Devrimci Demokrasi

DEVRİMCİLİK İDDİASIYLA KADINI “NAMUS” ÜZERİNDEN YARGILAMAK: ÇÜRÜMÜŞ BİR SİYASETİN İFŞASI-ROJDA ÜNSAL

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kendisine devrimci, sosyalist, komünist dahası “Maoist” diyen parti ve örgütlerin, ideolojik çizgiyi eleştirerek ayrılan bir kadının radikal itirazlarını, siyasal argümanlarla göğüslemek yerine “namus” üzerinden itibarsızlaştırmaya çalışması; yalnızca ahlaki bir çürüme değil, devrimci iddiânın içini boşaltan ağır bir politik dejenerasyon göstergesidir.

“Namus” kavramı, egemen sınıfların ve patriyarkanın kadın üzerinde kurduğu tahakkümün en eski denetim mekanizmasıdır. Kadının bedenini, cinselliğini, ilişkilerini ve toplumsal itibarını zapturapt altına almak için kullanılan bu gerici kodları alıp devrimci bir örgüt ve ya partinin içi boş siyasal silahına dönüştürmek, komünizm iddiasıyla bağdaşmaz.

Bir kadın örgütten ayrılabilir. Çizgiyi eleştirebilir, dünkü tezlerini reddedebilir, yöneticileri teşhir edebilir. Bütün bunlar onun en doğal siyasal hakkıdır. Komünist bir yapının vereceği yanıt fikirlerin çarpışması, politik ayrışmanın ise ideolojik tartışmayla yürütülmesi olmalıdır. Eleştirinin karşılığı namus imaları değil, karşı eleştiridir.

“KİMİN” KIZI, “KİMİN” EŞİ, “KİMİN KARISI”? ÖZGÜR ÖZNE OLARAK KADIN

Mesele ne yazık ki sadece münferit bir vakayla sınırlı değildir; kadınların örgüt içindeki varlığının hangi koşullara bağlandığının ta kendisidir. Kadın, örgüt içindeyken kutsanan bir “militan” veya “kadın savaşçı”dır; fakat kendi politik iradesiyle kapıdan adımını attığı an özel yaşamı hedef tahtasına konuyorsa, ortada devrimci sosyalist bir kültür değil, feodal-erkek egemen bir mülkiyet ilişkisi var demektir: “Bizimle olduğu sürece değerlidir; bizden ayrıldığında kirletilmelidir.”

Bu noktada, MKP’nin ilk kadın ölümsüzü Aycan Tato’nun devrimci hafızaya kazınan o çarpıcı ve keskin tanımı bugün tarihe not düşülmüş bir manifesto değerindedir:

 “Kadın ne babasının kızı, ne kocanın karısı, ne de çocuklarının anasıdır. Kadın, kendisi için cins bilinci olan bağımsız bir öznedir.” 

Aycan Tato’nun bu haykırışı, kadını erkek egemen toplumun tanımladığı rollerden ve vesayet ilişkilerinden koparıp, tüm ezilenlerin sosyalist kurtuluş savaşına taşıyan, onun bu savaşda ölümsüzlüğüyle mühürlü, devrimci bir pusuladır. Fakat bugün kendilerini bu geleneğin mirasçısı gören bazı parti ve örgütlerin, pratikte kadını yine bir erkek aklının ve örgüt disiplininin malı olarak görmesi, teorik iflasın somut kanıtıdır.

BEYAZIT MEYDANI’NDA DEVLETİ TEŞHİR EDİP, İÇERİDE “NAMUS” SOPASI SALLAMAK

İşte bu çelişki, devrimci parti ve örgütlerin kadın yapılarına ve pratiğine yönelik en acımasız aynadır.

Yıl boyunca 8 Mart’larda meydanları inleten, 25 Kasım’larda kadına yönelik şiddete karşı en gür sloganları atan, Clara Zetkinler’in tarihsel biyografilerini ezberleten bu yapılar; söz konusu kendi mahallelerinden, kendi saflarından bağımsızlaşan bir kadın olduğunda, devrimci mahallenin en kirli dedikodu çarklarını işletmekten geri durmamaktadır. Devletin ve patriyarkanın kadına karşı kullandığı namus eksenli aşağılama ve çamur atma yöntemleri, ne yazık ki bizzat “devrimci”, “sosyalist”, “maoist” iddiası taşıyan kimi parti ve örgütler tarafından birer disiplin ve cezalandırma aracı olarak devreye sokulmaktadır.

