Devrimci Demokrasi

KOMÜNİST ÖNDER BABA ERDOĞAN: MUNZURLAR’DAN KARADENİZ’E KANAT ÇIRPAN BÜYÜK DAĞ KARTALI (3)

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

BİR HAYATI ANMAK MI, BİR MİRASI TAŞIMAK MI?

Baba Erdoğan’ın yaşamını yalnızca geçmişin kahramanlık anlatısına sığdırmak, onun tarihsel rolünü daraltmak olur. Babil’in asıl mirası, gerçekleştirdiği eylemlerin toplamından çok, değişen koşulları kavrama, devrimci hedefe bağlı kalma ve yeni mücadele alanları arama cüretinde somutlaşır.

Bugün onun mücadele yürüttüğü tarihsel koşulların birebir içinde değiliz. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın toplumsal yapısı değişmiş, kapitalist üretim ilişkileri derinleşmiş, kentler toplumsal yaşamın ve sınıf mücadelesinin çok daha belirleyici alanları haline gelmiştir.

Bu nedenle Babil’in dönemindeki mücadele biçimlerini mekanik biçimde tekrarlamak, onun mirasını anlamak değil, biçime hapsetmek olur.

Asıl mesele, onun taşıdığı devrimci özü bugünün somut koşullarında yeniden üretebilmektir.

Koşullar değişir, mücadele biçimleri dönüşür; fakat devrimci hedefe bağlılık ve yeni yol arama cüreti tarihsel bir ölçü olarak kalır.

“BİR DERSİM YETMEZ”İN BUGÜNE BAKAN YÜZÜ

“Bir Dersim yetmez, hedef bin Dersim olmalı!”

Bu söz, yalnızca coğrafi bir genişleme çağrısı değildi. Kendini tek bir alana, geçmişin alışkanlıklarına ve donmuş mücadele biçimlerine hapsetmeme iradesiydi.

Dersim burada yalnızca bir coğrafya değil; direnişin, isyanın, boyun eğmemenin ve tarihsel hafızanın adıdır.

Babil’in Munzurlar’dan Karadeniz’e yönelişi de bu nedenle sıradan bir alan değişikliği değildi. Dönemin koşullarında yeni bir mücadele zemini arama ve devrimci ufku genişletme arayışıydı.

Bugün bu sözü yeniden okumak, Karadeniz’e mekanik bir yönelişi tekrarlamak değil; Babil’in yaptığı gibi değişen gerçekliğe bakmak, eski kalıpları sorgulamak ve yeni mevziler aramak demektir.

TARİHİ UNUTTURMAK DA BİR TASFIYEDİR

Bir devrimci hareketin tarihi yalnızca belgelerden ve karar metinlerinden oluşmaz.

İsimlerden oluşur.

Yüzlerden.

Dağlarda bırakılmış ayak izlerinden.

Zindanlarda söylenmiş sözlerden.

Birlikte taşınmış yüklerden.

Ve ölümsüzleşenlerin hafızasından…

Burjuva tarih yazımları kendi düzeninin hizmetindeki figürleri ders kitaplarına, caddelere, meydanlara ve anıtlara taşıyarak kendi hafızasını yeniden üretirken; devrimci hareketlerin ölümsüzleşen kadrolarının, savaşçılarının, parti üyelerinin ve taraftarlarının isimlerinin silinmesi yalnızca unutkanlık değildir.

İsimleri anmamak, mücadele deneyimlerini yeni kuşaklara taşımamak, onları tarihin dışına itmek de tasfiyeciliğin bir biçimidir.

Çünkü onlar yalnızca geçmişte yaşamış insanlar değildir.

Onlar, mücadele tarihinin manevi hafızasıdır.

Direnişin, bedel ödemenin ve teslim olmamanın somut örnekleridir.

Babil’in adı da bu nedenle bir anma parantezine sıkıştırılamaz.

Onun mirası, tarihsel bir ölçü olarak korunmalı ve bugünün gerçekliği içinde yeniden düşünülmelidir.

Tam da burada Babil’in yaşamıyla sonraki dönemlerde onun mirasının temsil edilme biçimleri arasındaki çelişki görünür hale gelir.

Dağın ağır yükünü omuzlayan, yoldaşlarıyla aynı toprağa basan, mevzi kazarken ilk kazmayı eline alan bir önderin mirasının yıllar sonra yalnızca bir isim, sembol ya da politik referans olarak kullanılması; buna karşılık onun yaşamındaki temel ölçülerin geri plana itilmesi, tarih ile bugünün politik pratiği arasındaki mesafeyi büyütür.

