücadelesinden koparılamaz. Nihai kadın kurtuluşu, proletaryanın devrimci mücadelesi ve sömürü düzeninin yıkılmasıyla mümkündür. İşçi ve emekçi kadınlar erkek yoldaşlarıyla omuz omuza sosyalist devrim mücadelesi içerisinde yer almadan, kapitalist üretim ilişkileri parçalanmadan gerçek özgürlüğe ulaşamaz. Kadın sorunu yalnızca kadınların değil, tüm emekçi sınıfların devrimci mücadelesinin bir parçasıdır.

Komünizm ise marksist teoriye göre kadın özgürlüğünün en ileri aşamasıdır. Sınıfların, sömürünün ve devlet baskısının ortadan kalktığı bir toplumda kadın ile erkek arasında ekonomik bağımlılık ilişkileri de çözülecektir. İnsan ilişkileri çıkar temelinden değil özgür birliktelikler temelinden kurulacaktır. Böyle bir düzende kadın ne patronların ucuz iş gücü ne de aile içinde görünmez emekçi olacaktır.

Sonuç olarak Türkiye’de kadın sorunu yalnızca kültürel ya da hukuksal bir mesele değildir; aynı zamanda sınıfsal ve ulusal bir meseledir. Feminizm kadın mücadelesine önemli katkılar sunsa da, kapitalist düzenle uzlaşan yaklaşımlar kadınların gerçek kurtuluşunu sağlayamaz. Kadının özgürlüğü ekonomik bağımsızlıkla, sömürünün ortadan kaldırılmasıyla ve toplumsal eşitlikle mümkündür. Marksist bakış açısına göre bu da ancak sosyalizm ve nihayetinde komünizm mücadelesiyle gerçekleşebilir.

ROJDA ÜNSAL

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.