Fransa’da gençliğin yükselen öfkesi, yalnızca sokaklara taşan bir huzursuzluk değil, kapitalist üretim ilişkilerinin, sınıfsal eşitsizliklerin ve devletin baskı aygıtlarının yarattığı tarihsel çelişkilerin bir sonucudur. Banliyölerden büyük kent merkezlerine uzanan gençlik isyanı; geleceksizlik, işsizlik, ırkçılık, polis şiddeti, barınma sorunu ve eğitimde fırsat eşitsizliğiyle şekillenmektedir. Bu öfkeyi yalnızca güvenlik sorunu olarak gören egemen siyaset, sorunun maddi temellerini gizlemektedir.
Marksist-Maoist bir perspektiften bakıldığında Fransa’daki gençliğin durumu, kapitalist toplumun sınıfsal karakterinden bağımsız ele alınamaz. Emek gücünün ucuzlatılması, güvencesiz istihdamın yaygınlaşması ve toplumsal servetin dar bir kesimin elinde birikmesi, özellikle işçi sınıfı ailelerinin çocuklarını ağır bir geleceksizlikle karşı karşıya bırakmaktadır. Gençler, bir yandan başarı ve tüketim vaatleriyle kuşatılırken diğer yandan bu vaatlerin maddi koşullarından dışlanmaktadır. Böylece kapitalizmin ideolojik vaatleriyle gerçek yaşam arasındaki uçurum büyümektedir.
Fransa’nın banliyölerinde yaşayan göçmen kökenli gençlerin deneyimleri bu çelişkiyi daha görünür kılar. Sınıfsal sömürü, ırkçı ayrımcılık ve mekânsal dışlanma iç içe geçmektedir. Devletin bazı toplumsal kesimleri sürekli şüphe altında tutan güvenlikçi yaklaşımı, yurttaşlık eşitliği söyleminin sınırlarını açığa çıkarmaktadır. Ancak bu gençliği homojen bir topluluk olarak görmek de yanlıştır. Gençliğin içerisinde farklı sınıfsal konumlar, siyasal eğilimler ve talepler bulunmaktadır.
Maoist düşüncenin katkısı, bu toplumsal gerçekliği somut koşullar içerisinde çözümleme ve kitlelerin kendi deneyimlerinden hareket etme vurgusunda aranabilir. Kitle çizgisi, halkın taleplerini dinlemeyi, ortak sorunları kolektif bir siyasal bilince dönüştürmeyi ve mücadeleyi toplumsal ihtiyaçlarla buluşturmayı esas alır. Bu açıdan gençlik isyanı, romantikleştirilecek kendiliğinden bir patlama olmadığı gibi küçümsenecek geçici bir sokak hareketi de değildir. Örgütlülük, demokratik katılım ve toplumsal dayanışma ile kalıcı bir dönüşüm arayışına yönelip yönelmeyeceği belirleyici olacaktır.
Avrupa’nın emperyalist kuşatması meselesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Avrupa Birliği ve önde gelen Avrupa devletleri, küresel kapitalist rekabet içerisinde ekonomik, askerî ve diplomatik güçlerini korumaya çalışmaktadır. NATO’nun genişleyen askerî rolü, silahlanma politikaları, enerji rekabeti ve dış müdahaleler, kıtanın siyasal yönelimlerini belirleyen temel dinamikler arasındadır. Avrupa’nın güvenlik mimarisi, kendi içindeki sınıfsal eşitsizliklerden ayrı düşünülemez. Savunma harcamalarındaki artışın toplumsal maliyetleri, emekçiler açısından meşru bir tartışma konusudur.
Bununla birlikte emperyalizmi yalnızca Avrupa’nın dışarıdan kuşatılması şeklinde tanımlamak eksik kalır. Marksist-Leninist çözümlemede emperyalizm, sermaye yoğunlaşması, finansal tahakküm, pazar ve kaynak rekabeti ile eşitsiz uluslararası ilişkiler üzerinden ele alınır. Avrupa’nın kendisi de bu küresel ilişkilerin yalnızca baskı altında kalan değil, kimi koşullarda bunları yeniden üreten bir parçasıdır. Dolayısıyla Avrupa halklarının barış ve özgürlük mücadelesi, başka halkların egemenlik haklarını savunmakla birlikte kıtanın kendi sömürü ilişkilerini de sorgulamalıdır.
Gençliğin isyanı, bu nedenle yalnızca Fransa’nın iç meselesi değildir. Filistin’den Afrika’ya, Ortadoğu’dan Avrupa’nın işçi mahallelerine uzanan eşitsizlikler, farklı biçimlerde aynı dünya sisteminin çelişkileriyle kesişmektedir. Ancak bu kesişim, bütün mücadelelerin aynı olduğu anlamına gelmez; her toplumsal gerçeklik kendi tarihsel koşulları içinde kavranmalıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, gençlerin öfkesini kriminalize etmek değil, onun nedenlerini ortadan kaldıracak demokratik ve toplumsal bir mücadeleyi büyütmektir. Ücretsiz ve nitelikli eğitim, güvenceli çalışma, insanca barınma, ırkçılığa karşı eşitlik ve polis şiddetine karşı hesap verebilirlik talepleri bu mücadelenin somut zeminleridir.
Sonuç olarak Fransa’daki gençlik isyanı, kapitalist düzenin geleceğe ilişkin meşruiyet krizinin işaretlerinden biridir. Marksist-Maoist perspektif, bu krizi sınıf ilişkileri, devlet iktidarı ve uluslararası emperyalist rekabet ekseninde okumaya çağırır. Gençliğin tarihsel rolü ise ancak kendi sözünü kurabildiği, emekçilerle dayanışma geliştirdiği ve halkların eşitliği ile barışı savunduğu ölçüde anlam kazanacaktır. Çünkü özgür bir gelecek, ne baskının sürekliliğinde ne de savaşların gölgesinde kurulabilir; halkların örgütlü iradesi ve toplumsal adalet mücadelesiyle şekillenebilir.
ROJDA ÜNSAL
