Bundan tam 13 yıl önce, Taksim Gezi Parkı’nda birkaç ağacın sökülmesine karşı başlayan yerel bir itiraz, Türkiye/Kuzey Kürdistan siyasi tarihinin en görkemli, en kitlesel ve en örgütlü halk hareketlerinden birine dönüştü. Haziran Günleri olarak da hafızalarımıza kazınan bu süreç, kapitalist yağmaya, sermayenin halkın yaşam alanlarına müdahalesine ve halkı hiçe sayan kibirli burjuva siyasetine karşı işçi sınıfının, gençliğin, kadınların ve ezilenlerin ortak çığlığıydı.
Aradan geçen 13 yıla rağmen Gezi’yi egemenler için hâlâ bir “korku düşü”, bizler için ise bir “sönmeyen meşale” kılan şey, onun sınıfsal özü ve açığa çıkardığı kolektif iradedir.
Gezi Direnişi, salt bir “çevre hassasiyeti” ya da basit bir “yaşam tarzı” savunusu olarak okunamaz. Bu perspektiften bakıldığında Gezi; kentsel mekânların sermayeye peşkeş çekilmesine, kamusal alanların ticarileştirilmesine ve işçi sınıfının nefes borularının kesilmesine karşı verilmiş tarihsel bir yanıttır.
Kapitalizm, doğası gereği sadece fabrikada emeği sömürmez; kentleri de birer rant alanına dönüştürerek işçinin ve emekçinin yaşam alanlarını gasp eder. Gezi Parkı’na yapılmak istenen Topçu Kışlası görünümlü AVM projesi, bu rantçı zihniyetin somut bir sembolüydü. Dolayısıyla Gezi, sermayenin mülksüzleştirme dalgasına karşı halkın kendi yaşam alanını ve geleceğini savunma barikatıydı.
Sınıfın Yeni Özneleri ve Park Forumları: Doğaçlama Bir Sovyet Deneyimi
Haziran Günleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfının heterojen yapısını ve dönüşümünü de gözler önüne serdi. Fabrika işçilerinden güvencesiz plaza çalışanlarına, işsiz gençlerden prekaryaya, mühendislerden sanatçılara kadar geniş bir emekçi yelpazesi sokakları doldurdu.
Daha da önemlisi, Gezi sonrasında parklara yayılan “Forumlar”, burjuva demokrasisinin çürümüş parlamenter sınırlarını aşan, doğrudan demokrasi arayışlarıydı. İşçi sınıfı ve ezilenler, kendi kaderlerini tayin etmek için mahalle mahalle örgütlendi, tartıştı ve ortak kararlar aldı. Bu pratik, derinlemesine incelendiğinde, bu topraklarda doğaçlama bir şekilde filizlenen mini Sovyet (konsey) deneyimlerinden başka bir şey değildi. Egemenleri asıl korkutan da halkın devleti ve onun bürokratik mekanizmalarını aradan çıkararak kendi kendini yönetme potansiyelini görmüş olmasıydı.
Direnişin Ölümsüzleri ve Hesaplaşma İradesi
Gezi’yi konuşurken, burjuva devlet şiddetinin aramızdan kopardığı yoldaşlarımızı anmamak imkânsızdır.
• Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Hasan Ferit Gedik ve Mehmet Ayvalıtaş…
Onlar, sermaye düzeninin koruyucusu kolluk kuvvetlerinin doğrudan hedefi oldular. Bugün Gezi davası adı altında Gezi’yi örgütledikleri iddiasıyla zindanlarda tutulan tutsaklar da bu intikamcı burjuva adaletinin kurbanlarıdır. Ancak egemenlerin unuttuğu bir şey var: Milyonların katıldığı bir halk hareketini birkaç kişiye indirgemek ve onu hapsetmeye çalışmak beyhudedir. Gezi yargılanamaz, çünkü Gezi bu halkın ta kendisidir.
13. Yılda Gezi’den Çıkarılacak Dersler
Bugün, Gezi’nin 13. yılında, Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı ve devrimci hareketi daha derin bir ekonomik kriz, daha koyulaşan faşizm ve örgütlülüğün tasfiye edilmek istendiği bir vasatla karşı karşıyadır. Gezi’yi romantik bir anı olarak tırnak içinde dondurmak yerine, onun eksikliklerini ve zaferlerini diyalektik bir süzgeçten geçirmek zorundayız.
Gezi’den çıkarması gereken en büyük ders şudur: Kendiliğinden gelişen kitlesel halk hareketleri ne kadar güçlü olursa olsun, rüzgârı kalıcı bir devrimci dönüşüme evriltecek öncü, kitlesel ve sınıfsal bir örgütlülükten yoksun olduğunda, egemenler tarafından zamanla sönümlendirilebilir ya da restore edilebilir. Gezi’nin yaratıcı enerjisi, işçi sınıfının örgütlü gücü ve Marksist-Leninist-Maoist bir perspektifle buluştuğunda, bu düzeni kökünden sarsacak güce erişecektir.
Gezi Direnişi bitmiş bir tarihsel kesit değil, bugünün ve yarının mücadelelerine kılavuzluk eden canlı bir hafızadır. Sokağın, meydanların ve kamusal alanların sermayeye teslim edilmeyeceğini gösteren o muazzam irade, bugün fabrikalarda direnen işçilerin, haklarını savunan kadınların, toprağına, yaşam alanlarına sahip çıkan köylülerin ve özgür bir gelecek isteyen gençliğin damarlarında akmaya devam ediyor.
Gezi’de dövüşene, düşene ve direnenlere bin selam!
Karanlık gider, Gezi kalır!