Dışarıda burjuva devlete karşı “kadın kurtuluş mücadelesi” amblemi taşırken, içeride en ufak bir siyasal kopuşta kadının bedenini ve özel yaşamını didiklemek iki yüzlülüktür. Kadın cins bilinciyle hareket eden bağımsız bir özne olarak değil de, örgüte ve dolayısıyla erkek yöneticilere itaat etmek zorunda olan bir “tabii varlık” olarak görüldüğü sürece, o yapıda devrimcilikten, sosyalistlikten, hele hele maoistlikten asla söz edilemez.

​Bu kirli çark, yalnızca namus imalarıyla sınırlı kalmamakta; siyasal olarak denetlenemeyen veya örgütten kopan kadınların ve erkek yoldaşların arkasından sistematik bir şekilde dedikodu üretilmesini, en ufak bir kuşku ortamı yaratılarak “ajan-işbirlikçi” yaftalarının dolaşıma sokulmasını da içermektedir. Fikirle baş edemeyen, ideolijik-politik eleştirilere yanıt üretemeyen aciz zihniyet; devrimci mahallenin en hassas damarlarını kaşıyarak, yalan ve iftiralarla karakter suikastı düzenlemeyi alışkanlık haline getirmektedir. Siyasal ayrışmaları argümanlarla göğüslemek yerine, kişilerin özel hayatını hedef alan bu fücur mekanizma, burjuva devletin elleriyle ördüğü o kirli tecrit ve tasfiye yöntemlerini aratmayan örgütsel alandaki kopyasından başka bir şey değildir.

DEVRİMCİLİK “AHLAK BEKÇİLİĞİ” DEĞİLDİR

Bir kadının politik sadakati, bedeninin, ilişkilerinin veya özel hayatının denetim altında tutulmasını gerektirmez. Örgütten ayrıldıktan sonra özel yaşamının ima konusu yapılması, patriyarkanın en klasik reflekslerinin devrimci sözcüklerle makyajlanarak yeniden üretilmesidir.

Komünizmin ufku, ezilenlerin özgürleşmesidir. Bu özgürleşme, yalnızca fabrika bacalarındaki sömürünün değil, ev içindeki, sokaktaki ve en önemlisi devrimci parti ve örgütlerin içindeki erkek egemen zihniyetin de kökten kazınmasını şart koşar. Erkek egemenliğini yalnızca dışarıda teşhir edip, kendi içindeki ayrılan kadına “namus” sopası göstermek devrimcilik değil, çürümüş bir siyasetin dışavurumudur.

Maoist Devrimcilik; kadının kendi iradesi üzerindeki egemenliğini savunmaktır. Kadının özgürlüğü, hiçbir örgütün, hiçbir yapının lütfu veya bağışladığı bir imtiyaz olamaz.

Açıkça sorulmalıdır: Kadınların özgürlüğünü gerçekten savunuyor musunuz, yoksa yalnızca sizin denetiminizde ve çizginiz içinde kaldıkları sürece mi?

Çünkü bir kadın size itaat ettiği sürece baş üstünde tutulup, eleştirip yürüdüğü yoldan saparak kendi özgür iradesini seçtiğinde namus üzerinden hedef tahtasına oturtuluyorsa; orada savunulan şey komünizm değil, patriyarkal tahakkümün devrimci sözlükle yeniden üretilmesidir.

Sosyalist, Komünist, Maoist bir parti/ örgüt kadının namusunu sorgulamaz; onun siyasal düşüncesiyle, politik çizgisiyle ve argümanlarıyla hesaplaşır. Eğer bunu yapamayacak kadar acizse, sorun eleştiren kadında değil; eleştiriye tahammül edemeyen, kadını eşit bir özne olarak kabul etmeyen o feodal ve erkek egemen örgütsel kültüründedir.

Ve bu kültüre karşı durmak, devrimci iddiada bulunan herkesin, başta Maoistler’in ilk ve en temel görevidir.

ROJDA ÜNSAL

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.