Devrimci Demokrasi

AVRUPA’DAKİ DEVRİMCİ KAMPLAR ÜZERİNE BİR POLİTİK MUHASEBE

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Avrupa’da onlarca yıldır düzenlenen kolektif yaz kampları, sol ve devrimci diaspora hareketinin en bilinen geleneklerinden biri haline gelmiştir. Binlerce insanın bir araya geldiği bu buluşmalar; ortak yaşam, ortak emek, kültürel etkinlikler, paneller, çocuk çalışmaları, spor faaliyetleri ve çeşitli eğitim başlıklarıyla örgütlenmektedir. Dışarıdan bakıldığında kapitalist bireyciliğe karşı kolektif yaşamın küçük bir örneği olarak sunulan bu deneyimler, katılımcılar açısından dinlenme, sosyalleşme ve dayanışma ihtiyacını da karşılamaktadır.

Burada öncelikle açık biçimde ifade edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. İnsanların aileleriyle, çocuklarıyla, dostlarıyla bir araya gelmesi; birlikte tatil yapması, kolektif bir yaşam deneyimi yaşaması başlı başına olumsuz görülemez. Tam tersine kapitalizmin bireyselleştiren, yalnızlaştıran ve insan ilişkilerini metalaştıran dünyasında kolektif paylaşımın değerli yanları vardır. Bu nedenle eleştirinin hedefi kampa katılan insanlar değildir. Katılımcılar, kendilerine sunulan programa dahil olmakta; iyi niyetle dayanışma içinde bulunmakta ve çoğu zaman politik sorumluluklarını yerine getirdiklerini düşünmektedir.

Asıl tartışılması gereken özne, bu kampları yıllardır aynı anlayışla planlayan, yöneten ve politik içerik kazandırma iddiasında olan kurum ve örgütlerdir. Çünkü bir politik kurumun görevi yalnızca insanları birkaç haftalık bir tatilde buluşturmak değildir. Asıl sorumluluğu, bu buluşmayı devrimci mücadelenin örgütlenmesine, ideolojik gelişime ve uzun vadeli sınıf çalışmasına bağlayabilmektir. Sorulması gereken temel soru şudur: On yıllardır tekrar edilen bu kamplar, devrimci hareketin politik ve örgütsel gücüne ne katmıştır?

KAMPIN DEĞİL, SİYASAL ANLAYIŞIN ELEŞTİRİSİ

Bugün gelinen noktada eleştirilmesi gereken şey kamp biçimi değildir. Sorun, kampın giderek kendi başına bir amaç haline gelmesidir.

Başlangıçta ideolojik eğitim, kadro yetiştirme, ortak politik planlama ve örgütsel koordinasyon amacıyla düşünülen bu buluşmalar, zaman içinde büyük ölçüde kültürel ve sosyal etkinliklere dönüşmüştür. Politik içerik korunuyor gibi görünse de, bu içerik çoğu zaman mevcut rutini meşrulaştıran sembolik konuşmaların ötesine geçememektedir.

Her yıl benzer paneller yapılmakta, benzer sloganlar atılmakta, benzer değerlendirmeler okunmaktadır. Ancak kamp sonrasında Avrupa’nın fabrikalarında, işyerlerinde, göçmen mahallelerinde, sendikalarda ya da gençlik alanlarında bu tartışmaların karşılığını oluşturacak planlı bir örgütsel çalışma ortaya çıkmamaktadır.

Dolayısıyla kamp, devrimci mücadelenin bir aracı olmaktan çıkarak kendi başına sürdürülen bir faaliyete dönüşmektedir.

RUTİNLEŞEN GELENEK VE DOKUNULMAZLIK ALGISI

Belki de en ciddi sorunlardan biri, bu pratiğin artık sorgulanamaz hale gelmiş olmasıdır.

Yıllardır aynı biçimde tekrar edilen organizasyonlar üzerine kapsamlı bir politik muhasebe yapılmamaktadır. Kimse şu soruları yüksek sesle sormamaktadır:

Bu kamplar gerçekten hedeflerine ulaşıyor mu?

Katılan insanlar sonraki süreçte hangi örgütsel çalışmalara dahil oluyor?

Kaç yeni çalışma alanı açılıyor?

Kaç işçi, genç ya da kadın örgütlenmesi bu kampların ürünü olarak ortaya çıkıyor?