Bir yanda “Bir Dersim yetmez” diyerek yeni dağlara yürüyen Babil vardır.

Diğer yanda onun adının kimi dönemlerde vekillik, belediye, kooperatif ve çeşitli kurumsal imkânlar üzerinden dar politik hesapların konusu haline getirilmesine yönelik eleştiriler…

Sorunun özü şudur:

Bir devrimcinin mirası, onun hayatındaki temel ölçülerden koparıldığında geriye ne kalır?

Babil’in omzunda soba vardı.

Yükü paylaşmak vardı.

Dağa çıkmak vardı.

Yeni bir mevzi aramak vardı.

Bedel ödemek vardı.

Babil’in mirası bir koltuk değil, bir ölçüdür.

Bir makam değil, bir sorudur.

YENİDEN İNŞA

Baba Erdoğan’ın adını anmak kolaydır.

Zor olan, onun neden sürekli yeni bir yol aradığını anlamaktır.

Onun mirası; teori ile pratiği buluşturmak, kitlelerle bağ kurmak, somut koşulları tahlil etmek, mevcut sınırları mutlaklaştırmamak ve yeni mücadele alanları aramaktır.

Bu nedenle yeniden inşa, geçmişi olduğu gibi kopyalamak değildir.

Geçmişin deneyimlerinden güç alarak bugünün gerçekliğini kavramak ve devrimci özü yeni koşullarda yeniden üretmektir.

Manuel Demir’in işkencehanede susturulamayan sesi…

Babil’in mahkeme salonundaki siyasal savunması…

Bayrampaşa’nın beton duvarlarını aşan firar…

Munzurlar’dan Karadeniz’e uzanan ufuk…

Almus’un Dumanlı Dağları’nda ağırlaşan adımlar…

Gümelönü gecesinde kurşunlanan beden…

Bunların her biri aynı tarihsel zincirin halkalarıdır:

Teslim olmamak.

Mücadeleyi terk etmemek.

Mevcut sınırları mutlaklaştırmamak.

Yeni yollar aramak.

İşte Babil’in yaşamını bugüne taşıyan esas miras budur.

DERSİMİZ TARİH!

Bazı insanlar ölür.

Ama bıraktıkları soru yaşamaya devam eder.

Babil’in sorusu da bugün hâlâ önümüzde duruyor:

Değişen koşullarda devrimci özü nasıl koruyacak, nasıl yeniden üreteceğiz?

Cevap, geçmişi dogmatik biçimde kutsamakta da geçmişin birikimini inkâr etmekte de değildir.

Cevap; geçmişin devrimci deneyimlerini bugünün somut gerçekliğiyle buluşturabilmektedir.

Munzurlar’dan Almus’a uzanan o kısa fakat tarihsel yoğunluğu yüksek yaşam bu nedenle yalnızca bir anı değildir.

Bir mirastır.

Bir ölçüdür.

Bir sorumluluktur.

Ve bu mirasın en ağır sorumluluklarından biri de tarihimizin ölümsüzlerini unutturmamaktır.

Baba Erdoğan’ın, Manuel Demir’in ve aynı mücadele içinde ölümsüzleşen yüzlerce kadro ve savaşçının isimleri yalnızca geçmişin sayfalarında kalmamalıdır. Onların deneyimleri, adları ve mücadeleleri yeni kuşakların hafızasında yaşamalıdır.

Çünkü bir hareket kendi ölülerini unutursa, yalnızca geçmişini değil, geleceğe uzanan hafıza zincirini de zayıflatır.

Babil’in tarihsel mirasına sahip çıkmak, onun yaşadığı günü kopyalamak değil; onun taşıdığı devrimci cüreti bugünün koşullarında yeniden üretmektir.

Ve bu noktada son söz, Babil’in yaşamından bugüne kalan o yalın çağrıya aittir:

“YOLDAŞLAR, DERSİMİZ TARİH!

UNUTMAYIN KALDIĞIMIZ YERİ.

YENİLMEDİK DAHA!”

Bu bir kapanış değil.

Bir hatırlatmadır.

Çünkü bazı yürüyüşler bir insanın ölümüyle sona ermez.

Dağdan dağa, kuşaktan kuşağa taşınır.

Baba Erdoğan yoldaşın anısı önünde bağlılık ve saygıyla eğiliyoruz.

Manuel Demir ve Baba Erdoğan’ın şahsında, devrimci mücadele içinde ölümsüzleşenlerin anısını yaşatıyoruz.

Çelik, aldığı suyu unutmaz.

Tarih de kendi köklerini unutmaz.

Dersimiz tarih.

Unutmayın kaldığımız yeri.

Yenilmedik daha.

Sercan AYDIN

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.