Bu soruların yerini çoğu zaman katılım sayıları, düzenin sorunsuz işlemesi ve organizasyon başarısı almaktadır. Böylece içerik yerine biçim öne çıkmakta; politik sonuç yerine organizasyonun kendi devamlılığı esas hale gelmektedir.

Bu ise devrimci hareket açısından ciddi bir liberalleşme eğilimidir. Çünkü liberal siyaset tam da burada başlar: Faaliyetin kendisi sonuçların önüne geçer; süreç amaç haline gelir; tekrar edilen pratikler sorgulanmaksızın gelenek olarak korunur.

DEVRİMCİ ÖRGÜTLENME YERİNE PRAGMATİK YÖNETİM

Sorunun bir başka boyutu ise örgütleyici kurumların giderek pragmatik bir yönetim anlayışına yönelmesidir.

Kampların lojistik başarısı, ekonomik sürdürülebilirliği ve her yıl yeniden organize edilmesi çoğu zaman politik kazanımların önüne geçmektedir. Elbette büyük organizasyonların maddi ihtiyaçları vardır ve bunların karşılanması doğaldır. Ancak maddi gerekliliklerin zamanla politik amacı belirlemeye başlaması, ciddi bir sapmanın göstergesidir.

Bazı durumlarda kamp, devrimci bir okuldan çok düzenli işleyen bir tatil organizasyonuna benzemektedir. İnsanlar gelir, kayıt yaptırır, etkinliklere katılır, birkaç hafta geçirir ve evlerine dönerler. Kamp sonrasında ise ne merkezi bir çalışma planı oluşturulur ne de katılımcıları ortak mücadeleye bağlayacak sistematik bir örgütlenme mekanizması işletilir.

Böylece farkında olunmadan, politik organizasyon mantığı yerini adeta bir “alternatif turizm” anlayışına bırakmaktadır. Elbette burada ticari turizmden söz edilmemektedir; ancak faaliyetin ruhu giderek tatil merkezli hale gelmekte, devrimci amaç ise ikincilleşmektedir.

MÜCADELEYLE BAĞ KURMAYAN SİYASAL EĞİTİM EKSİKTİR

Bir kampın başarısı, kaç panel yapıldığıyla değil; o panellerin ertesi gün hangi mücadeleyi örgütlediğiyle ölçülmelidir.

Emperyalizm üzerine konuşmak önemlidir; fakat bu tartışmanın Avrupa’daki işçi sınıfı içinde nasıl bir çalışma planına dönüşeceği belirlenmiyorsa, eğitim eksik kalmaktadır.

Kadın özgürlüğü üzerine panel yapmak değerlidir; fakat sonrasında kadın örgütlenmeleri güçlenmiyorsa, içerik havada kalmaktadır.

Irkçılık tartışılıyorsa ama göçmen işçilerin bulunduğu alanlarda yeni örgütlenmeler geliştirilmiyorsa, yapılan tartışmalar giderek teorik tekrar üretmektedir.

Devrimci siyaset, konuşmayı eylemle; eğitimi örgütlenmeyle; kolektif yaşamı sınıf mücadelesiyle birleştirebildiği ölçüde anlam kazanır.

YENİDEN DÜŞÜNME CESARETİ

Bugün ihtiyaç duyulan şey, kampları kaldırmak değildir.

İhtiyaç duyulan şey, onları yeniden politikleştirmektir.

Her kamp, ertesi yılın örgütlenme planını çıkaran bir politik okul haline gelmelidir.

Katılımcılar yalnızca güzel anılarla değil; somut görevlerle ayrılmalıdır.

Her panel belirli bir çalışma programına bağlanmalı; her tartışma yeni örgütlenme hedefleri üretmeli; her kolektif deneyim Avrupa’daki sınıf mücadelesinin gerçek alanlarına taşınmalıdır.

Devrimci hareket, yıllardır tekrar edilen alışkanlıklarını eleştirebilme cesaretini gösteremediği sürece yenilenemez. Hiçbir gelenek, hiçbir organizasyon ve hiçbir çalışma biçimi sorgulanamaz değildir.

Gerçek devrimcilik, yalnızca düzeni eleştirmek değil; kendi pratiğini de Marksist yöntemle sürekli muhasebe edebilme iradesini gösterebilmektir.

Kolektif yaşam değerlidir.

Ortak tatil de değerlidir.

Ancak bunlar, devrimci mücadelenin yerine geçtiği anda değil; onu büyüttüğü ölçüde tarihsel bir anlam kazanır.

Okan HANBAYAT

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.